![]() |
|
|
#1 (permalink) | ||||||||||
|
Otizm Dosyası OTİZM NEDİR? OTİZMDE DİL VE KONUŞMA TERAPİSİNİN ÖNEMİOtizm, Yaygın Gelişimsel Bozukluklar (YGB) başlığı altında yer alan dört gelişim probleminden bir tanesidir. Hayat boyu sürmesi problemin ciddiyetini ortaya koyan en önemli faktördür. Bu problem kişinin sosyal hayatını, iletişim becerilerini ve davranışlarını etkilemektedir. OTİZMİN BİLİMSEL OLARAK AÇIKLANMASI: Otizm ilk kez 1943 yılında, zihinsel engelli 11 çocuğun, diğer zihinsel engelli ya da şizofren olan çocuklarla benzer şekilde davranmadıklarını fark eden Amerikalı çocuk psikiyatristi Leo Kanner tarafından tanımlanmıştır. Kanner; çevreye karşı duyarsızlığı, otizmin en temel semptomu olarak değerlendirmiş ve gözlemlediği 11 çocuğun yaşamlarının başlangıcından itibaren diğer insanlarla ilişkiye giremediklerini belirtmiştir. Kanner’ ın otizm tanımı daha sonraki yıllarda çeşitli kişiler tarafından incelenerek, geliştirilmiştir. Günümüze kadar yapılan tanımları, ölçütleri ya da belirtileri çocuk psikiyatristi Micheal Rutter ve arkadaşları dört başlık altında toplamışlardır: 1- Otizmin ortaya çıkma sıklığı 30 aylıktan önce görülmektedir. 2- Çocukların dil ve konuşma gelişiminde belirgin bir gecikme söz konusudur. 3- Zihinsel gelişmeyle ilgili olmayan ancak sosyal gelişimle ilgili olan yetersizlik söz konusudur. Örnek olarak, sarılma kucaklama gibi fiziksel teması reddetmek, insanlara karşı genel bir ilgisizlik verilebilir. 4- Kalıplaşmış oyun becerileri gözlenmekle birlikte, aynılığı korumada ısrar etme ve değişikliğe tepki gösterme de belirgin davranışlar arasındadır. Rutter’ in belirttiği bu ölçütler daha sonra dünyada ve ülkemizde de yaygın olarak kullanılan DSM-IV (Amerikan Psikiyatri Birliği: Psikiyatride Hastalıkların Tanımlanması ve Sınıflandırılması Elkitabı)’ e temel olmuştur. OTİZMİN NEDENLERİ İlk tanımlandığı yıllarda otizmin psikolojik nedenlerden kaynaklandığı, otizme anne-bebek ilişkisindeki bağın kurulamamasının ya da başka bir deyişle “soğuk anneliğin” neden olduğu düşünülmüştü. Ancak, otizmin nedenleri konusunda günümüze kadar yapılan birçok araştırma bunun doğru olmadığını kesin olarak kanıtlamıştır. Otizmin nedenleri konusundaki araştırma ve çalışmalar hâlen devam etmektedir. Ancak, henüz kesin nedeni ya da nedenleri bulunamamasına karşın, otizmin genetik temelleri olduğu görüşü ağırlık kazanmakta ve dünyada yapılan bilimsel araştırmalar bu konuda yoğunlaşmaktadır. Otizmi olan bir çok kişide serotonin maddesi fazlalığına ve bağışıklık sistemi bozukluğuna rastlanmaktadır. Ayrıca aşılar, alerjiler, mantar enfeksiyonları, travma ile otizm arasındaki ilişkiler de araştırılmaktadır. Otizmin nedenleri ile ilgili öne sürülen bütün görüşler tek başına bu problemi açıklamada yetersiz kalmaktadır. Son yıllarda yapılan araştırmalar, özellikle şu noktalar üzerinde durmaktadır : a- Genetik Nedenler : Birden fazla genin, bazı çevresel faktörlerin bir araya gelmesi ile otizmin ortaya çıkmasında etkili olabileceği düşünülmektedir. Bu çevresel faktörler arasında kan biyokimyası, kullanılan ilaçlar sayılabilir. Genlerdeki yapısal bozukluk kuşaklar öncesinden geliyor olabileceği gibi, gebelik sırasında kullanılan ilaçlar, virüsler ve radyasyon gibi etkenlerle de genlerin işleyişi bozulabilir. Ancak bu gen ya da genlerin hangileri olduğu konusunda yapılan araştırmalar devam etmektedir. b- Yapısal Nedenler : Bazı araştırmalar, beynin bazı bölgelerindeki yapısal farklılıkların otizme neden olabileceğine işaret etmektedir. Otistik bireylerin beyinleri incelendiğinde, beynin ön ve yan bölgelerindeki kan akımında farklılıklar belirlenmiştir. Beyinin yan bölgeleri; konuşulan dili anlamaktan, planlama yapmaktan, sosyal davranışların koordinasyonundan , kontrolünden ve motivasyonundan sorumludur. Aynı zamanda otistik çocuklarla yapılan çalışmalar beyinin, beyincik, beyin sapı ve ön bölgelerinde de anormallikler olduğunu ortaya koymuştur. Beyincik, hareketlerimizin koordinasyonunu sağlayan ve sosyal etkileşimde görevleri olan bir bölgedir. Beyin sapı ise, gelen uyarıların posta kutusu gibi toplandığı bölgedir.Bu bölgelerdeki yapısal bozuklukların varlığı, otistik çocuklarda görülen davranış ve uyum zorluklarını anlamamızı kolaylaştırmaktadır. c- Doğum Öncesi-Doğum Sırası-Doğum Sonrası Dönemleri Etkileyen Dış Etkenler : Araştırmalar, bu safhalarda beyin gelişimini etkileyen birden fazla durumun otizme neden olabileceğini kanıtlamıştır. Özellikle, anne karnında geçirilen kızamıkçık hastalığı ağır otizme yol açabilmektedir. Doğum sırasındaki travmalar ve buna bağlı bebeğin oksijen eksikliği aşaması, çevresel toksinler, tüberoz skleroz, fenil ketonüri sendromu gibi metabolik hastalıklar da otizme neden olabilir. OTİZMİN KARAKTERİSTİK ÖZELLİKLERİ Otizmin şiddeti ve seviyesi bireysel farklılıklar göstermekle beraber, problem genel olarak şu karakteristik özellikleri gösterir: 1.Dil gelişiminde ciddi gecikmeler: Otistik çocukların büyük bir kısmı konuşmayı geç de olsa öğrenir.Ancak yaklaşık %28’i hiç kelime kullanmadan kalabilir. Otistik çocukların konuşmalarında farklı konuşma biçimlerine, sözcüklerin anlamları dışında kullanımlarına ve tekdüze bir ses tonuna rastlanır. Sıkça yaptıkları tekrarlamalar ve kullandıkları kalıp cümleler konuşmalarının en belirgin öğeleridir. 2.Sosyal ilişkileri anlamakta ve kurmakta güçlük çekme: Otistik çocuklar diğer insanlarla göz kontağı kurmaktan kaçınırlar, tek başına yaptıkları etkinlikleri tercih ederler, dış dünyaya kendilerini kapatırlar ve yaşıtlarıyla dahi sosyal ilişki kurmazlar, kendi duygularını paylaşmazlar ve çevrelerindeki bir çok olaya karşı tepkisiz kalırlar. Bu özelliklerin hepsi ya da birkaçı birleşince de otistik çocuklar karşımıza ileri derecede sosyal ilişki problemine sahip bireyler olarak çıkıyor. 3.Duyusal uyaranlara garip tepkiler: Otistik çocuklar çoğu zaman çevrelerindeki olaylara ve seslere karşı duyarsız olmalarına rağmen, bazen bazı duyusal uyaranlara karşı aşırı tepki verebiliyorlar.Örneğin arabanın korna sesi ya da bir köpeğin havlaması onların aşırı derecede irkilmelerine sebep olabilirken, çok sıcak ya da çok soğuk bir yere dokunmaları herhangi bir tepki vermelerine dahi yol açmayabilir. 4.Zihinsel işlevsellikte belirgin olmayan özellikler: Otistik çocukların çeşitli yetenekleri arasında ciddi farklar gözlenebilir. Örneğin, çocuk kendi kronolojik yaşının çok üstünde bir resim yeteneğine sahipken kronolojik yaşının çok altında bir sosyal iletişim yeteneğine sahip olabiliyor. Bu nedenle zihinsel gelişimlerine bağlı belirli kriterlerden bahsetmemiz mümkün değil. Otistik çocukların bir çoğunda zeka geriliği gözlemlenir, otistik çocukların yalnızca %10-15’i normal veya normal üstü bir zekaya sahiptir. 5.Kısıtlı sayıda etkinliğe ilgi duyma: Bazı otistik çocuklar tekrar eden hareketlere karşı aşırı bağlılık gösterebilirler. Belirli bir hareketi sürekli tekrar etmekten hem çok hoşlanırlar hem de hiç bıkmazlar. Gün boyu herhangi bir müdehale ile karşılaşmazlarsa bu hareketleri tekrarlamaya devam ederler. Yine bu çocuklar farklı konulara merak geliştirmek yerine bazı oyunlara saplanıp sürekli bu oyunu oynayabilirler. Otistik çocukların anne ve babaların belirtiği görüşlere göre bu oyunlar genelde çocukların kendi kendine buldukları oyunlar oluyor ve yetişkinlere pek anlamlı gelmiyor. 6.Günlük hayatındaki rutinin bozulmasına karşı aşırı tepki: Otistik çocuklar günlük yaşamlarında var olan rutinlere aşırı bağımlıdırlar. Bu rutinlerin bozulması ya da aksaması gibi durumlarda büyük tepkiler verebilirler, ayrıca çok huzursuz ve sinirli olurlar. OTİZME NE KADAR SIKLIKLA RASTLANIR? Dünya literatürüne göre doğan her 10.000 çocuktan 4’ünün otistik olduğunu ve erkeklerde kızlara oranla 4 kat daha fazla rastlandığını biliyoruz. Yapılan çalışmalar herhangi bir ırkın ya da sosyal grubun belirgin şekilde bu hastalıktan etkilenmediğini göstermektedir. Dünya Sağlık Örgütünün raporuna göre Türkiye’de yaklaşık 100.000 otistik insanın yaşadığı sanılmaktadır. OTİZMDE TEDAVİ YÖNTEMLERİ Otizmde var olan çeşitli tedavi yöntemlerini ve bu yöntemlerin alt başlıklarını şu şekilde sıralayabiliriz: BİYOKİMYASAL TEDAVİLER: a.İlaç tedavisi: Otizmin tedavisinde belirgin ilaçlar yoktur, bu tedavi esnasında kullanılan ilaçlar otizmin bazI semptomlarının etkisini azaltmak için kullanılır, örneğin bu çocuklar aşırı hareketli ve saldırgan olabiliyor. İlaç tedavisi bu gibi davranışların şiddetini azaltmaya yardımcı olacak etkiye sahiptir. b.Vitamin tedavisi: 1960 yılında Dr. Bernard Rimland tarafından yapılan bir araştırmayla vitamin tedavisinin vücut metabolizmasını normal hale getirmek ve davranış problemlerini azaltmak için etkili olduğu anlaşılmış. Bunun sonucunda da otistik çocuklar için vitamin tedavileri başlamış, bu tedavilerde yüksek dozda B6 vitamini ve Magnezyum birlikte kullanılmaktadır. c.Diyet uygulamaları: Gluten ve kazain maddelerini içeren besinlere karşı yapılan diyet uygulamaları bu bölüme ait en önemli tedavi şeklidir.Gluten maddesi tahıl ürünlerinde, kazain maddesi ise süt ürünlerinde karşımıza çıkan besin değerleridir. Bu iki besin değerinin ortak yönü insanlar için protein kaynağı olmaları, ancak otistik çocuklarda enzim eksikliği nedeniyle proteinler parçalanamıyorlar ve çocukların bünyesinde çeşitli problemlere yol açıyor. Tedavi bu maddelerin alınmasını engelleyerek oluşabilecek problemlerin önünü kesiyor. DUYUSAL VE ALGISAL TEDAVİLER: a.Duyu entegrasyonu tedavisi: Otistik çocuklar dış dünyadan aldıkları çeşitli duyuları ayırt edememe problemi ile karşı karşıyadırlar. Bu tedavi onlara duyusal ayrım yapmayı öğretmeyi hedefler. b.İşitsel entegrasyon tedavisi: Otistik çocuklarda görülen sese aşırı duyarlılık probleminin bir işitme bozukluğundan kaynaklandığına inanılmakta, bu nedenle işitme tedavileri ile bu problemin şiddeti azaltılmaya çalışılmaktadır. PSİKOLOJİK TEDAVİLER: Psikoterapi: Özellikle Dr. Kanner’in üzerinde durduğu bir yöntemdir, çünkü Dr Kanner’e göre hastalığın temel sebeplerinden biri bireyin sahip olduğu psikolojik geçmişti. Ancak sonraki yıllarda yapılan araştırmalar Kanner’in haklı olmadığını ortaya çıkarsa da psikoterapi halen otizmin tedavisinde kullanılan bir yöntemdir. EĞİTSEL TEDAVİLER: 1987 yılında UCLA Üniversitesi’nden Dr. Ivar Lovaas yaygın gelişim bozukluklarından herhangi birine sahip olan bireylerin tedavisinde erken yaşta eğitime başlanılması gerektiğini önemle vurgulamış ve eğitimlere olabildiğince erken yaşlarda başlanılması için özel eğitim uzmanlarını uyarmıştır. Dr. Lovaas’a göre, otizmin tanısının 3 yaşından önce konması; çocuğun özbakım becerilerini geliştirmesi, toplum içinde yer alması ve eğitimine örgün sistemde devam edebilmesi için çok büyük önem taşır. Dr Lovaas’ın kendi geliştirdiği eğitim programına göre otistik bir çocuk haftada toplam 40 saat olmak üzere birebir eğitim seansına tabi tutulur, bu eğitim yardımıyla çocukta görülen davranış bozuklukları tedavi edilir. ( Acıbadem Hastanesi Konuşma ve Lisan Patoloğu Gayem Köprücü ) Soru: Konuşma terapisi hakkında bize biraz bilgi verir misiniz? Neler yapılıyor terapi esnasında? Konuşma terapisi genel anlamda üç farklı konuyu kapsar; konuşma, lisan ve yutma. Lisan kısmı, lisan gelişimini ve lisanla ilgili herhangi bir geriliğe/bozukuğa sahip kişilerin tedavisini konu alır. Konuşma kısmı ise artikülasyon bozukluklarını (s ya da r gibi sesleri söyleyememe), çeşitli nedenlerden doğmuş telaffuz bozukluklarını, kekemelik gibi konuşmanın akıcılığını bozan problemleri, ses ve ses hastalıklarını konu alır. Yutma kısmı da nörolojik ya da mekanik bozukluklardan kaynaklanan yutma problemlerini konu edinir. Soru:Otistik çocuklar için yapılan terapilerde ne gibi uygulamalar yapıyorsunuz? Otistik çocuklara yapılan terapilerde lisan kısmı en önemli role