DigiSörf  

Geri git   DigiSörf > Kültür, Sanat, Edebiyat > Edebiyat Bölümü
Anasayfa Kayıt ol

Edebiyat Bölümü Tarih, Edebiyat, Kitap, Şiir, Biyografi ve daha bir çok alanda başlıklar barındırır.



 
 
LinkBack Seçenekler Stil
Alt 12-22-2008, 11:06 AM   #1 (permalink)
 
Üyelik tarihi: May 2008
Nerden: TaяîYé WéLaT...
Mesajlar: 1.472
Üye No: 51
Tecrübe Puanı: 1018
Rep Puanı : 101561
Rep Derecesi
*rojda* has a reputation beyond repute*rojda* has a reputation beyond repute*rojda* has a reputation beyond repute*rojda* has a reputation beyond repute*rojda* has a reputation beyond repute*rojda* has a reputation beyond repute*rojda* has a reputation beyond repute*rojda* has a reputation beyond repute*rojda* has a reputation beyond repute*rojda* has a reputation beyond repute*rojda* has a reputation beyond repute


Arrow Psikoloji ve Edebiyat ilişkisi..

Edebiyatı kelimelerin sanatsal bir dansı olarak tanımlayabiliriz. Psikolojiyse bir bilim dalı kuşkusuz. Dili açık, sade olmalı; herkese aynı anlamı vermeli; edebiyatın kullandığı sembolik anlatım bilimsel iletişimi kesintiye uğratabilir. Ne var ki psikolojinin bir bilim dalı olarak kabulü uzun yıllar boyunca bu bilime hizmet veren herkesin savaşımını gerektirmiş, çoğu zaman pozitif bilimlerce bir bilim olduğu inkar edilip, bulguları kurgusal öğeler olarak kabul edilmiş. Bu savaşım sırasında psikoloji yaklaşık 1960'lara kadar yöntemlerini pozitif bilimlere yaklaştırma uğruna beyinsel işleyişleri göz ardı etmiş, yalnızca gözlemlenebilir uyaran-davranış ilişkilerine yoğunlaşmış

İnsan Zihni ve Bilgisayarlar "Psikoloji edebiyattır"dan "Edebiyat psikolojik öğeler barındırır ancak psikoloji bir bilimdir"e uzanan yolda bu savaşım bugün de halen sürmekte.



İşte bu savaşımda psikoloji-edebiyat ilişkisini sistemli olarak hiçbir kaygı duymaksızın irdelemek ve bu ilişkideki benzerlik ve farklılıkları görebilmek bir kilometre taşı olarak görülebilir. Bu yazı bu ilişkiye göz atan bir makaleden* örnekler alınarak hazırlanmıştır.


***


Psikoloji ve edebiyatı ortak paydada buluşturan nokta her ikisinin de insan doğasını irdeliyor olması; daha açık bir ifadeyle gerek davranış gerekse zihinsel işleyişlerini inceleyerek insanın bütününe göndermelerde bulunması. Oysa girişte de değindiğimiz "psikolojinin bilim olarak kabul görememe kaygısı" bu denli önemli bir paydada buluşan edebiyat-psikoloji ikilisinin etkileşiminin yıllarca göz ardı edilmesine yol açmış. Biyoloji ve biyokimya bu görece yeni bilim dalı üzerindeki etkin güçler olarak kalmış. Nitekim insanın hem kimyasal, hem biyolojik hem de psikolojik işleyişlerden oluştuğunu düşündüğümüzde bu yaklaşım çok da yanlış sayılmaz. Ancak sanat ve edebiyatın da insanın bir ürünü olduğunu hatırlamakta fayda var.


Psikoloji-edebiyat etkileşiminde göze ilk çarpan nokta roman, tiyatro oyunu ya da şiirlerdeki karakterlerin her birinin psikoloji bilimi için bir "vaka" değerinde olmaları. Üstelik bu eserler, değişik dönemlerde yazıldıklarından farklı tarihsel atmosferlerin insan karakteri üzerindeki etkilerini incelemekte faydalı bir kaynak olarak görülebilirler. Çünkü pek çok edebi eser ekonomik krizlerin, politik rejimlerin, sosyal ideolojilerin arka planında ailelerin, bireylerin, çiftlerin yaşadıkları sorunlara ya da mutluluklara büyüteç uzatmakta.

