06-28-2008, 04:20 PM
|
#1 (permalink)
|
Üyelik tarihi: May 2008 |
Nerden: amed |
|
Mesajlar: 1.598
|
|
Üye No: 37
|
Tecrübe Puanı: 23
| Rep Puanı : 2074
| |
|
| |
|
canlı mumyalar müzesi
Aydınlanabilmek cesaret ister. Okumak, araştırmak, bir şeyler üretmek, bir şeyler yapmak ve biraz dışarıda olmak… Hele hele de böylesi bir coğrafyada biraz çizgi dışında kalmak ölümle eş anlamlı.
Doğarken başlar mahkumiyetiniz… Sınırlar, kurallar, adet, gelenek, görenek adı altında bir sürü dayatmalar, inanılan din adına yapılan çerçevelemeler…
Her zaman söylediğim bir şey vardır; bizde sivri akıllı şeyler vardır ama bunlar orijinal değildir, yani yasak savma kabilinden. İşte bir adam 5. katta, karşı apartmanda oturan kızının 5. kattaki evine inip çıkmamak için belki 8-10 metrelik mesafeye 30 metre yükseklikte merdiven yapar.
Dana otomobille taşınır.
Hatta öyle ileri gidilir ki her şey modifiye edilebilir. İnsan bile… Darbeler bunun şahididir.
Bunların hepsi de menfidir ve orijinalin kavram olarak bilinmediği veya tam yerine oturmadığı ülkelerde orijinalmiş havası oluşturur.
Bu yüzden edebiyattan sanata, sanayiden tarıma doğru dürüst elle tutacağımız bir şey çıkmaz. Çıkmamıştır. Böyle giderse de çıkmayacaktır.
Çekilen filmler, istisnalar hariç Türk filmlerinin yeni teknoloji, ışık ve kamera hareketleriyle renklendirmesinden öteye geçmez. Çünkü senaryolar bildiktir ve herkes bu bildik senaryoya kilitlenir.
Birçok roman birbirinin aynıdır…
Tarımda hakeza, dünya damlama sistemine geçmişken hala vahşi sulama denen aç musluğu ver hortumu sebzeye meyveye mantığı hakimdir.
Ticarette “kakalayalım” gitsin düsturu hakimdir.
…
Her neyse bütün bunların sebebi daha doğarken beyinlerimizin iğdiş edilmesindendir. Sonrasında zaten eğitim sistemi ve toplum elbirliğiyle bu iğdişliği tezgahın üzerinde duran çiğ yumurtaya öfkeyle tava indirilmiş hale getiriyoruz.
“Yapma günah!”
“Aman sus, yasak!”
“Sakın gitme yakalarlar!”
“Konuşma, düşünme, o kitabı okuma, o gazeteye göz atma…” Uzar gider…
Boğulma gerçekleşir…
Kişi ve toplumlar entelektüel olma, sahiden orijinal olma durumundan gittikçe uzaklaşır. Mahkum edilmiş “Ben”, bir anlamda birey de iç huzursuzluğu ve dış baskıyla sıkışmasından üretmekten öte saldırgan bir hal alır. Bu zaten doğrunda bir savunma mekanizmasıdır ki, bunun da karşılığı gerçeğin yani tezgahın üzerinde duran çiğ yumurtaya öfkeyle tava indirilmiş gerçeğinin ortaya çıkarılmamasıdır.
Ya aslında biz yıllardır bizden bir şey çıkarmak isterken, yani daha geniş anlamıyla sanatta, sporda, şunda bunda bir şey yapmak isterken kendi kendimizi canlı birer mumya haline getiriyoruz. Oysa zaman donmuyor ya da mumyalanmıyor. Çevremizdeki varlıklar da mumyalanıp dondurulamıyor.
Eğer 5. kattan, 5. kattaki kızımızı görmek için belki 30 metre yükseklikte köprü yaparak tatmin olabileceksek ne âlâ. Ama olmuyor.
Hatta birkaç çizgi dışında yaşayan insanları bile boğulduğumuz alana çekmeye çalışıyoruz.
“Vurun söyletmen!”
“Vurun yaptırman!”
“Vurun yürütmen!”
“Vurun okutman!”
Eğer bir tabu yaratmak istiyorsak bu kesinlikle özgürlük, demokrasi, çalışmak ve inanmakla olabilir. Yoksa mumyaların yeri müzelerdir, katılır mısınız bilmem... Bu da gelecek nesiller için hayli orijinal olsa gerek…
alıntı
__________________
|
|
|