sahiptir. Çünkü otistik çocuklar arasında lisan problemine sıkça rastlanır. Bu çocuklar karşılarındaki insanlarla iletişim problemleri yaşarlar, kendilerini dış dünyaya kapatarak yaşama eğilimi içindedirler, göz teması kurmaktan kaçınırlar. Dolayısıyla otistik çocuklar için yapılan terapilerde amaç, çocukları iletişime teşvik etmek veya derdini anlatabilecek konuma getirmektir. Ancak şunu unutmamalıyız ki otistik çocuklar her zaman konuşarak iletişim kurmayabilirler ya da kuramayabilirler, bu nedenle terapiler çocuklara konuşmayı öğretmeye odaklanmaz ,onun yerine sağlıklı bir şekilde ihtiyaçlarını anlatabileceği herhangi bir iletişim şekline odaklanır. Soru: Otistik çocuklar ne kadar sıklıkla terapi almalılar? Otistik çocuklar hayat boyu bu terapiyi almalılar, hayat boyu almasalar dahi uzun yıllar yoğun şekilde terapi görmeliler. Haftada bir kez terapiye mutlaka katılmalılar, haftada iki ya da üç kez katılmaları da onların gelişimleri için çok daha iyi sonuçlar getirecektir. Tabiki sadece terapi almak yeterli bir sonucu elde etmemizi sağlamaz, bu nedenle terapiler özel eğitimle desteklenmelidir. Soru: Bu terapinin otistik çocuklar için belirlenmiş ideal yaş dönemi var mı? Özellikle belirlenmiş herhangi bir yaş dönemi yok. Ama şunu biliyoruz ki terapiye ne kadar erken başlarsak iyi sonuç elde etme olasılığımız o kadar artar. Önceleri bilim adamları beyin gelişiminde 12 yaşa kadar olan dönemin büyük önem taşıdığını söylüyorlardı, ancak şimdi bu düşünce değişti ve beyinin uzun yıllar kendini yenileyebildiği ortaya çıktı. Bu nedenle hiçbir zaman umutsuz olmamak ve daha iyisi için çabalamak gerekli. Soru: Otistik çocukları tedavi ederken belirli şartlar arıyor musunuz? “Bir takım kriterlerimiz var, ancak bu kriterlere uyan çocukları tedavi edebiliyoruz” gibi bir şey söylüyor musunuz? Hayır, kesinlikle böyle bir şeyden bahsedemeyiz. Çocuğun problemi çok küçük de olsa çok büyük de olsa çocuk mutlaka müdahaleye ihtiyaç duyar. Soru: Terapiler esnasında aileler de kendi çocuklarının yanında bulunabiliyorlar mı? Ben o şekilde olmasını tercih ediyorum, çünkü ülkemiz şartlarında çocuklara devamlı olarak eğitim vermemiz mümkün olamıyor. Bu nedenle aileler terapileri desteklemek adına çok önemli bir role sahipler. Aileleri eğitmek ve ailenin “evdeki terapist” olmasını sağlamak tedavinin sürekliliği açısından çok gerekli. Soru:Tedavinin başarılı olması için ailelere düşen en önemli görev nedir? Tabii ki bu görev çocuğun durumuna göre değişebilir, ama bizim onlardan en çok istediğimiz şey çocuklarını iletişime teşvik etmeleri. Soru: Bu terapiyi alamayan çocukların aileleri için ne gibi aktiviteler tavsiye edersiniz? Aslında bu alan pratik önerilerin çok fazla verilebileceği bir alan değil. Bu nedenle belirgin örnekler veremiyorum.Lisan gelişimi iki ana kısımdan oluşur, bunlar algılama ve kendini ifade kısımlarıdır. Aileler çocuklarını eğitirken bu iki kısım üzerinde ayrı ayrı durmalı ve çocuklarına yaptıracakları çeşitli aktivitelerle bunları desteklemeliler. Örneğin komut algılamayı geliştirmek için, aileler çocukları ile konuşurken onlara birden çok basamaklı farklı direktifler vermeliler ve çocukların bu direktifleri anlayıp anlamadıklarına dikkat etmeliler. OTİSTİK BOZUKLUĞU OLAN BİREYLERE İLİŞKİN POLİTİK FARKINDALIK Otistik bozukluğu olan bireyler, elverişli ve kendi çıkarlarına en uygun olan durumlarda Avrupa nüfusunun tamamının sahip oldukları hak ve ayrıcalıkların aynısına sahip olmalıdır. Bu haklar her devlette uygun mevzuatla geliştirilmeli, korunmalı ve uygulanmalıdır. Zihinsel Olarak Geri Kalmış Kişilerin Hakları'na (1971) ve Engelli Kişilerin Hakları'na (1975) ilişkin Birleşmiş Milletler Bildirgesi ile insan haklarına ilişkin diğer ilgili bildirgeler dikkate alınmalı ve otizmliler ile ilgili olarak aşağıdakiler dahil edilmelidir. 1. Otistik bozukluğu olan bireylerin, potansiyellerinin sınırına kadar bağımsız ve eksiksiz bir hayat yaşama HAKKI; 2. Otistik bozukluğu olan bireylerin erişilebilir, yansız ve doğru klinik tanı ve değerlendirmeden yararlanma HAKKI; 3. Otistik bozukluğu olan bireylerin erişilebilir ve uygun eğitim görme HAKKI; 4. Otistik bozukluğu olan bireylerin (ve temsilcilerinin) geleceklerini etkileyen bütün kararlara katılma HAKKI; bireyin istekleri olabildiğince saptanmalı ve bu isteklere saygı duyulmalıdır; 5. Otistik bozukluğu olan bireylerin erişebilir ve uygun konut olanaklarından yararlanma HAKKI; 6. Otistik bozukluğu olan bireylerin eksiksiz ve üretken bir hayatı saygınlık içinde ve bağımsız biçimde yaşamak için gerekli olan donanım, yardım ve destek hizmetlerinden yararlanma HAKKI; 7. Otistik bozukluğu olan bireylerin yeterli gıda, giysi, konut ve hayatın diğer gereklerini karşılamaya yetecek bir gelir veya ücret kazanma HAKKI; 8. Otistik bozukluğu olan bireylerin kendi yararlarına sağlanan hizmetlerin geliştirilmesi ve yönetimine olabildiğince katılma HAKKI; 9. Otistik bozukluğu olan bireylerin kendi beden, akıl ve ruh sağlıkları için uygun danışma olanaklarından yararlanma HAKKI; buna, bütün koruyucu önlemler alınarak bireyin çıkarlarına en uygun tedavinin sağlanması ve ilaçların verilmesi dahildir. 10. Otistik bozukluğu olan bireylerin ayrılma veya klişelere maruz kalmadan anlamlı işlerde çalışma ve mesleki eğitim görme HAKKI; eğitim ve istihdamda bireyin yeteneği ve seçimi dikkate alınmalıdır; 11. Otistik bozukluğu olan bireylerin erişilebilir ulaştırma olanaklarından ve hareket serbestisinden yararlanma HAKKI; 12. Otistik bozukluğu olan bireylerin kültür, eğlence, rekreasyon ve spor etkinliklerine katılma HAKKI; 13. Otistik bozukluğu olan bireylerin topluluktaki bütün olanaklar, hizmetler ve etkinliklere eşit koşullarla katılma, bunlardan eşit koşullarla yararlanma HAKKI; 14. Otistik bozukluğu olan bireylerin, sömürü ve zorlama olmaksızın evlilik de dahil cinsel ve diğer ilişkilere girme HAKKI; 15. Otistik bozukluğu olan bireylerin (ve temsilcilerinin) kanunen temsil edilme ve yardım alma ve kanuni hakların eksiksiz biçimde korunması HAKKI; 16. Otistik bozukluğu olan bireylerin akıl hastanelerine ve özgürlüğün kısıtlandığı diğer kurumlara gereksiz yere kapatılma korkusu ve tehditten uzak olma HAKKI; 17. Otistik bozukluğu olan bireylerin suiistimal edici bedensel muamele veya ihmalden uzak kalma HAKKI; 18. Otistik bozukluğu olan bireylerin farmakolojik suiistimal veya yanlış kullanımdan uzak olma HAKKI; 19. Otistik bozukluğu olan bireylerin (ve temsilcilerinin) kişisel, tıbbi, psikolojik, psikiyatrik ve eğitimle ilgili dosyalarında bulunan bütün bilgileri görme HAKKI. Otizm Avrupa Kongresinde sunulmuştur (Lahey, 10 Mayıs 1992). Alıntıdır / İdil Seda Ak |
||||||||||
|
|
|
|
|
#2 (permalink) | ||||||||||
|
Spastik Çocuklar ve Tanı Yöntemleri
Spastik çocuğun beyninde meydana gelen bir hasar sonucu hareket, ayakta duruş, yürüme, denge gibi işlevleri etkilenmiştir. Çocukta kas kuvvetsizliği de vardır. İstemli hareketleri yapması, bir yerden bir yere geçmesi ve günlük yaşam işlevlerini yerine getirmesi az ya da çok zorlaşmıştır. Aslında, beyinde oluşan hasar ilerleyici değildir. Yaşamın erken döneminde, gelişimini tamamlamış beynin hastalığı sonucu ortaya çıkan, kalıcı fakat değişime uğrayabilen hareket, kas sertliği (spastisite) kaslar arasında uyum ve duruş bozukluğu söz konusudur. Rehabilitasyona gereksinim duyulan en önemli çocukluk hastalıklarından birisidir. Sinir, kas, iskelet sistemlerinde işlevsel bozukluklara yol açarak kişiyi tüm yaşamı boyunca etkileyebilir. Spastik çocuk görülme sıklığı 1000 canlı doğumda 1-5 olarak bildirilmiştir. Beyinde, özellikle hareketleri idare eden hücrelerin hasar görmesinden dolayı kaslarda kasılma, kuvvetsizlik ve istem dışı hareketler oluşabilir. Bu yüzden spastik çocuklarda esas özellik baş, gövde, kol ve bacaklardaki hareket bozukluklarıdır. Ancak epilepsi (sara), görme, işitme, konuşma, algılama sorunları, davranış bozuklukları, zihinsel gerilik de görülebilir. Kesin tanı, uzman bir doktorun muayene ve değerlendirmesi ile konulur. Gerekirse ileri teknikler yapılır. Beyindeki hasarı tespit etmede en önemli ileri teknik yöntemi MRG (Manyetik Rezonans Görüntüleme) ‘dir. İlerleyici olmayan bu hastalıkta uygun ve uzun süreli fiziksel tıp ve rehabilitasyon uygulamaları ve günlük yaşama uyum çalışmaları ile çocuğun mümkün olduğu kadar bağımsız olması sağlanır. Çocuğun zihinsel yetenekleri değerlendirildikten sonra bireysel özellikleri doğrultusunda uygun olan özel eğitim programı hazırlanarak akademik becerilerini geliştirmesi ve topluma uyumu kolaylaştırılır. Hastalık; doğum öncesi, doğum sırası ve doğum sonrası nedenlerle meydana gelebilir. Spastik Çocuklar için Tedavi Metotları Spastik çocuğun beyninde oluşmuş hasarı tamamen düzeltecek bir yöntem yoktur. Çocuğun sorunları tek tek ele alınır ve bunların her biri için çözüm (ler) bulunur. Tek bir kişi bu sorunların üstünden gelemez, ekip çalışması gerekir. Her çocuğun sorunları farklı olduğundan tedavi programı da farklı olacaktır. Tedavi programının başlangıçta daha yoğun, sonraları seyrekleştirilerek yıllarca, bazen ömür boyu kontrollerle devam ettirilmesi gerekebilir. 1) İlaç: İlaç tedavisi de her bir çocuğa göre ayrı ayrı düzenlenir. Epilepsi nöbetleri, kaslardaki spastisite, salya akması gibi problemler için çeşitli ilaçlar kullanılabilir. İlaç tedavisi tamamen doktorun kontrolünde olmalıdır. İlaç doktor tarafından başlatılır, doktara danışılmadan kesilmez ya da dozu değiştirilmez. Yan etkisi olursa mutlaka doktora haber verilir. Botulinum Toksini A Parmak uçlarında yürüme, bacakların makaslanması, dizlerin bükülmesi, kol ve ellerin spastisite nedeniyle tam olarak kullanılamadığı durumlarda başvurulan bir tedavi yöntemidir. Bu ilaç kaslarla sinir arasındaki geçişi belli bir müddet için engeller. Böylece spastisite azalır, yürüme, tutma gibi işlevler daha iyi yerine getiriler. Bu ilaç sadece doktorlar tarafından reçete edilebilir ve bu konuda tecrübeli bir hekim tarafından uygulanır. Uygun bir enjektör ile spastik kasın belli noktalarına verilir. Çok sayıda enjeksiyon yapılmayacaksa, çocuğun uyutulması gerekmez. Bu ilacın etkisi 3-12 aydır. Fizyoterapi yapılması etki süresini arttırır. Gerekirse tekrarlanabilir. Kas üzerindeki gevşetici etkisi 1-2 hafta sonra başlar, 6 haftada tam olarak ortay çıkar. Çocuğun yürümesi daha iyi hale gelir. Enjeksiyondan sonra uygun fizyoterapi yapılması ve gerekiyorsa cihaz verilmesi çok önemlidir. İlacın yan etkisi son derece azdır. İğnenin yapıldığı yerde ağrı, genel bir kas kuvvetsizliği olabilir. Çok daha nadir olarak bacaklarda ateş gözlenebilir. Bu yan etkilerin tamamı geçicidir. Yan etkilerinin yok denecek kadar az olması, sadece enjekte edilen kası etkilemesi gibi olumlu yönleri nedeniyle 2 yaş üstündeki çocuklara uygulanabilir. Tüm vücudunda ileri derecede spastisitesi olan çocuklara uygulanmaz. Baklofen pompası: Yaygın spastisitesi olan çocuklarda, ağızdan alınan ilaçlar kaslarda yeterli gevşemeyi sağlayamaz ise doğrudan beyin omurilik sıvısı içine baklofen verilerek gevşeme sağlanır. Karın cildin altına yerleştirilen bilgisayar kontrollü bir pompanın içindeki ilaç, gene deri altından ilerletilen bir sonda ile omurilik sıvısı içine verilir. Bu pompanın içindeki ilaç boşaldıkça tekrar doldurulur. Böylece çocuğun tüm vücudunda gevşeme sağlanır. Bakımı kolaylaştırılır, oturabilir. İyi bir egzersiz programı sayesinde yürüyebilir. Bu pompanın yerleştirildiği çocukların doktor tarafından düzenli olarak takip edilmesi gerekir. Seyrek görülmekle birlikte enfeksiyon oluşabilir, sonda omurilik sıvısından çıkabilir. Baklofen aniden kesilirse şiddetli kas kasılmaları oluşabilir. Bu uygulama ile birlikte fizyoterapi yapılamsı çok önemlidir. Böylesine pahalı bir yöntemde etki ne kadar uzatılabilirse yararlanma da o kadar fazla olur. 