Charles Dickens


Ölümsüz klasiklere imza atan büyük yazarlar yalnızca betimlemelerle kalmayıp, kişilik tahlilleri de yapmışlar. İnsanların davranışlarının kökenine inip, nedenlerini araştırmışlar. Bu tahliller insanı anlama misyonunu paylaşan psikologlar için ipucu niteliğinde olabilir. Uzun dönemler içinde insanın içinde bulunduğu şartlara uyumunu konu edinen romanlar, psikoloji biliminin karşılaştığı "zaman" sorunun aşmayı becerebilmiş. Örneğin, Charles Dickens'ın Kasvetli Ev romanında dönemin hukuk sistemindeki yetersizliklerin ve çarpıklıkların toplumdaki sosyal ilişkileri ve bireylerin yaşantılarını nasıl değiştirdiği konu edilmiş. Böylesi on yılları içine alan uzun soluklu araştırmalar bilimde ne yazık ki pek çok sorunu da beraberinde getirmekte (araştırmayı yıllarca destekleyecek maddi kaynak sıkıntısı, araştırmaya katılan bireylerin yaşam ömrü, izi kaybedilen katılımcılar vs...). Edebiyat bu açıdan bir tür kaynak olarak görülebilir.


Edebiyatın psikolojiye el uzattığı bir diğer noktaysa yazarların kimi zaman bir filozof gibi kahramanlarının ağzından bilimsel sorulara değinmeleri. Örneğin Tolstoy, Anna Karenina romanında şöyle sormuş: "İnsanın psikolojik ve fizyolojik gerçekliği arasına bir çizgi çekilebilir mi?" Eğer ki çekilebilirse, bu çizgi nerededir?" Bu soru, bugün psikologların da çalışma alanlarından biri: Beyin ile zihin arasındaki ilişki nedir?" Benzer başka bir örnekse Marcel Proust'un romanlarında göze çarpıyor. İnsanın belleğini bireysel, pasif ve soyutlanmış olarak değil de sosyal etkileşimleriyle yeniden yapılanan aktif bir işleyiş olarak gören yazarın bu fikirleri bugün psikoloji laboratuvarlarında tekrar kimlik bulmakta. Bu örnekler çoğaltılabilir.


Edebiyat, psikolojiyi yalnızca sunduğu vaka örnekleriyle değil kimi zaman araştırma yöntemleriyle de besleyebiliyor. Psikoloji tarihinde insan davranışlarını araştırmak üzere ilk deney laboratuvarını kuran Wundt'tan çok daha önce Shakespeare, Hamlet adlı oyununda babasının tahtına geçen amcasının, babasının katili mi olduğunu anlayabilmek amacıyla bir tür "deney" yapmış. Benzer bir öldürme sahnesini tiyatro oyununa taşıyan Hamlet, amcasının vereceği herhangi bir sözel ya da fizyolojik (terlem, kızarma...) tepkiden babasının katili olup olmadığını anlayacakmış. Hamlet, eş zamanlı olarak arkadaşı Horatio'dan da gözlem yapmasını isteyerek bir anlamda deneyinin "güvenilirliğini" arttırmış.

Shakespeare'in ölümsüz eseri Hamlet'den bir sahne.


Edebiyat ve psikolojiyi iç içe geçiren en bariz örneğinse Freud olduğunu söylememiz yanlış olmayacaktır. Öyle ki varsayımlarında edebiyattan alıntılar yapmakla kalmamış (Oedipus Kompleksi'nin isim olarak ünlü Eski Yunan trajedi yazarı Sophocles'in eserinden geldiğini biliyoruz), ölümünden yıllar sonra bugün bile halen pek çok yazar ve şaire fikirleriyle ilham vermiş. Bu ilhamın bir kısmı Freud'un rüyadaki semboller üzerine yaptığı yorumlardan temellenirken, diğer kısmı da teorinin tümünden, insan doğasındaki varsayımsal şiddet ve cinsellik güdüsünden şekil almakta.