2) Fizyoterapi: Spastik çocuklarda hareketi zorlaştıran en önemli sorun spastisitedir (kaslardaki sertleşme). Spastisitenin tedavisinde öncelikle arttıran nedenlerin ortadan kaldırılması gerekir. Bunlar; dolu mesane, bası yaraları, tırnak batması, kabızlık, enfeksiyon olabilir. Ayrıca, aşırı sıcak veya soğuk, ani ısı değişiklikleri, heyecanlar da spastisiteyi arttırır. Spastisitenin sakıncalı yönleri ile bazı yaraları da vardır. Bacakları dik tutarak çocuğun ayakta durmasına yardımcı olur. Kemiklerin zayıf düşmesini engeller. Fizik tedavi ve rehabilitasyon uygulamaları: Sıcak-soğuk uygulamalar: Soğuk uygulama en az 20 dakika yapılmalıdır. Başlangıçta kas sertliği arttabilir fakat uygulama devam ederse azalır. Soğuk uygulamala ile elde edilen etki sıcak uygulamaya nazaran daha uzun sürelidir. Sıcak uygulama kas gevşemesi yanında genel gevşemeyi de sağlar. Ağrı, spastisiteyi attıran bir faktördür. Soğuk ve sıcak uygulamaların ağrıyı giderici etkiisnde spastisitenin azalmasının da rolü vardır. Soğuk uygulamada buz masajı, buz torbası, buzlu su banyosu, sprey, sıcak uygulamada ise sıcak paketler, parafin, çaklantılı su banyosu, ultrason kullanılabilir. Elektrik akımları: Devamlı akım ile spastisite azalır. Biofeedback: İnsan vücudunda normalde olan veya anormal hale gelmiş irade dışı veya hissedilmeyen bazı olayların, genellikle elektronik cihazlar kullanılarak oluşturulan görsel, işitsel uyarılar şeklinde ortaya konarak, kontrol edilmesini öğreten tekniktir. Spastisiteyi azaltmaya yönelik eğitim ile başarı sağlanır. Cihazlama: Belirli bir pozisyonda tutmak amcı ile dışarıdan uygulanır, amaç işlevi arttırmak, bozuklukları önlemek ve destek sağlamaktır. Çocuğun yaşına, hareket yeteneğine göre seçilir. Çocuk büyüyeceğinden ve gelişeceğinden zaman içinde gereksinim kalmayabilir veya değişebilir. Egzersiz: Amaç, varolan yetenekleri açığa çıkartmak, geliştirmek, düzenlemek ve bağımsızlık kazandırarak erişkin yaşa hazırlamak, normal hareketi sağlamak, bozuklukları önlemek, günlük yaşam aktivitelerini kazandırmaktır. Egzersizde çeşitli yöntemler söz konusudur. Hepsinde amaç işlevleri arttırmaktır. Çocuğun ayağa kaldırılması, dengesinin, normal duruşunun ve yürümesinin sağlanması başlıca hedeflerdir. Germe, kuvvetlendirme, eklem hareket açıklığı ve uyum sağlama teknikleri kullanılır. İş-Uğraşı terapisi: Çocuğun yaşına uygun el becerilerini geliştirmek, günlük yaşam aktivitelerini kazandırmak hedeflenir. Spastik Çocukların Tedavisinde Konuşma Terapisi Çocukta konuşma bozukluğu olabilir. Dil kontrolü iyi değildir. Ağız açıkken bazı sesler çıkarmaya çalışır. Ses bozuklukları, sesin hiç çıkmaması ( afoni), çok az şiddetle çıkması veya ahenk ve berraklığını kaybetmesi (disfoni) şekilnde olabilir. Artikülasyon bozuklukları: Kelimeler fonemlerden ve onların eklenmesinden ortaya çıkarlar. Kapı kelimesi dört fonem (harf) ve iki heceden yapılmıştır. Çocuk kapı kelimesini, tapı, apı veya şapı gibi söyleyebilir. Bu bir artikülasyon sorunudur. Buna “pepeleme” de denir. Dizartri: Organik sebepli artikülasyon bozukluklarının ikinci grubudur. Çocuk heceleri, kelimeleri iyi eklemleyemez. Kelimenin söylenebilmesi için beyindeki kavramın kelimeye çevrilmesi ve bunun için de bir kelime için ne gibi hareketler gerekiyorsa bunların yapılabilmesi gerekir. “Gel” emri için (g) ve (e) ile (l) sesleri ve uç organ hareketleri ile bunların bağlantıları gerekir. Bir kalem göstererek, “bu ne” diye sorsak hasta bunun kalem olduğunu bilir, hatta yazar, işaret eder fakat “kalem” diyemez, “lem”, “ka”, veya “kam” der. Bu saf ve pek nadir konuşma bozukluğudur. Konuşma terapisinde çocuğun güvenini kazanmak önemlidir. Bu amaçla çeşitli yöntemler uygulanır. Gevşetme Yöntemi: Birçok konuşma bozukluğunda kasların aşırı gergin olduğu bilinmektedir. Kaslar gergin olduğundan ses daha yüksek perdeden ve sert, pürüzlü çıkar. Kasların gevşek, dişlerin sıkılmamış, parmakların kapanmamış olması gerekir. Gevşek ve rahat bir ortamda konuşmanın akışı daha kolay ve tutuksuz olur. Gevşetme metodları için takip edilebilecek yol şu şekildedir: 1) Rahat Duruş: a. Sandalyede,bacaklar rahat, ayak tabaları yerle temasta, kollar masaya dayalı, baş ağırlığı ile bir miktar öne eğilmiş olarak oturulur. b. Toplanması ve dik durması , gergin oturuşa geçmesi, aradaki farka dikkat etmesi söylenir. Sonra tekrar gevşek oturuşa geçilir. c. Eller kucakta, baş düşük, gözler kapalı oturtulur, başını yanlara, arkaya eğmesi, sağa sola çevirmesi istenir. d. Ayakta, kollar iki yanda sarkık, göz kapalı, başı çevirme hareketleri yaptırılır. Bu egzersizler ayna karşısında tekrarlanır. 2) Nefes Egzersizleri: “Derin soluk al-tut, soluk ver”. “Bunu soluğu yavaş vererek ve alarak tekrarla”. 3) Solunum Gürültülerini Gidermek: Ses telleri uygun hareket edemezse sesin berraklığına soluk sesleri karışır. Gırtlağında incelenmesi gerekir. Burun, geniz seslerini gidermek için ağzın açılması gerektiği halde, kısa keskin seslileri ağzı iyice açmadan söyletmek gerekir. Örnek kısa a, kısa e kısa ı. Artikülasyon egzersizleri: a. Alt çene Egzersizi: 1. Rahat solunmda veya “m” harfi “meee” diye söylenirken alt çene hafif gevşek düşüktür. 2. “p” sesini uzatırken dudaklar gevşek ve çene düşüktür. 3. Ağız aralık , dil ağız tabanına yatık, çene düşük iken, “soluk al, soluk ver” . Bu sırada kuvvetli soluk ver ve “h” sesi oluşuna dikkat et, “a” sesini verirken çeneni düşür. b) Dudaklar İçin Egzersizler: 1. “dudaklar kapalı iken hortum gibi ileri uzat-geri çek”. “Uzatırken tüüü sesi, çekerken tiii sesi ver. 2. Alt dudağı somurtarak ileri sarkıt, geri al, bunu tekrarla. 3. Üst dudağı kas, dişler görünsün. 4. Alt ve üst kesiciler birbirine değerken “ba, bi bu, pa, pi, pu” sesleri ver. c) Dil İçin Egzersizler 1. Ağız hafif aralık iken dilini gevşek olarak ağız tabanına yatır, ağzına kapat, tekrarla. 2. “d” ve “t” harfleri söyletilir. Bunları söylerken dil ağız boşluğunu ikiye böler. Dilin ucu üst kesici dişlerin arka yüzüne değer. Konuşma Terapisi: Dizartride pepelemeler hatta konuşamama olur. Konuşmanın sağlanması terapi ile mümkündür. Uygulamayı konuşma terapisti yapar. Doktor, eğitimci, psikolog, öğretmen, ekibin diğer elemanları ve çocuğun ailesinin beraberce yürüttükleri ortak çalışmalar önemli rol oynar. Çocuğun zihinsel kapasitesini doğru değerlendirebilmek için bir psikologtan danışma almak gerekebilir. |
||||||||||
|
|
|
|
|
#3 (permalink) | ||||||||||
|
Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu Dosyası
DEHB tanısı konarken uzmanların dikkat ettiği noktalar • Çocukta var olan problemlerin tarihçesi alınıyor. • Ailedeki problemlerin tarihçesi alınıyor. • Çocuğun okuldaki davranışları konusunda öğretmenden ve okul çalışanlarından bilgi alınıyor. • Çocuğun akademik başarısının düzeyini belirlemek için çeşitli çalışmalar yapılıyor. • Çocuğun zeka seviyesi belirleniyor. • Çocuğun duygusal gelişimi hakkında bilgi alınıyor. • Çocuğun arkadaş ilişkileri hakkında bilgi alınıyor. • Ailenin çocuk yetiştirme tutumları hakkında bilgi alınıyor. (Bu kriter, DEHB’nin birebir sebebi olmasa da problemin derecesi hakkında bilgi verebiliyor.) • EEG testi istenebiliyor (epilepsi riski için). • Farklı değerlendirme ölçekleri kullanılabiliyor. • Performans testleri yapılabiliyor (çocuğun dikkatini odaklaması hakkında çeşitli bilgiler alabilmek için). DEHB tanısı konarken uzmanların dikkat ettiği noktalar • Çocukta var olan problemlerin tarihçesi alınıyor. • Ailedeki problemlerin tarihçesi alınıyor. • Çocuğun okuldaki davranışları konusunda öğretmenden ve okul çalışanlarından bilgi alınıyor. • Çocuğun akademik başarısının düzeyini belirlemek için çeşitli çalışmalar yapılıyor. • Çocuğun zeka seviyesi belirleniyor. • Çocuğun duygusal gelişimi hakkında bilgi alınıyor. • Çocuğun arkadaş ilişkileri hakkında bilgi alınıyor. • Ailenin çocuk yetiştirme tutumları hakkında bilgi alınıyor. (Bu kriter, DEHB’nin birebir sebebi olmasa da problemin derecesi hakkında bilgi verebiliyor.) • EEG testi istenebiliyor (epilepsi riski için). • Farklı değerlendirme ölçekleri kullanılabiliyor. • Performans testleri yapılabiliyor (çocuğun dikkatini odaklaması hakkında çeşitli bilgiler alabilmek için). DEHB'ye Eşlik Eden Diğer Bozukluklar DEHB tedavisinde karşılaşılan güçlüklerden biri, bu bozukluğa genellikle başka bozuklukların da eşlik ediyor olması. Uzmanlar DEHB tanısı konulan kişilerin yaklaşık 2/3'ünün başka bir psikolojik bozukluk daha gösterdiğini söylüyorlar. Bu nedenle hem tanı koymak güçleşiyor, hem de tedavide nasıl bir yaklaşım izleneceği diğer bozukluğa göre çeşitlilik gösterebiliyor. DEHB olan çocukların birbirlerinden bu kadar farklı olmalarının bir nedeni de bu. DEHB ile birlikte en sık görülen bozukluklardan biri, % 35-65 gibi bir oranla, karşıt olma-karşı gelme bozukluğu. Karşı gelme bozukluğunda itaatsizlik, uyumsuzluk, yetişkinlere karşı olumsuz tutum, sözlü saldırganlık, kolay öfkelenme ve alınganlık gibi belirtiler gözlenir. DEHB olan çocukların % 20-45 'indeyse davranım bozukluğu belirtileri gözleniyor. Bunu % 20-35 ile özel öğrenme güçlüğü, depresyon, anksiyete (kaygı) bozukluğu, tik bozuklukları gibi diğer bozukluklar izliyor. Ancak, bunlar DEHB olan herkeste görülmeyebilir. Bu bozuklukların eşlik ettiği DEHB olan çocukların davranışları, okuldaki başarıları ve toplumsal ilişkileri farklı biçimlerde etkilenir, belirtiler karmaşıklasın örneğin, davranım bozukluğu da görülen bir çocuğun DEHB da taşıdığı kolayca anlaşılmayabilir ve bunu tedavi edici herhangi bir girişim yapılmayabîlir. Benzer biçimde, özellikle ergenlik döneminde DEHB'ye eşlik eden en önemli bozukluklardan biri depresyon. Çocuklarda ve gençlerde depresyon, sinirlilik, hırçınlık, konsantrasyon sorunu, uyku sorunları, tepkisellik, kendine zarar verebilecek tehlikeli şeyler yapma gibi belirtiler gösterir, DEHB bu belirtilerin daha da şiddetli yaşanmasına, başarının düşmesine ya da çevreyle ilişkilerin bozulmasına ve depresyonun daha da derinleşmesine neden olabilir. Bu nedenle uzmanlar, DEHB'ye başka bozuklukların eşlik edip etmediğinin analizinin titizlikle yapılması gereğinin altını özellikle çiziyorlar. DEHB tanısı konmuş çocuklar okul ortamında neler yaşıyorlar? • Dersi dinlemekte zorlanıyorlar. • Dersi anlamak ve öğrenmekte zorluklar yaşıyorlar. • İnce motor kontrolleri ile ilgili sorunlar yaşıyorlar (kalem tutmak, oyun hamuru ile oynamak gibi..) • Okuma problemleri yaşıyorlar. • Vücutlarındaki genel koordinasyonu kurmalarına neden olan hareketleri yaparken zorluklar yaşıyorlar (örneğin, bisiklete binmek veya topu yakalamak gibi..) • Arkadaş ilişkilerinde sorunlar yaşıyorlar, çünkü bu çocuklar arkadaşları arasında sürekli lider konumda olmak isterler, böylece kendi yaşıtları ile kolay kolay iletişim kuramazlar. • Çabuk sinirleniyorlar. • Güvenle ilgili sorunlar yaşıyorlar. DEHB’nin Tedavisi Nasıl Yapılıyor? DEHB tedavisinde çeşitli yöntemlere ayrı ayrı ya da bîr arada başvurulabilir. Uzmanlar bunların içinde en etkilisinin ilaç tedavisi olduğunu söylüyorlar. DEHB tedavisinde en çok kullanılan ilaçlar uyarıcı (stimulant) olanlar. Bunların da en bilinenleri metilfenidat (Ritalin), dektroamfetamin (Dexedrine) ve pemolin (Cylert), Ülkemizde bu ilaçlardan yalnızca Ritalin bulunuyor ve DEHB tedavisinde kullanılıyor. Zaten aşırı hareketlilik gibi bir belirtisi olan bir bozukluğu uyarıcı etkisi olan bîr ilacın nasıl tedavi edebildiği sorusu kafaları biraz karıştırıyor. Bu ilaçlar, beyinde dopamin ve noradrenalin gibi nörotransmitterlerin salınma düzeyini artırıyorlar. Bu biyokimyasal maddeler en çok, beyinde DEHB oluşumunda önemli yeri olduğu düşünülen ön (frontal) bölgede bulunurlar ve dikkat ya da dürtü kontrolünde etkindirler. Ritalin kullanan çocuk, genç ya da yetişkinlerde % 70-80 oranında iyileşme gözlendiği söyleniyor. Ritalin, kişinin dikkatini bir şey üzerinde yoğunlaştırabilmesini ve aşırı hareketlerini kontrol edebilmesini sağladığından okul başarısına, toplumsal ilişkiler kurabilmeye ve kendisini daha kolay kontrol edip duygusal anlamda da iyi hissetmesine katkıda bulunuyor. Ancak, unutmamak gerekir ki, bu ilaçlar bozukluğu tedavi etmiyor, yalnızca geçici olarak semptomları kontrol edebiliyor. Her ne kadar ilaçlar, kişinin dikkatini yoğunlaştırabilmesine ve başladığı işleri bitirebilmesine yardımcı olsa da, kimsenin bilgilerini artırmaz ya da akademik beceriler sağlamaz. İlaçların etkisi daha çok, kişide zaten var olan potansiyeli kullanabilmesine yardımcı olmak biçiminde kendisini gösteriyor. Ritalin ya da diğer uyarıcı ilaçları kullananlar mutlaka düzenli olarak checkup'tan geçirilmeli ve doktor gözetiminde bulunmalı. Mucizevi gibi görünen bu ilacın en bilenen yan etkileriyse, iştahsızlık, kilo kaybı, uykusuzluk, çabuk sinirlenme, tiklerde artış ve baş ağrısı. Bununla birlikte, ilacın kırmızı reçeteyle satılıyor olması ve güçlü etkileri "acaba bağımlılık yapar mı? İleride madde bağımlılığına yol açar mı?" gibi tartışmaları beraberinde getiriyor. DEHB ve Madde Bağımlılığı DEHB tanısı almış kişilerin, gereğinden fazla çalışan bedenlerini ve beyinlerini yatıştırabilmek için alkol, marijuana, eroin, kırmızı reçeteli uyuşturucular, ağrı kesiciler, nikotin, kafein, şeker, kokain ve illegal uyuşturucu bağımlısı olmaya diğer kişilerden daha yatkın oldukları bilinen bir gerçektir. Yeteneklerimizi arttırıcı, kendimizi daha iyi hissetmemizi sağlayıcı ya da duygularımızı uyuşturacak maddeler kullanmanın adı kendi kendine reçete yazmak yani madde bağımlısı haline gelmektir. Sorun, bu yöntemin başlangıçta işe yarayarak, DEHB görülen bireyin yorgun beynini ve bedenini kısa vadeli de olsa yatıştırmasıdır. Bazıları nikotin, kafein, diet ilaçları ve *speed denilen maddeler yardımıyla yaptıkları işe daha kolay odaklanır ve bu sayede başladıkları işi bitirirlerken, diğerleri DEH sBemptomlarını alkol ve marijuana ile uyuşturmayı yeğlerler. Madde bağımlısı olan ya da geçmişte madde bağımlısı olmuş olan bireyler *kötü insanlar değil, kendi seçtikleri maddelerle umutsuzca iyi olmaya çalışan kişilerdir. Bağımlılık yapan maddeler rahatlatıcıdır. Ancak "çözüm" olarak başlayan bu geçici rahatlık daha sonra bağımlılığa, düşünmeden işlenen suçlara, aile içi şiddetine, tehlikeli işlere düşünmeden atılmaya, kaybedilen işlere, ilişkilere ve ölüme dönüşür. Tedavi edilmeyen DEHS'li pek çok birey ya bağımlı olmakta ya da bağımlılık ilintili bir nedenden ölmektedir. Kimler bağımlı olur? DEHB görülen bireylerin, görülmeyen bireylere kıyasla bağımlı olma olasılıkları daha fazladır. Dr.Hallowell ve Dr.Ratey'nin araştırmalarına göre DEHB tanısı olan ve bir uzman tarafından tedavi görmeyen bireylerin %50’ye yakını bağımlı olmaktadırlar. Bu orana yemek ve takıntılı davranışlar sergileyerek semptomları yatıştıranlar dahil değildir. Önlem ve Erken Müdahale: DEHB tanısı konmuş bireylerde yüksek risk taşıyan davranışlara eğilim olduğu bilinmektedir. DEHB tedavi edilmediği takdirde, huzur bulamama, düşünmeden hareket etme, halsizlik, utanma duygusu ve organize olamamaya ve büyük ölçüde sosyal dışlanmaya yol açar.Dürtülerinizi kontrol etmekte, konsantre olmakta ve beynen ve bedenen dinlenmekte zorluk çekiyorsanız sizi rahatlatacak maddelere hayır demek kolay değildir. Çocuklar ve yetişkinler DEHB için ne kadar çabuk tedavi edilirse bağımlı olmalarının önüne o kadar çabuk geçilecektir. DEHB’yi tedavi etmekten kaçınan ve iyi bir iş yaptıklarına inanan çoğu anne baba, terapist ya da doktor istemeden de olsa bireyin bağımlı olmasına yol açacaktır. DEHB görülen her birey, ilaç tedavisi görmek zorunda değildir. Ancak ilaçla tedavi edilmesi gereken vakalarda (yani bir uzman tarafından teşhis konulmuş) yakından takip edilen reçeteli ve kontrollu doğru ilaçla bağımlılığın önüne geçilebilir. Doğru ilaç konsantre olmaya, dürtüleri kontrol etmeye ve enerji seviyesini dengelemeye yardımcı olduğunda kişi bağımlılık yaratan maddelerle geçici rahatlama yolunu seçmeyecektir. İlaçlar ve Bağımlılık Psikostimulant ilaçlar doğru olarak verildiğinde ve takip edildiğinde DEHB görülen bireylerin yaklaşık %75-80inde etkin olmaktadır. Bu ilaçlar arasında Ritalin, Dexedrine, Adderall, ve Desoxyn vardır. Burada gözden kaçırılmaması gereken nokta reçeteli ve takip edilen ilaçların, madde bağımlılarının ihtiyaç duydukları dozların çok altında olduğudur. Bir uzman denetiminde tedavi gören bireyler "uçmak" yerine konsantre olabilen, dürtülerini kontrol edebilen ve hayatlarını organize etme yetisine sahip bireyler olacaktır. Aynı zamanda kullanım şekli de çok farklıdır, ilaçlar uzman kontrolünde ağızdan ölçü ile alınırken, bağımlıların kullandığı maddeler ya enjekte edilmekte ya da sarılıp sigara gibi içilmektedir. DEHB TEŞHİSİ KONULDUKTAN SONRA BİR PSİKİYATRİSTİN VERDİĞİ İLAÇLARI KULLANMAK DEĞİL, SEMPTOMLARI BAŞKA MADDELERLE KENDİ BAŞINA TEDAVİ ETMEYE ÇALIŞMAK, BAĞIMLILIK YAPAR!!! ![]() Dikkat Geliştiren Oyun Ve Araştırmalar Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu olan çocuklar uygun yardımla performanslarını arttırabilir. Siz de çocuğunuz performansını arttırmasını istiyorsanız çocuğunuzla beraber oynayacağınız küçük oyunlarla ona yardım edebilirsiniz. İşte çocuğunuzun hafıza ve dikkat gelişimini hızlandıracak oyunlar... Hafıza Alıştırmaları: 1. Farklı Resim Bulma: Çocuk, bu alıştırmalarda kendisine gösterilen dört resimden farklı olanı bulmaya çalışır. Farklı olanı bulduktan sonra diğerlerine göre neden farklı olduğunu anlatmalıdır. 2. Resim Hatırlama: Çocuğa bir dakika süresince bir resim gösterilir ve bir dakika sonra resim kapatılır. Daha sonra resimle ilgili sorular sorulur. Örnek: a- Çocuklar ne yapıyorlardı? b- Erkek çocuğun üzerinde ne vardı? c- kız çocuğun gözleri ne renkti? 3. İki Resim Arasındaki Farkı Bulma: Birbirine benzeyen ama aralarında küçük farklılıklar bulunan iki resim çocuğa gösterilir. Bunların arasındaki farklılıklar çocuğa anlatılır. 4. Şekilleri Hatırlama: Anne-baba bir takım geometrik şekiller çizerek çocuğa bir dakika süreyle gösterir. Bir dakika sonra resim kapatılır ve çocuktan hatırladığı kadarını çizmesi istenir. 5. Anlatılan Hikaye İle İlgili Sorular Sorma: Çocuğa kısa bir hikaye anlatılır. Daha sonra bu hikayenin belli kısımları ile ilgili sorular sorulur. Dikkati Geliştiren Oyunlar: 1. Okuduğunu Anlatma: Çocuğa kısa bir okuma parçası verilir ve beş dakika içinde okuyabildiği kadarını okuması istenir. Beş dakikanın sonunda çocuktan okuduklarından anladığını anlatması istenir. Bu oyun aynı zamanda çocuğun kısa süreli hafızasını da geliştirir. 2. Nesna Saklama: Bu oyun için evin belli bir odası seçilir ve çocuğa etrafındaki nesnelere dikkatlice bakması söylenir. Çocuk odadan çıkınca herhangi bir nesne saklanır. Çocuk odaya döndüğünde hangi nesnenin saklandığını bulmaya çalışır. 3. Balonla Oynama: Oyuncular şişirilmiş bir balonu birbirlerine atarak yere düşürmemeye çalışırlar. Bu oyun aynı zamanda çocuğun konsantrasyonunu sağlamasını da destekler. 4. Son harften Kelime Bulma: Oyunculardan biri bir kelime söyleyerek oyunu başlatır. Ondan sonra gelen oyuncu, söylenen kelimenin son harfini kullanarak yeni bir kelime söyler. Bu şekilde oyun devam eder. Psk. Arzu Elemek Popüler Psikiyatri Dergisi, Sayı 28, Sayfa 14-15. |
||||||||||
|
|
|
|
|
#4 (permalink) | ||||||||||
|
Down Sendromu Dosyası
Down Sendromu Nedir? Down-sendromu en sık rastlanan kromozom anomalisidir. İnsan vücudu oldukça fazla sayıda hücrelerden bir araya gelmiştir. Her bir hücre içinde genetik bilgilerin bulunduğu iplik tarzında "kromozom" dediğimiz yapı vardır. Kromozom sayısı normalde 46 adettir. Ancak bu sayı Down-sendromlu bireylerde 47 dir. Bu fazla kromozom 21. kromozom çiftinde olduğundan Down-sendromuna aynı zamanda Trizomi 21 de denmektedir. Down-Sendromu tanımı nereden kaynaklanmaktadır? 1866 yılında ingiliz doktor J.L Down tarafından ilk kez tanımlanmıştır. 1959 yılında Fransız J. Lejeune Down sendromlu bireylerde 47 kromozom olduğunu keşfetmiştir. Bu nedenle bu oluşum ilk tanımlayanın adına atfen Down sendromu olarak anılmaktadır. Daha önceleri “Mongolizm “ olarak anılsada uzun yıllardır bu tanım kullanılmamaktadır. Down-Sendromu tipleri nelerdir? Down Sendromunun değişik şekilleri vardır. Bunlar: Serbest trizomi 21: En fazla rastlanan tiptir. Tüm Down Sendromu olaylarının yaklaşık % 95 kadarı bu tiptir. Down Sendromunun tüm bulgulari vardır. Kromozom sayısı 47 tanedir. Annenin yaşının ileri olması ile daha fazla ilgilidir. Babanın yaşının ellinin üzerinde olması da bu tipte ön plandadır. Translokasyon trizomi 21: Genellikle yeni bir olgu olarak ortaya çıkar. % 4-5 oranında rastlanır. Kromozom sayısı 46 olarak saptansa da fazla olan kromozom kaybolmamış, başka bir kromozomla birleşmiştir. Ailede % 25 oranında bir kromozom translokasyonu olabilir. Bu çocuklarda serbest Trizomi 21 gibi Down Sendromunun tüm bulgularına rastlanır. Ailede kromozom analizi önerilir. Mozaik trizomi 21: Tüm Down-Sendromu olgulari içinde yaklaşık % 1- 2 oranında rastlanmaktadır. Etkilenen bireylerin bazı hücrelerinde 46, bazılarında ise 47 kromozom vardır. Bulgular hücrelerin etkilenmesine göre farklılıklar gösterebilir. Down-Sendromunun tedavisi var mıdır? Down Sendromu bir hastalık değil; tıpkı yeşil göz, sarı saç gibi bir oluşumdur. Bu nedenle tedavi olanağı yoktur. Ancak Down sendromuna eşlik eden bazı hastalıklar vardır. Öncelikle onların tedavi edilmesi gerekir. Down Sendromuna eşlik eden hastalıklar nelerdir? Down Sendromuna eşlik eden hastalıklardan bazıları şunlardır: • Doğumsal kalp hastalıkları • Tiroid hastalıkları • Bağışıklık sistemi yetmezliği • Artmış Lösemi oranı • Üst solunum yolları enfeksiyonu başta olmak üzere çeşitli enfeksiyonlar. • Mide ve barsak sorunları • Göz ve Kulak hastalıkları • Kalıcı dişlerde şekil bozukluğu Neden çocuğum Down Sendromlu? Down -Sendromunun neden olduğu konusu şu ana kadar açıklığa kavuşmamıştır. Konunun uzmanları Down-sendromu için "tesadüfler sonucu ortaya çıkmaktadır" derler. Down Sendromuna neden olan belirleyici faktörler konusunda, annenin yaşı, radyasyon, troit antibodies, uyuşturucu ve alkol kullanımı gibi çeşitli tezler ortaya atılmış olsa da bunların içinde kesinlik kazanmış olanı yoktur. Sonuçta 21. Kromozom bilinmedik bir nedenle bölünememiş ve yeni hücrede yerini korumuştur. Annenin yaşının ilerlemiş olması, sendromun sıklığı ile ilişkili olan tek istatistik veridir. Son yıllarda yapılan çalışmalar kromozom bölünmezliğinin yalnızca anne yumurtasından değil baba sperminden de kaynaklanabileceğini göstermiştir. ![]() *Tüm doğumlar ile karşılaştırıldığında Down Sendromlu çocuk sayısı Sonraki çocukların Down Sendromlu olma riski nedir? Bu sorunun cevabı çocuğun kromozom değişiminin türüne bağlıdır. Çocuk doğduktan sonra tekrar etme riski Trizomi 21'de % 1'in altındadır. Anne ve babanın yaşlarına bağlı değildir. Mozaik formda risk yüksek değildir, fakat istisnalar oluşmaktadır.Translokasyonlar çocukta yeni oluşmuş olabilir, o zaman tekrar etme riski yoktur.Translokasyon bir ebeveyn tarafından genetik olarak aktarıldığında, o zaman tekrar etme riski % 8 ile % 10 arasında değişmektedir. Down-Sendromlu bebeklerde doğum sonrası görülen bazı ortak özellikler • Yüz: Down-Sendromlu bir çocuğun yüzü genelde yuvarlakça ve basıktır. • Baş: Brakisefaliktir. • Gözler: Hemen tüm Down-Sendromlu çocukların gözleri badem gibi yukarı doğru çekiktir. Gözlerinin burun taraflarında "epikantus" denen bir deri kıvrımı vardır. Yeni doğanlarda göz içinde beyaz veya hafif sarı lekeler olabilir. Bunlar zaman içinde kaybolur. • Saçlar: Saçlar genelde yumuşak, seyrek ve parlaktır. • Ense: Down-Sendromlu yenidoğanın ensesinde büyüdükçe kaybolan bir deri kıvrımı gözlenebilir. Saç çizgisi ensede genelde daha yüksektedir. Ense daha düz gibi durmaktadır. • Kas tonusu: Yenidoğanların boyun ve diğer eklemleri gevşektir. Çocuklar ele alındığında pelte gibi gözlenir. Yani kasları gevşektir. Buna Hipotoni denir. • Ağız: Ağızları genellikle küçüktür. Damaklari yüksektir. Tüm kaslarda olduğu gibi dilin, ve ağız kaslarının gevşekliği nedeniyle dil genelde dışarı sarkıktır. • Eller: Eller geniş ve parmaklar kısadır. Bir çoğunda avuç içinde enlemesine kalın bir çizgi vardır. (Simian hattı) • Ayaklar: Ayaklar genellikle dardır ve ayak baş parmak ile ikinci parmak arasında bir boşluk vardır.