Ne var ki edebiyat ve psikoloji arasındaki bu ilişki, psikolojinin edebiyat olduğu sonucunu doğurmamakta. Psikoloji, yöntemleri gereği bir bilim dalı olup varsayımlarını sistemli ve kontrollü deneylerle sınıyor. Dolayısıyla romanlar, hikayeler ya da şiirlerdeki karakterler psikologlara iç görü sunsalar da bilimsel bir geçerlilik taşımıyorlar. Oysa psikolojik bulgular sistemli analizler sonucu elde ediliyor.


Kaynak (*): Moghaddam, F. (2004) From "Psychology in Litterature" to "Psychology is Literature": An Exploration of Boundaries and Relationships. Theory Psychology. 14. p. 505-525.


NÖROETİK

Yeni kuşağın gençleri olarak bilimsel etik kelimesiyle en haşır neşir olduğumuz dönemler Dolly'nin klonlandığı zamanlara denk geldi. O zamanlar ayağa kalkan bilim, din ve siyaset dünyası aylarca benzer bir klonlamanın insan için de gerçekleştirilmesinin ne kadar etik olacağını tartıştı. Oysa etik sorular yalnızca genetikte değil bilimin her yeni buluşunda, teknolojinin her adımında beliriyor. Bizler de beyinle ilgili olan bazı etik sorulara büyüteç uzatalım istedik.



Yeni kuşağın gençleri olarak bilimsel etik kelimesiyle en haşır neşir olduğumuz dönemler Dolly'nin klonlandığı zamanlara denk geldi.


Beyin Okuyan Makineler Olsaydı... Varolan beyin görüntüleme teknikleri araştırmacılara beynin yapısı ve işlevlerini anlayabilme yolunda geniş olanaklar sunuyor. Bu görüntüleme teknikleri sayesinde beyindeki hasarlar tespit edilip kimi nörolojik ve ruhsal hastalıkların tanısı gerçekleştirilebiliyor. Beyin görüntüleme aynı zamanda duygu, dil ve algı deneylerinde de kullanılıyor. Peki, tıpkı bu beyin görüntüleyen aletler gibi gelecekte daha da ileri bir teknolojiyle üretilmiş makineler düşüncelerimizi okuyup, belleğimizde neler sakladığımızı açığa çıkarabilir mi? Nitekim günümüzde bile buna yaklaşan makineler mevcut. Örneğin, yalan tespit makinesi, nam-ı diğer poligraf! Poligraf stres zamanlarında elimizde olmadan verdiğimiz fizyolojik tepkiler olan kalp atış hızı, kan basıncı, nefes alışveriş sıklığı ve terleme gibi ipuçlarını kullanarak kişinin yalan söyleyip söylemediğini açığa çıkarıyor. Ancak iyi bir hilekârın poligraf makinesini yalan söylemediğine iknâ etmesi hiç de zor değil. Bu nedenle de bu tekniğin ne kadar etkili olduğu konusunda halen soru işaretleri bulunuyor. Bu noktada sinirbilimcilerin akıllarındaki soru şu: Daha iyi bir yöntem arayışı içerisinde poligrafın yetersiz kaldığı zamanlarda beyin görüntüleme tekniğini devreye sokarak herhangi bir kişinin beyin aktivitesinden yalan söyleyip söylemediğini anlayabilir miyiz?

Tıpkı beyin görüntüleyen fMRI, PET gibi gelecekte daha da ileri bir teknolojiyle üretilmiş makineler düşüncelerimizi okuyup, belleğimizde neler sakladığımızı açığa çıkarabilir mi?