(Sandalet boşluğu) • Boy: Down-Sendromlu çocukların kilosu ve boyu doğumda genellikle normalden pek farklı değildir. Bazıları ise ortalamanın biraz altında olabilirler. Erişkin yaşta genelde kısa boyludurlar. Ailelerinin boy ortalamasına yaklaşanların sayısı az değildir. Down Sendromlu Çocukların Gelişimsel Özellikleri Down Sendromlu çocuklar, normal gelişim gösteren çocuklarla karşılaştırıldıklarında tüm gelişimsel alnlarda gerilik gösterdikleri görülmektedir. Erken çocukluk döneminde, Down sendromlu çocukların gelişimleri, normal gelişim gösteren çocuklarınkine benzer şekilde, aynı sırayla fakat daha yavaş olarak gerçekleşmektedir. Down sendromlu çocuklar bilişsel, dil, kişisel-toplumsal gelişimi alanlarında gerilik göstermektedir. Bu gerilik yaşamın erken döneminde çok belirgin olmamaktadır. Ancak çocuğun büyümesiyle belirgin hale gelmekte ve zamanla yaşıtları ile arsındaki fark daha da açılmaktadır. 1. BİLİŞSEL GELİŞİM: Down sendromlu çocukların nörolojik sistemlerindeki yetersizliğin zihinsel süreci etkilemesi sonucu, çocuğun hareketleri, çevresini algılaması, çevresinde bulunan insanlarla iletişimi, öğrenmesi, ses çıkarması, koordinasyonu, konuşması gibi pek çok gelişimsel süreç olumsuz olarak etkilenebilmektedir. Down sendromlu bireylerin normal gelişim gösteren bebeklere göre daha pasif, gevşek, çevrelerine ilgisiz, sesiz ya da fazla huysuz olmalaroı söz konusu olabilmekteyse de, büyük çoğunluğu yaşamlarının ilk aylarında diğer bebeklerden farklı değillerdir. Down sendromlu bebeklerin bilşsel gelişimi, normal gelişim gelişim gösteren çocuklarla aynı sırayı izlemesine karşın, gelişimsel hızları yaşıtlarına göre daha yavaş ve gecikmeli olmaktadır. Bu gerilik kimi çocukta daha az iken kimi çocukta çok ağır bir tabloyla karşılaşılabilmektedir. Yeni doğduğunda beslenme bozukluğu, tiroid ya da büyüme hormonu azlığı, ağır kalp sorunları ve benzeri problemler söz konusu olan Down sendromlu bebeğin fiziksel gelişimi (boyunun uzaması, kilo artışı vb.) de beklenenden daha yavaş olmaktadır. Bu yavaş büyüme, Down sendromlu çocuğun gelişimsel sürecindeki kazanımlarını da olumsuz yönde etkilemektedir. Çocukta görme ve işitmeyle ilgili bir problemin olması ve geç fark edilmesi, tedavisinin yapılmasındaki gecikme gibi nedenler de öğrenme sürecinde yetersizliklere neden olmaktadır. 2. DİL GELİŞİMİ: Down sendromlu bebeklerin konuşma ve dil gelişimi yaşamın ilk yıllarından beri genellikle gecikme göstermektedir. Bu gecikme iştme kaybı, ağız ve dil kaslarındaki hipotoni (kas gevşekliği) ve çocuğun bilişsel gelişimindeki geriliğin etkisi sonucunda olabilmektedir. Araştırmalar, Down sendromlu bebeğin en çok dil alanında geri olduğunu, bu alandaki geriliğini çevresininin dille ilgili özellikleriyle de bağlantılı olduğunu ortaya koymaktadır. Normal gelişim gösteren çocuklar, ikinci yılın sonuna doğru sözcüklerin birbiri ile olan ilişkilerini anlamaya başlarken, bu süreç Down sendromlu çocuklarda çok daha geç olmaktadır. Normal gelişim gösteren bebeklerde3. veya 4. aylarda çıkardıkları sesler artmakta daha sonra ilgisini konuşmaktan çok çevresine ve konuşulanlara çevirdiği için çıkardığı seslerde azalma görülmektedir. Down sendromlu bebeklerse daha geç olarak ses çıkarmaya başlamakta, çevrede konuşulanları dinlemediği ve dikkat etmediği için çıkardığı seslerde diğerlerindeki gibi azalma olmamakta, bu azalma daha sonra görülmektedir. Kas gevşekliği çocuğun beslenmesinin yanı sıra konuşma becerilerini de etkileyebilmektedir. Konuşmada ve yemek yemede aynı kaslar (yüz, ağız, omuz ve gövde kasları) kullanıldığı için, kaslardaki gevşeklik kelimelerin şekillendirilmesini ve yiyeceğin ağız içinde çevrilmesini zorlaştırmaktadır. Gövde kaslarındaki gevşeklik de konuşma sırasında nefesle ilgili gerekli desteği oluşturmada zorluklara neden olabilmektedir. 3. KİŞİSEL VE TOPLUMSAL GELİŞİM: Çocuğun çevresindekilerle ilk iletşimi ağlama yoluyla olmaktadır. Çalışmalar ilk yıla Down sendromlu bebeğin ağlamasının hem nicelik hem de nitelik açısından diğer çocuklardan farklı olduğunu, normal gelişim gösteren çocuklardan daha uzun ağladıklarını, daha fazla mızmızladıklarını ve daha az ses çıkardıklarını göstermektedir. Down sendromlu çocuklar altıncı aya kadar genellikle daha az ağladıkları için uslu bebekler olarak adlandırılabilmekte, bu da bebeğin yetişkinlerle daha az iletişime girmesine neden olmaktadır. Performansları oranında gecikmeli de olsa, normal gelişim gösteren çocukların yaptığı gibi Down sendromlu bebeklerde konuşulduğunda gülümseyerek ya da ses çıkararak yanıt vermekte, kucağa alınmak istediğini göstermekte, eğlenceli oyunlardan hoşlanmakta, diğer çocuklar gibi çevresinin dikkatini çekmek için bağırmaktadır. Yapılan çalışmalarda Down sendromlu çocuklarda görülen kalp hastalığı, kas gevşekliği gibi problemlerin , bu çocukları öz bakım becerilerini kazanmalarını olumsuz yönde etkilediği belirlenmiştir. Olanak tanındığında ve uygun eğitim verildiğinde bağımsız yaşam becerilerini kazanabildikleri ve yaşamlarını daha az bağımlı olarak sürdürmeyei başarabildikleri gözlenmiştir. Zihinsel engelli grup içinde Down sendromlu çocukların diğerlerine göre daha sosyal, mutlu, sevecen ve daha güler yüzlü oldukları bilinmektedir. Genellikle Down sendromlu çocuklar neşeli, sempatik, sevecen, sosyal, canlı, mutlu ve çevresiyle iyi ilişkiler kurabilen çocuklar olarak tanımlanmakla birlikte, bu çocuklarda duygusal ve davranışsal problemlere de rastlanabilmektedir. Bu problemlerin normel gelişim gösterenlere göre daha fazla olduğu,buna karşın diğer nedenlerle zihinsel engelli tanıs almış gruplara göre daha az olduğu görülmektedir. Down sendromlularda dikkat toplam, problem çözme ile ilgili yetersizliklerin yanı sıra hiperaktivite, stereotip (davranışın tekrarlanması) gibi bazı promler davranışlara da rstlanmaktadır. Bu davranışlar erken çocukluk döneminde çıkmadan önce ya da yerleşmeden önce anne ve babaların uygun yaklaşımları ile engellenebilmekte ya da en aza indirilebilmektedir. Down Sendromlu Çocuklar Down Sendromu çocuğun vücudundaki hücrelerin 46 yerine fazladan bir kromozoma, yani 47 kromozoma sahip olmasıdır. Down Sendromu bir hastalık değil genetik bir farklılıktır. İnsan vücudunu oluşturan hücrelerin çekirdekleri, kromozomlarla birbirlerine bağlanmış olan genlerden oluşmuştur. İşte bu genler ve kromozomlar fizyolojik ve kişilik yapımızın ana unsurlarıdır, dolayısıyla çocuğun fazladan sahip olduğu bir kromozom onun hayatını etkileyecektir. Kromozom anomalilerinin çoğunda embriyo gelişemez. Down Sendromu embriyonun gelişimini tamamlayabildiği bir durumdur. Dünyanın her yerinde ve tüm insan ırklarında Down Sendromu mevcuttur ve zamanla ortaya çıkan bir durum değildir. Down Sendromlu insanların, insanoğlunun oluşumundan beri var olduğu düşünülmektedir. Dolayısıyla Down Sendromunu yaşamın doğal bir parçası olarak kabul etmek gerekir. Neden Çocuklar Down Sendromlu Doğarlar? Down Sendromuna neden olan belirleyici faktörler konusunda, annenin yaşı, radyasyon, troit antibodies, uyuşturucu ve alkol kullanımı gibi çeşitli tezler ortaya atılmış olsa da bunların içinde kesinlik kazanmış olanı yoktur. Sonuçta 21. Kromozom bilinmedik bir nedenle bölünememiş ve yeni hücrede yerini korumuştur. Annenin yaşının ilerlemiş olması, sendromun sıklığı ile ilişkili olan tek istatistik veridir. Son yıllarda yapılan çalışmalar kromozom bölünmezliğinin yalnızca anne yumurtasından değil baba sperminden de kaynaklanabileceğini göstermiştir. Down Sendromu eski adlarıyla “mongolizm” veya “mongol bebek” ilk kez 1866 yılında Dr. John Langdon Down tarafından “özel bir tür zeka geriliği” olarak tarif edilmiş bir sendromdur. Down Sendromunun genetik kaynaklı olduğu baştan beri düşünülmesine karşın bu bebeklerin kromozom haritasının çıkarılması ancak 1959 yılında mümkün olmuştur. Ortalama olarak, doğan her 600 çocuktan birisinde Down hastalığı görülmektedir. Annenin yaşı ilerledikçe hastalık oranı arttmaktadır. Aynı şekilde annenin 20 yaş altında olduğu durumlarda da doğacak çocuğun Down hastalığı görülme olasılığı artmaktadır. Down sendromlu çocukların özelliklerini incelediğimizde; Down sendromlu çocuklar orta dereceden ağır dereceye değin zihinsel gerilik gösterirler. Zeka bölümleri genellikle 0-50 ZB puanı arasındadır. Down sendromu olan çocukların ortalama doğum tartıları normal çocuklara oranla 100-600gr daha az, boyları 2-3 cm daha kısadır. Boy kısalığı yaşam boyu devam eder. Büyüdükçe kemik olgunlaşmaları geri kalır. Down sendromlu çocukların kafaları ufaktır. Buna paralel olarak beyinleri de ufaktır. 15 yaşına ulaştıklarında kafa büyükleri, 1.5 – 2 yaşlarındaki normal çocukların kafa büyüklükleri kadardır. Yüzleri oval ve yassıdır. Burun kemikleri gelişmemiştir. Bunun sonucu olarak burun köprüsü düz ve göz çukurları yumurta biçimindedir. Sıklıkla doğuştan göz bozukluklarına rastlanmaktadır. Bunların dışında katarak, zayıf görme, göz bebeği anormallikleri gelmektedir. Genellikle geç diş çıkarırlar. Dişleri ufak ve dizilişleri uygun değildir. Genellikle dilleri büyüktür, sıklıkla ağızdan dışarı doğru sarkar. Genellikle boyunları geniştir. Boyunlarının yan taraflarındaki deri gevşektir. Ayak ve eller kısa geniş, düz ve kare biçimindedir. Beşinci parmakları içe doğru kıvrıktır. Avuçları içerisinde ortadan geçen tek bir çizgi bulunmaktadır. Parmak izlerinde anormallikler vardır. Saçları genellikle dik, ince ve düzdür. Boyları kısadır. Özellikle yaşamlarının ilk üç yılında büyüme hızları yavaştır. Derileri esneklikten yoksundur. Kolayca gevşer ve sertleşir. Yaklaşık %40’ında doğuştan kalp bozukluğu vardır. Her üç ya da dört çocuktan birisi yaşamlarının ilk yıllarında ölmektedir. Yine bu bebeklerin %10’unda barsak anomalileri görülür. Üreme organları gelişmemiştir. Kızlar da genellikle normal yaşlarda regl dönemi görülmektedir. Cinsiyet dürtüleri tipik olarak her iki cinste de azdır. Kadınların ufak bir bölümü doğum yapabilmektedir. Bu durumda hastalığın doğan çocukta görülme olasılığı yarı yarıyadır. Genellikle konuşma problemleri vardır. Düşük tonda konuşurlar ve sesleri kabadır.Down Sendromlu çocuklarda başlıca problem konuşmanın gecikmesi ve tekrarlamalı konuşma şeklindedir. Hemen hemen 2-2,5 bazen 1,5 yaşlarda konuşma başlayabilmektedir. Down Sendromlu çocuklar birbirlerine ne kadar benzeseler de onların da algılaması, ince motor becerileri, dil dudak hareketleri birbirinden farklıdır. Bu nedenle bazılarında gecikme daha uzun bazılarında daha kısa sürebilir. Sevimli, neşeli, dünyayla barışık, karşısındakilerin yaşı-konumu ne olursa olsun hemen yakınlık kurabilen, ama buna karşın inatçı, istemediği buseyi yapmayan, kendi yapabileceği bir işi başkasına yaptırmaya eğilimlidirler. İki yaşına gelindiğinde hastalığın belirtileri daha açık bir biçimde ortaya çıkmaktadır. Genellikle down hastalığı olan çocukların diğer zihin engelli çocuklardan daha mutlu ve uyumlu olduklarına inanılmaktadır. Nitekim bu konuda yapılan araştırmalar bu inancı doğrular nitelikte sonuçlar vermektedir. Down hastalığı, hastalığın meydana geliş biçimine göre kendi içerisinde üç tipten oluşmaktadır. Trisomy 21 – Bu tipte 21 numaralı kromozom çift değil üç tanedir. Dolayısıyla kromozomların toplam sayısı 46 olması gerekirken 47 olmaktadır. Down sendromu görülenlerin %95’i bu grupta yer almaktadır. Mozaik – Down sendromu gösterenlerin % 1-2’sini oluşturan bu tipte bazı hücreler normal iken bazıları 3 kromozom taşımaktadır. Yani bazı hücrelerde 46, bazılarında ise 47 kromozom bulunmaktadır. Translokasyon – Bu tipte 21 numaralı kromozomdaki ek kromozom başka bir kromozomla birleşmektedir. Bu durumda toplam kromozom sayısı yine 46 olmaktadır. Ancak kromozomların düzeni bozuktur. Down sendromluların %3.5’ini bu tipte oluşturanlar oluşturmaktadır. Her çocuk gibi Down Sendromlu çocukların da kendilerin özgü bir gelişimleri, yetenekleri, kişilikleri, düşünceleri, sosyal yaşantıları vardır. Yaşamları boyunca edinecekleri davranışlar, huylar vardır. Bunların şekillenmesi her çocukta olduğu gibi Down Sendromlu çocuklarda da aileyle, eğitimle, sosyal çevreyle yakından ilişkilidir. Down Sendromlu çocukların bazı becerileri edinebilmesi için destege ve sevgiye daha cok ihtiyaçları vardır. Bu destek ve sevgiyle, geç de olsa yürüyebilir, konuşabilir, okula gidebilir, okuyup yazabilir, meslek edinebilirler Alıntıdır... |
||||||||||
|
|
|
|
|
#5 (permalink) | ||||||||||
|
Özel Eğitim Dosyası
Her çocuk bir diğerinden farklıdır. Her çocuğun kendine özgü bedensel,bilişsel,sosyal ve duygusal bir yapısı vardır. Bazı çocuklar bilişsel davranışlarda,duyuşsal özelliklerde,iletişim becerilerinde ve motor işlevlerde yetersizlik göstermektedir. Bu gelişim alanlarındaki bir ya da birden fazla yetersizlik çocuğu olumsuz yönde etkileyebilmektedir. Gelişim alanlarındaki yetersizliklerinden dolayı olumsuz yönde etkilenen çocuklarda genel eğitim hizmetleri yetersiz kalmakta ve özel eğitim hizmetlerine gereksinim duyulmaktadır. Özel Eğitim, ortalama öğrenci özelliklerinden önemli derecede farklılaşan öğrencilere sağlanan bireysel olarak planlanmış ve bireyin bağımsız yaşama olasılığını en üst düzeye çıkarmayı hedefleyen eğitim hizmetlerinin bir bütünü olarak ifade edilmektedir. Özel eğitim gerektiren, bir başka deyişle özel gereksinimli öğrenciler, zihin engelliler,öğrenme güçlüğü olanlar,duygusal ve davranış bozukluğu olanlar,bedensel yetersizliği olanlar,duygusal ve davranış bozukluğu olanlar,konuşma ve dil sorunlular,işitme engelliler,üstün zekalılar ve üstün yeteneği olan öğrenciler şeklinde gruplara ayrılmaktadır. Zihin engelli çocuklar,engelli çocuklar içerisinde en popüler gruptur. Bununla birlikte bu çocukların toplum tarafından yeterince tanındığı söylenemez. Hatta bu çocuklara ilişkin bazı gerçek dışı ön yargı ve inançlar vardır. Genellikle toplum içerisinde zihin engelli çocuklar homojen bir grup olarak düşünülmektedir. Üstelik zihin engelli denilince akla ağır vakalar gelmektedir. Oysa zihin engelli çocuklar doğuştan getirdikleri kalıtsal özelliklere,sağlanan tıbbi tedavi,eğitim ve çevre olanaklarına bağlı olarak kendi içlerinde önemli bireysel farklılıklar gösterirler. Bu farklılıklar içerisinde zihin engellilerin büyük bir bölümünü yaşıtlarından hafif derecede gerilik gösteren çocuk ve gençler oluşturmaktadır. Bunlar kolaylıkla farkına varılamazlar. Bu durumda gereksinim duydukları özel hizmet ve eğitim olanaklarından yararlanamazlar. Bu nedenle zihin engellilik durumunun tanımlanması önemli olmaktadır. Zihin engelliliğinin ne demek olduğunu incelersek AAMR (American Assocation Mental Retardation) olarak bilinen komitenin “gerizekalılık” terimini kullanarak yaptığı tanım ön plana çıkmaktadır; “Gerizekalılık halihazırdaki işlevlerde önemli sınırlılıklar göstermektir. Bu zihinsel işlevlerde önemli derecede normal altı, bunu yanı sıra zihinsel işlevlerle ilişkili uyumsal beceri alanlarından (iletişim,özbakım,ev yaşamı,sosyal beceriler,toplumsal yararlılık,kendini yönetme,sağlık ve güvenlik,işlevsel akademik beceriler,boş zaman ve iş) iki ya da daha fazlasında sınırlılıklar gösterme durumudur. Gerizekalılık 18 yaşından önce ortaya çıkmaktadır.” Tanımdan da anlaşıldığı gibi zihin engelli bireylerin özel eğitim ihtiyaçları işlevsel akademik beceriler ve bağımsız yaşam becerileri üzerinde yoğunlaşmaktadır. İşlevsel akademik becerilerde işlevsellikten amaçlanan öğretilecek bilgi ve becerilerin birey için günlük yaşamda,evde,toplumda ve çevrede işe yarar olması ve kullanılabilir olmasıdır. Bağımsız yaşam becerileri ise bireyin başkalarına bağımlı olmadan yaşamını sürdürmesi için gerekli olan becerileri içermektedir. Günlük yaşam becerileri, bağımsız yaşam becerileri kapsamında yer alan bireyin kendisi ve çevresi ile ilgili becerilerden oluşmaktadır. Günlük yaşam becerileri yiyecek hazırlama,depolama,yerleştirme,temizlik yapma,yemek pişirme,bulaşık yıkama,elbise yıkama,ütüleme,dikme,seyahat etme,satın alma,doktora gitme,marketten yararlanma gibi yaşamı sürdürebilmek için gerekli olan bütün işlevler ve ayrıca postane,banka gibi toplum kaynaklarını kullanmayı içermektedir. Zihin engelli birey, içinde yaşadığı toplumda sürekli etkileşim içerisindedir. Zihin engelli birey kendisini ifade edebildiği ve kendi ihtiyaçlarını bağımsız olarak karşılayabildiği düzeyde toplum içerisinde bağımsız olarak yaşayabilmesi ve kabul görmesi söz konusudur. Bunun, için bireyin günlük yaşam becerilerini kazanabilmesi gerekmektedir. Normal çocuklar, anne-baba gibi modeller ya da onlara tanınan fırsatlar aracılığıyla gelişim evreleri içinde günlük yaşam becerilerini kazanabilmektedir. Buna karşın zihin engelli çocuklar, genellikle normal çocuklara tanınan fırsatlara sahip bulunamamaktadır. Çünkü aileler zihin engelli çocuğun günlük yaşam becerilerini nasıl kazanabileceğine ilişkin yeterli bilgiye sahip değildirler. Aileler zihin engelli çocukların bu tür becerileri yapmaları yerine genellikle onlar için kendileri yapmaktadır. Zihinsel yetersizlik kadar anne-baba ve çevrenin olumsuz tutumları ve sistemli yaşantıların sağlanamaması,zihin engelli çocukların günlük yaşam becerilerini kazanabilmelerini etkileyebilmekte ve geciktirebilmektedir.Bu yüzden zihin engelli çocukların günlük yaşam becerilerini kazanabilmeleri özel birtakım düzenlemeleri gerektirmektedir. Zihin Engelli Çocuklar Ve Özellikleri Zihin engellilik, gelişimsel dönemde ortaya çıkan, uyumsal davranışlarda görülen yetersizliğe ilaveten genel zeka fonksiyonları açısından normalin altında olma durumudur. Zihinsel engellilikte, gelişimsel dönem olarak kastedilen dönem 18 yaşına kadar olan süreçtir. Zeka fonksiyonlarında normalin altında olma durumu ise zeka testlerinde elde edilen zeka bölüm puanının belirlenen zeka bölüm puanından aşağıda olma durumudur. Zihinsel engelli çocuklarda uyumsal davranışlarda görülen yetersizlik ise çocuğun kendi yaşından beklenen ve içinde bulunduğu toplumun bireylerinden beklediği sosyal davranışları gösterememe durumudur.Zihinsel engellilik hastalıkların tıbbi sınıflanmasında yer almakla birlikte tıbbi bir hastalık değildir. Psikiyatrik bir bozukluk olarak sınıflandırılabilmekle birlikte ruhsal bir bozukluk değildir. Zihinsel engellilik çocukluk döneminde başlayan işlevlerdeki belirli bir durumu tanımlamaktadır.Bu durum zekadaki sınırlılıklar ile bununla birlikte görülen uyumsal becerilerdeki sınırlılıklardır. Zihinsel engelli çocukların gelişimi hangi düzeyde olursa olsunlar normal çocuklardan farklıdırlar. Ancak bu çocukların gelişim ihtiyaçları onlarınkinden farklı değildir. Bu çocuklarda yemeğe,içmeye,sevilmeye,başarmaya,kabul edilmeye ve toplumun bir üyesi gibi yaşamaya gereksinimleri vardır. Zihinsel engelli bireylerin sosyal çevrede yaşamlarını sürdürmeleri için gereken kişilik olgunluğuna erişmeleri sözü edilen ihtiyaçların karşılanması ile mümkündür. Zihinsel engelli çocukların fiziksel görünümleri ve sağlık durumları engelin ağırlık derecesine göre değişmektedir. Hafif derecede zihinsel engelli olan çocukların görünüş ve motor becerileri genelde normal yaşıtlarından farklı değildir.Orta ve ağır derecede zihinsel engelli olan çocuklarda ise bu durum farklı olabilir.Zihinsel engelli çocuklar, yaşıtlarına oranla daha sık hasta olurlar.Kendilerini korumayı normaller gibi bilemezler.Zihinsel engelli çocuklarda psiko-devinimsel alanlarda belirli derecede gerilik gösterirler. Büyük ve küçük kaslarını kullanmada yetersizlik gösterirler.El-göz koordinasyonunu sağlamada zorluk çekerler.Görme ve işitme gibi ek bedeni özürlere daha sık rastlanmaktadır.Zihinsel engelli çocukların konuşma ve dil gelişimleri normal yaşıtlarınkine benzer aşamaları izlemektedir.Konuşmayı normal çocuklar gibi öğrenirler,ancak zihinsel yetersizliğe bağlı olarak konuşmaları daha geç gelişmekte ve daha fazla konuşmada bozukluk göstermektedirler.Zihinsel yetersizlik arttıkça dil ve konuşma problemleri de artmaktadır.Dikkat süreleri kısa ve dağınıktır.Devamlı izleme,ödül ve değişiklik isterler.Kısa süreli bellekteki bilgileri uzun süreli belleğe aktarmada çeşitli güçlükleri vardır. Zihinsel engelli çocuklarda pek çok beceriyi normal yaşıtları gibi öğrenir.Ancak öğrenmeleri daha yavaş ve güç olmaktadır. Zihinsel engelin ağırlık derecesi arttıkça öğrenmeleri yavaşlamakta ve zorlaşmaktadır.Soyut terim,tanım ve kavramları çok güç anlamakta ve kavramaktadırlar.Somut kavramları daha kolay ve iyi kavrarlar.Kavramların somutlaştırılması bu çocukların anlamalarını kolaylaştırmaktadır.Hafif derecede zihinsel engelliler grubuna çocukların okuma-yazma,matematik gibi temel akademik becerileri öğrenebilecekleri kabul edilmektedir.Orta derecede zihinsel engelliler grubuna giren çocukların ise; akademik becerilerde eğitilemezlerse de,gündelik yaşamın gerektirdiği sosyal uyum,pratik iletişim ve özbakım becerileri (giyinme,yemek yeme,kişisel temizlik becerileri vb.)gibi becerileri öğrenebilecekleri beklenmektedir.Ağır ve çok ağır derecede zihinsel engelli çocuklar ise yaşamları boyunca sürekli bakım ve yardıma gereksinim duymaktadırlar.Zihinsel engelli çocuklar sosyal hayatın gereklerini yerine getirmede yetersiz beceriler sergilerler(kendilerini ifade etme,sosyal uyumluluk,sosyal ihtiyaçlarını karşılama).Okul ve meslek yaşamlarında sık sık başarısız yaşantılar yaşamaktadırlar.Oyun ve toplum kurallarına uymakta zorluk çekerler.Kuralları güç oyunlara ve sosyal faaliyetlere katılamazlar.Kendilerinden küçükler ile ilişki kurmayı ve oynamayı tercih ederler. Zihinsel engelli çocukları yetersizliklerinin ağırlıklarına göre hafif,orta,ağır ya da buna paralel olarak eğitilebilir,öğretilebilir,ağır ve çok ağır şeklinde sınıflandırabileceğimiz gibi zihin engelli çocukların gereksinim duydukları yardımın yoğunluk düzeylerine göre de sınıflandırabiliriz. Zihin engelli çocukların sınıflandırılması çocuğun eğitim gereksinimlerinin belirlenmesi,bu gereksinimleri en iyi ve uygun şekilde karşılayacak şekilde eğitim programlarının hazırlanması ve çocuk için en uygun eğitim ortamının bulunması amacıyla yapılmaktadır. Zihinsel Engelliliğe Neden Olan Bazı Etmenler Tüm engellilerin onda birini zihinsel engellilerin oluşturduğu kabul edilmektedir. Yapılan araştırmalar toplumun (saptanabildiği kadarıyla) %1’inin, hafif olgularla beraber en az %3’ünün zihinsel engelli olduğunu göstermektedir.Tüm dünya üzerinde zihinsel engelliler grubu incelendiğinde zihinsel engelli bireylerin dörtte üçünün gelişmekte olan ülkelerde bulunduğu tahmin edilmektedir.Çünkü gelişmekte olan ülkelerde nüfus artış hızının fazla olması bunda etken olduğu düşünülmektedir. Günümüzde zihinsel engelliliğin 250’den fazla nedeni vardır. Ancak çoğu zihinsel engellilik durumunda kesin neden ya da nedenler bilinmemektedir. A.B.D’de yapılan bir çalışmaya göre hafif derecede zihinsel engellilerin yarısında, ağır derecede zihinsel engellilerin %30’unda neden bilinmemektedir.Bu durumun başlıca nedeni, insan organizmasının meydana gelişinin ve gelişiminin son derece karmaşık olmasıdır. Zihinsel engelliliğin nedenleri engel durumuna göre değişebilir ve çok çeşitlidir. Bazı durumlarda engelliliğin oluşum nedenleri bilinmemekle birlikte genel olarak bilinen nedenler doğum öncesi,doğum sırası ve doğum sonrası oluşan nedenler olmak üzere üç ana başlık altında toplayabiliriz; Doğum Öncesi Oluşan Nedenler; Annenin yaşı,beslenmesi,hamilelikte kullandığı ilaçlar,içki-sigara-uyuşturucu gibi alışkanlıkları,radyasyona maruz kalma,psikolojik sorunları,akraba evliliği,geçirdiği hastalıklar(özellikle hamilelikte),kazalar,travmalar,çocuk-anne arasındaki kan uyuşmazlığı,genetik olarak aileden geçen bazı özelliklerin taşınması gibi bazı nedenler sayılabilir. Doğum Sırası Oluşan Nedenler; Erken-geç doğum,kordon dolanması,güç ve riskli doğum,doğum sırası kazalar (bebeği düşürme gibi),vakum-forseps gibi aletlerin özelikle uzman olmayan kişilerce kullanılması,doğumun hijenik olmayan ortamlarda yapılması,doktor hataları gibi nedenler sayılabilir. Doğum Sonrası Oluşan Nedenler; Enfeksiyona maruz kalma,çocuğun geçirdiği ateşli hastalıklar,hastalıklarda yanlış ve geç müdahale,beslenme bozuklukları (yetersiz ve dengesiz beslenme),kazalar-travmalar, çok yetersiz çevre koşularını sayabiliriz. Doğum öncesinde hamile annenin geçirdiği rubella(kızamıkçık),frengi ve toksoplazma gibi bulaşıcı hastalıkların doğrudan ya da dolaylı olarak beyni etkilemesi durumunda,beyinde hasar ya da incinmeler ağırlık derecesine ve beyinde etkin olduğu bölgeye göre, zihinsel işlevlerde geriliklere,işitme ve görme duyularında,bedensel hareketlerin kontrolünde çeşitli bozukluklara neden olabilmektedir.Aynı şekilde,çocuğun doğum sonrasında geçirdiği menenjit,beyin iltihabı(encephalitis) gibi bulaşıcı hastalıklar ve zehirlenmeler beyinde çeşitli hasarlara neden olabilmektedir.Günümüzde zihinsel engellilik durumuyla çağrışan en önemli zehir maddesi kurşun alışımlı boyalardır.Zarar etkileri belirlendikten sonra kullanımı yasaklanan bu boyalar,bazı eski mobilya ve oyuncakların hala üzerindedir.Çocuk tarafından yüksek miktarda alınan kurşun,hayati tehlikesi yanında zihinsel engelliliğe de neden olabilmektedir. Doğum anında çocuğun oksijensiz kalması(anoxia),zor ve araçlı doğumlar, ender de olsa beyinde hasara neden olabilmektedir.Doğum anında çocuğun normal süre içersinde hava ile karşılaşması sonucunda beyindeki sinir hücreleri oksijensiz kalmaktadır.Bu durumda havasız kalma süresinin uzunluğuna göre ölüm ya da beyinde çeşitli hasarlar meydana gelmektedir. Sağlıklı bireylerde alınan besin maddeleri vücutta belirli bir biçim ve sıra içerisinde çeşitli değişikliklere uğramaktadır.Metabolizma bozukları olarak adlandırılan bu süreç bazı bireylerde çeşitli nedenlerle sağlıklı olarak işlememektedir. Bu durumda ortaya çıkan zehirli maddeler tüm vücudun olduğu gibi beynin gelişimini engellemektedir.Günümüzde bilinen metabolizma bozukluklarının en yaygın olarak bilineni PKU(Fenilketonüri) ve endoktrin bozukluğudur(hipotiroid). Zihinsel engellilerin %80-85’ini hafif derecede geri olanlar oluşturmaktadır.Bunların çoğunluğunda herhangi bir organik nedene rastlanamamaktadır.Bu gibi durumlarda neden olarak psikososyal dezavantaj gösterilmektedir.Psikososyal dezavantaj genellikle erken çocukluk döneminde yaşanılan yoksul sosyal ve kültürel çevreyi tanımlamaktadır. Zihinsel engellilik nedenlerini bilmenin iki önemli yararı vardır. Birincisi nedenleri bilirsek en azından zihinsel engelliğin bir bölümünü önleyebiliriz,topluma koruyucu önlemler konusunda bazı ipuçları verebiliriz. İkincisi, neden ya da nedenlerin bilinmesi bize eğitim konusunda bazı ipuçları vermektedir. Zihinsel Engelli Çocukların Eğitim Gereksinimleri Bütün çocukların eğitiminde olduğu gibi zihin engelli çocukların eğitiminde de, onların ileride başkalarına bağımlı olmadan yaşamlarını sürdürmeleri, kendi kendilerine yeterli duruma gelmeleri ve toplumla bütünleşmeleri amaçlanmaktadır. Zihin engelli birey, içinde yaşadığı tolumda sürekli etkileşim ve iletişim içerisindedir. Zihin engelli birey kendisini ifade edebildiği ve kendi ihtiyaçlarını bağımsız olarak karşılayabildiği düzeyde toplum içerisinde kabul görmesi beklenmektedir. Zihin engelli yetişkinlerin aile üyesi, işçi, öğrenci, boş zaman etkinliklerine katılımcı olma, tüketicilik ve vatandaşlık gibi toplumsal rolleri üstlenebilmeleri için tam bağımsızlıklarını kazanmaları gerekmektedir. Bu amaca ulaşılması, bireyin bireysel farklılıkları ile yapabildikleri dikkate alınarak eğitim gereksinimlerinin belirlenmesi ve gereksinimlerine uygun eğitim ortamlarının sunulmasıyla mümkün olabilmektedir. Zihin engelli çocukların eğitim gereksinimleri onların bazı özelliklerine göre farklılaşabilmektedir. Zihin engelliler homojen bir grup olmadığından, çeşitli özelliklerine bağlı olarak kendi içlerinde önemli bireysel farklılıklar göstermektedirler. Bu farklılıklar, onların toplum yaşamına hazırlanmalarında gerekli olan birçok beceriyi öğrenmede başkalarının yardımına daha fazla gereksinim duymalarına yol açabilmektedir. Özellikle, diğer bireylerin kendi başlarına ya da çok az yardımla öğrendikleri birçok beceriyi zihin engelli çocuklar kendi başlarına öğrenmede ya da az bir yardımla üstesinden gelmede güçlük çekebilmektedirler. Birçok zihin engelli birey bağımsız yaşamaya adaydır. Birçoğu kendi bakımını sağlamaya, ev işlerini yapmaya, evlenip aile kurmaya, evdeki eşya ve cihazları kullanmaya, temizliğe, yiyecek hazırlamaya, kısaca kendi yaşamını bağımsız olarak sürdürmeye gereksinim duyacaktır. Zihin engelli çocukların eğitimlerinin temel amacı, bu çocukların, yaşamlarını bağımsız olarak devam ettirebilmeleri için gerekli olan becerileri kazandırmaktır. Bu amaçla, zihin engelli çocuklara okul öncesi dönemden başlayarak güvenli ve bağımsız yaşam becerileri kazandırmaya yönelik eğitsel birtakım düzenlemelere yer verilmelidir. Bağımsız yaşam becerileri, bireyin doğumundan başlayarak yaşamını sürdürebilmesi için gerekli olan beslenme, barınma ve sevgi gibi birincil gereksinimleri dışındaki tüm gereksinimlerini karşılamaya dönük geniş kapsamlı bir kavramdır. Bağımsız yaşam becerilerini uyumsal beceriler,toplumsal beceriler ve mesleki beceriler olarak sınıflandırabiliriz. Uyumsal beceri alanları iletişim,özbakım,ev yaşamı,sosyal beceriler,toplumsal yararlılık,kendini yönetme,sağlık ve güvenlik,işlevsel akademik beceriler,boş zaman ve iş vb. gibi becerilerdir. Günlük yaşam becerileri, bağımsız yaşam becerileri kapsamında yer alan bireyin kendisi ve yakın çevresi ile ilgili becerilerden oluşmaktadır. Günlük yaşam becerileri; yiyecek hazırlama,depolama,yerleştirme,temizlik yapma,yemek pişirme,bulaşık ıkama,elbise yıkama,ütüleme,düğme dikme,seyahat etme,satın alma,doktora gitme,marketten yararlanma gibi yaşamı sürdürebilmek için gerekli olan bütün işlevler ve ayrıca postane;banka gibi toplum kaynaklarını kullanmayı içermektedir.Bu beceri alanları da başarılı bir yaşam sürdürmenin temelinde yer almaktadır. Zihin engelli çocukların özel gereksinimlerinin bir kısmını bu beceri alanları oluşturmaktadır. Zihin engelli çocukların özel eğitim ihtiyaçları işlevsel akademik beceriler ve bağımsız yaşam becerileri üzerinde yoğunlaşmaktadır. İşlevsel akademik becerilerde işlevsellikten amaçlanan öğretilecek bilgi ve becerilerin birey için günlük yaşamda,evde,toplumda ve çevrede işe yarar olması ve kullanabilir olmasıdır. Bağımsız yaşam becerileri ise bireyin başkalarına bağımlı olmadan, yaşamını sürdürmesi için gerekli olan becerileri içermektedir. Normal çocuklar, anne-baba gibi modeller ya da onlara tanınan fırsatlar aracılığıyla gelişim evreleri içinde bağımsız yaşam becerilerini kazanabilmektedirler. Buna karşın zihin engelli çocuklar, genellikle normal çocuklara tanınan fırsatlara sahip değildirler. Çünkü aileler zihin engelli çocuğun bağımsız yaşam becerilerini nasıl kazanacaklarına ilişkin yeterli bilgiye sahip değildirler. Aileler zihin engelli çocukların bu tür becerileri yapmaları yerine bu tür becerileri genellikle onlar için kendileri yapmaktadırlar. Zihinsel yetersizlik kadar anne-baba ve çevrenin olumsuz tutumları ve sistemli yaşantıların sağlanamaması,zihin engelli çocukların bağımsız yaşam becerilerini kazanabilmelerini geciktirebilmektedir. Bu yüzden zihin engelli çocuğun bağımsız yaşam becerilerini kazanabilmeleri özel bir takım düzenlemeleri gerektirmektedir Engelli Çocuk ve Aile Ailede engelli bir çocuğun varlığı , bir bütün olarak ailenin yapısında, işleyişinde, aile üyelerinin rollerinde önemli değişiklikler yapabilmekte;aile üyelerinin yaşamlarını, duygu ve düşüncelerini olumsuz yönde etkileyebilen ek bir stres kaynağı oluşturmaktadır. Engelli bir çocuğa sahip olunduğunda anne-babalar ilk olarak hayal kırıklıkları yaşamaktadırlar. Nedenler ve niçinler birbirlerini izlemektedir. Olmaması gereken bir şey olmuştur. Çocuklarına ne olduğunu bilemediklerinden aile büyük bir endişe yaşamaktadır. Özellikle anne, ne yapacağını bilmemenin vermiş olduğu tedirginlikle geçirir ilk aylarını. Daha sonra ise kendilerini, eş ve yakınlarını ya da sağlık ekibini suçlarlar. Çocuklarının durumunun ne olduğunu kabul etme, birkaç ay veya yılları alabilmektedir. Birçok aile ise çocuklarının engelli olmasını kabul edemezler. Bununla birlikte gelen engelli çocuğu reddetme, ondan utanç duyma, nefret etme, aşağılama ve bir birey olarak yok sayma eğilimleri göstermektedirler. Zaten engelli çocuk ise, bu gibi durumlar karşısında iyice kendine yönelmekte, içe kapanık bir ruh haliyle yaşamını sürdürmeye başlamaktadır. Böyle bir yaşam sürecindeki çocuk, gelişim seyrindeki basamakları düzenli bir şekilde tamamlayamadığından yaşıtlarına göre geri kalacak ve bu düzensizlikleri birbirini takip edecektir. Konuşmasından,iletişimine,temizliğinden,giyimine, okuma-yazma gibi temel bilişsel becerilerinden, her türlü özbakım becerilerine ve toplumsal alandaki diğer tüm becerilerine kadar kendini gösterecektir. Engelli bir çocuğun durumu yalnızca o bireyi etkileyip kalmayıp, aile yaşamının etkileşimsel doğasına bağlı olarak, zaman zaman eşlerin evlilik ilişkisini, anne/baba/çocuk ilişkilerini ve kardeşler arası ilişkileri de olumsuz yönde etkileyebilmektedir. Engelli bir çocuğun durumu anne-babada yarattığı duygular, yakın çevrenin (büyükanneler,babalar,arkadaşlar) tepkileriyle çok yakından ilişkilidir.Onların durumu olumsuz ve çaresizlik içinde algılaması anne-babanın da benzer duygular içine girmesine neden olmaktadır. Her çocuğun doğumu ailede birçok yeniliğe ve değişikliğe yol açmaktadır. Bu ailenin gelişimsel aşamalarıyla paralel olarak düşünülebilir. Çocuğun okul yaşına gelmesi ile birlikte ailenin okul hazırlıklarına başlaması gibi. Ancak engelli çocuğun doğumu, gelişimleri ailelerde kişilik özellikleri, birbirlerinden, hayattan, mesleklerinden,yakın çevreden ve toplumdan beklentileri de farklılaşmaktadır.Bu farklılıklar aileden aileye değişmekle birlikte anne-babaların kişilik özellikleri,eşlerin birbirlerine ne ölçüde yakın çevrenin ve toplumun tepkileri ve desteği bu değişikliklerin niteliğini ve niceliğini etkilemektedir. Genelde aileler, çocuklarının engelinin kısa zamanda değişme ve gelişme göstermesini istemekte, bundan sonuç alamayıp bu tedavinin çok uzun zaman ve sabır gerektirdiği gerçeği ile karşılaşınca da hayal kırıklığına uğramaları sonucu bu, çocuklarının tedavi ve rehabilitasyonunda olumsuz etki yapmaktadır. Bu nedenle de birçok engelli çocuk ailesi, çocuklarını Rehabilitasyon Merkezlerine getirmek istememektedirler. Engelli çocuğun gelişme süreci içerisinde eğitim ile ilgili bilgileri zamanında doğru ve basit olarak alabilmesi, aile içinde engelli bir çocuğa sahip olmanın getirdiği psiko--sosyal sorunların ilerlemeden çözülebilmesi için ailenin toplumsal ilişkiler, toplumun yapısı ve özürlülük hakkında bilgisinin yeterli olması gerekir. Engelli çocuğu olan ailelerin bu konuda neler yapabilecekleri ve bu konuda tutum ve davranışlarının öğretilmesi gerekmektedir. Öncelikle bu gruba yönelik toplum eğitimi gerekmektedir. Engelli çocuğa sahip annelerin eğitim düzeyleri düşük olması nedeni ile çocukların engeli hakkında yeterli ve doğru bilgiye sahip değildirler. Bu nedenle çocuğun engeli hakkında yanlış anlama ve değerlendirmeler sonucu çocukların engeli hakkında hata yapma riskleri taşımaktadırlar. Engelli çocuk günlük yaşama, kent yaşamına ve toplum yaşamına çok sınırlı ölçüde katılabilmektedir. Eğitimden sağlığa, iş ve mesleki rehabilitasyondan, kültür ve sanata, spor ve kent standartlarının iyileştirilmesine, ulaşımdan psikolojik ve sosyal desteğe, bireysel ve aile danışmanlığı hizmetlerinden gerektiğinde sürekli bakıma kadar çok ciddi ve çözüm bekleyen sorunları bulunmaktadır. Ailelerin tüm beklentilerinin; engelli olmanın bir hastalık olmadığı, asıl amacın özürlü çocuğun olabildiğince bağımsız olması için kendi kendine yeterli duruma gelmesi olduğu, tarzında bir mantıkla karşılanmasına önem verilmeli, bu amaca uygun olarak aile psikolojik ve sosyolojik olarak hazırlanmalıdır. Zihin Engelli Çocuklar ve Özbakım Becerileri Normal çocuğun yaşamında erken yaşta başlayan özbakım becerilerinin gelişimi anne-babalardan bağımsızlığın başlangıcını gösterir. Yetersizliği olan çocuklar için bu bağımsızlık, çevresel beklentiler kadar zihinsel, fiziksel ve davranışsal yetersizliklerin bu temel becerilerini yavaşlatma, sınırlama ya da süresiz olarak ertelenmesine rağmen eşit önemdedir. Tuvalet eğitimi, yemek yeme ve giyinme becerileri en temel özbakım becerileridir. Bu becerileri el-yüz yıkama, diş fırçalama, burun temizliği ve banyo yapma becerileri izler. Bu sürekliliğin sonunda tırnak bakımı, cilt bakımı, kozmetik ürünlerin kullanımı, saç bakımı ve cinsel organların temizliği gelir. Ayrıca günlük yaşam işlerini yerine getirme yeteneği özbakımın niteliğini etkiler. Elbise satın alma ve bakımı (basit tamir, seçim, renk ve biçim eş güdümü,ütüleme,temizlik ve koruma) yaşa ve havaya uygun giyinme, ilaçların kullanımı, sağlıklı yemek yeme alışkanlıkları ve cinsel davranış (cinsel farklılıkların farkına varma, gizliliğe saygı ve kadın-erkek sosyal ilişkileri)ileri düzeydeki özbakım becerileridir. Zihinsel yetersizliğin dışında pek çok neden, engelli çocuğun öz bakım becerilerini kazanmalarını geciktirebilir. Bunlardan bazıları büyük kas becerilerindeki yetersizlikler (kol ve bacak kaslarındaki), görme yetersizliği, el-göz eş güdümündeki yetersizlik, manipülatif becerilerdeki yetersizlik, yemek yeme becerileri ile ilgili olarak ağız ve ağız içindeki bölümlerde şekil bozukluğu ya da tam gelişmemiş olmasıdır. Eğer bir çocuğun küçük kas gelişimleri tam olarak gelişmemişse düğmelerini iliklemede, sert yiyecekleri ısırmada, fermuarını ve kemerini sıkıca kapamada zorluk çekebilir. Zihin engelli bir çocuk görsel dikkat, hareketleri taklit, basit emir ve cümleleri anlama gibi temel bilişsel becerilerin bazılarını öğrenememişse, bu durumda, öz bakım becerilerinin kazanılmasını geciktirir. Küçük kas becerilerinin gelişimindeki yetersizlikler, sinir sistemiyle ilgili yetersizlikler, ağız boşluğu ve kas yapısındaki bozukluklar (tavşan dudak, yarık damak, vb.) ve diyet yapmayı gerektiren durumlar, yemek yeme becerilerinin kazanılmamasına ya da geç kazanılmasına yol açabilmektedir. Görme ya da işitmedeki yetersizlikler ve uygun olmayan öğrenme çevreleri de (aşırı koruyucu ebeveynler, niteliksiz öğretmenler vb.) yemek yeme becerilerinin kazanılmasını olumsuz etkileyebilir. Giyinme becerileri, engelli ya da normal olsun tüm çocuklar için soyunmayla ilgili becerilerden daha zordur. Bu nedenle, çocuk giysileri çıkarmayı beceremiyorsa, öncelikle bu becerilerin öğretilmesi gerekir. Giyinme ile ilgili öğretim ise, daha sonra yer alır. Düğme açma, kapama, çıt çıt takma, fermuar açma-çekme, düğüm ve fiyonk yapma el-göz eş güdümü ve parmakla ilgili tam bir gelişme gerektirir. Temel giyinme becerileri kazanıldıktan sonra, uygun giysi seçimi ve giysi bakımı ile ilgili becerilerin zihin engelli çocuklara kazandırılması gerekir. Engelli birey rengi ve biçimi uyumlu olan ve aynı zamanda yapacağı etkinliğe ve hava şartlarına uygun olan giysiyi seçebilmelidir. Engelli olan bireyin yaşına uygun etkinliklere katılması ne kadar önemli ise, yaşına uygun giysiler giymesi de o kadar önemlidir. Zihin engelli olan bazı bireylerde büyüme gecikebilmektedir. Böyle bir durumdaki engelli bireyin çocuk giysileri ile dolaştığı görülebilmektedir. Oysa, bu bireyin yaşına uygun giyinmesi onun toplumda yaşıtlarının arasına katılmasını kolaylaştıracaktır. Çocuk gelişiminin en önemli parçalarından olan tuvalet becerisi, sinirsel ve psikolojik olgunlaşma sonucu genellikle yaşamın ilk beş yılında öğrenilmektedir. Tuvalet becerisinin öğrenilmesinden önce bağırsak ve mesane kontrolü için olgunlaşmanın gerçekleşmiş olması gerekir. Normal gelişim gösteren çocuklar öncelikle mesane, daha sonra bağırsak kontrolü ve son olarak gece kontrolünü kazanırlar. Zihin engelli çocuk ve ailesi için ise tuvalet becerisinin öğrenilmesi genelde sorunlar içerir. Zihin engelli çocuğun, bağırsak ve mesane kontrolünün oluşması normal gelişim gösteren bir çocuktan oldukça yavaş ve geçtir. Bu nedenle orta ve ağır derecede zihin engelli çocukların ergenlik-yetişkinlik çağına kadar tuvalet becerilerini öğrenemedikleri görülmektedir. Ayrıca pek çok engel türünde duyusal bozukluklar, dikkat, kas kontrolü, algılama-anlama sorunları tuvalet becerilerinin öğretimini aksatan etkenlerdir. Zihin engelli çocuklar, bu etken ve özelliklerinden dolayı özel eğitim yöntemleri olmadan tuvalet becerisini kazanamamaktadır. Özbakım becerileri (tuvalet eğitimi, temizlik ve yeme alışkanlığı vb.)doğuştan getirilmeyen sonradan öğrenilerek kazanılan davranışlardır. Özbakım becerileri , zihin engelli çocukların toplum içinde bağımsız birey\kişilik kazanabilmeleri amacıyla kazandırılan becerilerdir. Zira kendi özel ihtiyaçlarını karşılayamayan bireylerin bağımsızlıklarından söz etmek mümkün değildir. Normal çocuklar, anne-baba gibi modeller ya da onlara tanınan fırsatlar aracılıyla gelişim evreleri içinde özbakım becerilerini kazanabilmektedir. Buna karşın zihin engelli çocuklar, genellikle normal çocuklara tanınan fırsatlara sahip bulunamamaktadır. Çünkü aileler zihin engelli çocuğun özbakım becerilerini nasıl kazanacağına ilişkin yeterli bilgiye sahip değildirler. Aileler zihin engelli çocukların bu tür becerileri yapmaları yerine bu tür becerileri genellikle onlar için kendileri yapmaktadırlar. Zihinsel yetersizlik kadar anne-baba ve çevrenin olumsuz tutumları ve sistemli yaşantıların sağlanamaması, zihin engelli çocukların özbakım becerilerini kazanabilmelerini etkileyebilmekte ve geciktirebilmektedir. Bu yüzden zihin engelli çocuğun özbakım becerilerini kazanabilmeleri özel birtakım düzenlemeleri gerektirmektedir. Zihin Engelli Çocuk ve Kaynaştırma Eğitimi Zihin engelli çocukların toplum tarafından kabul edilen beceri ve davranışları kazanıp, toplumun birer parçası olarak yaşayabilmeleri büyük ölçüde aldıkları eğitim ile mümkündür. Bu çocukların eğitimine yönelik düzenlemeler çeşitlilik göstermekle birlikte, zihin engelli çocukların toplumsal değerleri kazanabilmeleri ve yaşadığı çevreyle uyumlu bir yaşam sürmelerine olanak sağlayacak eğitsel düzenlemelerden biri de kaynaştırmadır. Kaynaştırma, gerektiğinde sınıf öğretmenine ve/veya engelli öğrenciye destek özel eğitim hizmetleri sağlanması koşulu ile engelli öğrencilerin normal eğitim ortamlarında eğitilmesidir. Kaynaştırma eğitsel bir kavramdır ve özel gereksinimli çocukların uygun öğretim desteğiyle normal sınıf ortamlarına yerleştirme uygulamasıdır. Kaynaştırma eğitiminde önemli olan, kaynaştırmanın engelli çocuğun yerleştirilme yeri olmasından çok, engelli çocuğun gereksinimlerinin karşılanacağı ve bu amaca yönelik olarak düzenlenecek ortam olmasıdır. Kaynaştırma uygulamalarının temelinde, kaynaştırmanın normal ve zihin engelli çocukların arkadaşlık ilişkilerini geliştirdiği, eğitim ve öğrenme ortamlarını zenginleştirdiği varsayım yatmaktadır. Ayrıca, iyi düzenlenmiş bir sosyal çevre de kaynaştırmanın avantajlarından biri olarak görülmektedir. Kaynaştırma eğitiminin gerekliliğini savunanların normal eğitim ortamının yeğlenmesine gerekçe olarak ise, ayrı eğitim ortamlarındaki engelli çocukların sadece birlikte eğitimden menedilmiş olmaları değil, aynı zamanda kendi yaşıtlarından da soyutlanmış olmaları göstermektedirler. Engelli olsun ya da olmasın, her çocuğun kendine özgü özelliklere sahip olmaları nedeniyle, her bir çocuğun gelişiminin kendi içinde değerlendirilmesi gerekliliği, engelli çocukların normal eğitim ortamlarında eğitim alabilmeleri için bir başka neden olarak gösterilmektedir. Engelli çocukların normal eğitim ortamlarında eğitim almaları demek, bu çocuklara da engelli olmayan çocuklarla eşit eğitim fırsatı vermek demektir. Eşit eğitim fırsatı ise her çocuğun, engelli-engelsiz diye ayrılmaksızın, aynı eğitsel deneyime ulaşabilmesini sağlamaktır. Kaynaştırma uygulamalarının sağlayacağı sosyal ortamlar, zihin engelli çocukların önemli sosyal becerileri kazanmalarına ve toplum tarafından kabul edilen davranışların öğrenilmesine fırsat sağlamakta ve olumlu sosyal değişimleri açığa çıkarmaktadır. Bu açıdan iyi düzenlenmiş kaynaştırma sınıfları, zihin engelli çocukların sosyal değişmelerinde ve gelişimlerinde önemli bir fırsat olarak görülmektedir. Ancak tüm bunların olabilmesi, iyi düzenlenmiş kaynaştırma uygulamaları ile sınıf öğretmeninin ve normal akranlarının zihin engelli öğrenciyi kabul etmesi ve onunla etkileşimde bulunması ile mümkündür. Aksi takdirde zihin engelli öğrencilerin kaynaştırma sınıflarına yerleştirilmesi ile bu çocuklar sınıfta fiziksel olarak kaynaşabilir fakat bu durum normallerle engelli çocuklar arasında sosyal kaynaşmanın olacağı ve engelli çocukların normal akranları tarafından sosyal kabul göreceği anlamına gelmemektedir. Gerek iyi düzenlenmemiş kaynaştırma uygulamaları, gerekse zihin engelli çocukların akranları ile sosyal etkileşimlerindeki yetersizlikleri ve yaşına uygun olmayan davranışları yalnızca engelli olmayı zorlaştırmamakta, aynı zamanda normal akranlarıyla etkileşim fırsatlarını da zorlaştırmaktadır. Bu durum zihin engelli öğrencilerin kaynaştırma sınıflarında sıklıkla sosyal problemler yaşamalarına neden olmaktadır. Kaynaştırma sınıflarına devam eden zihin engelli öğrencilerin bu sınıflarda yaşadıkları problemlere ilişkin olarak yapılan araştırmalar incelendiğinde, zihin engelli öğrencilerle akranları arasında ciddi problemler bulunduğu, normal akranları tarafından red edildiği, alay edildiği, izole edildiği (ayrıştırıldığı) ve sosyal aktivitelerden dışlandığı, sosyal kabul düzeylerinin diğer öğrencilerden daha düşük, red edilme düzeylerinin ise daha yüksek olduğu, sınıftaki sosyal ağ içerisindeki yerlerinin uç noktalarda olduğu görülmektedir. Ayrıca bu öğrenciler normal sınıf arkadaşlarıyla grup grup karşılaştırıldıklarında , grup olarak da normal akranlarına göre daha düşük bir statüye sahip oldukları görülmektedir. Öte yandan, normal öğrencilerde, zihin öğrencilerle girdikleri sosyal etkileşimlerde bu çocuklara karşı daha çok yetişkin rolleri sergilemekte, bu durumda zihin engelli öğrenci ile normal akranı arasında çocuk-çocuğa etkileşimin meydana gelmesini engellemektedir. Oysa iyi düzenlenmiş kaynaştırma uygulamalarının engelli bireyler kadar normal akranlarına da hoş görülü olma,bireysel farklılıkları kolay kabul etme, kendisine ve çevresine karşı daha hoşgörülü olma düşünceleri geliştirme gibi çeşitli faydaları bulunmaktadır. Alıntıdır... |
||||||||||
|
|
|
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|