İşte olası bir yanıt: "Beyinsel Parmakizi" makinesinin mucitleri kişilerin olaylar hakkındaki bilgi birikimlerini açığa çıkarabileceklerini öne sürüyorlar. Bu makineler kafatasına yapıştırılmış elektrotlarla beyindeki elektriksel aktiviteyi okuyabiliyor. Kişiye sözcükler, resimler ve sesler içeren bir takım uyaranlar gösterilip bu uyaranlar verilen sinirsel yanıt ölçülüyor. Makinenin mucitleri bazı uyaranların işlenen bir suç varsa onunla ilişkili olarak belli yanıtları tetikleyebileceğine ve bu nedenle önemli olduklarına inanıyor. Bunun yanısıra beyindeki kan akışını görüntüleyen fMRI yöntemiyle kişinin yalan söyleme eylemiyle ilişkili beyin bölgelerinin aktive olup olmadığının da anlaşılabileceğini, bunun diğer verilerle beraber kullanılarak kişinin yalan söyleyip söylemediğine dair iyi bir tahminde bulunulabileceğini öne sürüyorlar. İyi ama gerçekten de düşüncelerimizi ya da duygularımızı okuyan bir makine olsaydı hangi amaç için kullanılması gerekirdi?: - Bir suç işlediğinden şüphe edilen kişiler? (Örn. "Parayı sen mi çaldın?") - Şirket tarafından çalışanları üzerinde? (Örn. "Şirketin sırlarını açığa çıkarmayacak kadar güvenilir misin?) - Eşler tarafından birbirleri üzerinde? (Örn. "Dün akşam konserde miydin?) - Ahlak sorgulaması amacıyla? (Örn. "Elinde fırsatın olsa bankayı soyar mıydın?) - Kişileri müzik, matematik ya da edebiyat gibi belli mesleklere yöneltebilmek adına? Bu amaçların hangileri etik sınırlar içine dahil edilebilirdi? Makineler Olası Bir Nörolojik ya da Ruhsal Hastalığın Tanısını Yapabilselerdi... Bugün beyin görüntüleme teknikleri nörolojik ya da ruhsal hastalıklar barındıran bireylerle sağlıklı bireylerin beyinleri arasındaki yapısal farkı ortaya koyabiliyor. Örneğin, şizofrenik kişilerin sağlıklı kişilere göre daha küçük hipokampüslerinin olduğu, basal ganglia çekirdeklerinin büyüklüklerinde farklılık gözlendiği, prefrontal kortekslerinde yapı değişiminin söz konusu olduğu biliniyor. Teknolojideki bu gelişimden yola çıkarak nasıl ki günümüzde bir takım hastalıkların olası tehlikesi genetik görüntüleme teknikleriyle ortaya konuyorsa benzer bir beyin görüntüleme aracılığıyla nörolojik ya da ruhsal hastalıkların tanısının yapılabileceğine inanmak da uçuk bir düşünce değil. - Eğer ki bir makine belirtileri daha kendilerini ele vermeden önce bir hastalığı tespit edebilseydi, bunu henüz bebek doğmadan önce de anlayabilir miydik? - Herhangi bir nörolojik ya da ruhsal hastalığa yakalanacağımızı cidden önceden bilmek ister miydik? - Sağlık sigorta şirketleri herhangi bir anlaşma öncesi beyin görüntülerimizi ister miydi? Bunu istemesi etik ilkeleri çiğnemez miydi? Bir Takım İlaçlarla Bellek ya da Zekâmızı Geliştirebilmek Mümkün Olsaydı... Aşamalı bir şekilde bellek kaybına, dil ve duygularla ilişkili sorunlara yol açan Alzheimer hastalığı ne yazık ki her yıl binlerce kişinin kabusu oluyor. Araştırmacılar bu hastalıktaki bellek kayıplarını yavaşlatıcı bir takım ilaçlar keşfetmiş durumda. Peki, bellek kaybını yavaşlatan bu ilaçlardan belleği güçlendiren bir takım kimyasalların üretimine de geçiş yapılabilir mi? Eğer yapılabilirse... - Bellek kuvvetlendiren ilaçlar hiçbir hastalığı olmayan sağlıklı bireylerin de bellek kapasitelerini güçlendirmek adına kullanılmalı mı? - Bu ilaçların yan etkileri neler olur? - Yüksek bellek ya da zekâ kişiyi cidden mutlu mu yoksa mutsuz mu kılar? - İnsanlığın ve bilimin hedeflerinden biri de doğa üstü zekâlar yaratmak mı olmalı?

Olası bellek ve zekâ kuvvetlendiren ilaçlar bizi Einstein yapabilir mi? Peki ya bu ilaçların

yan etkileri neler olur?




Kötü Hatıralar Bellekten Silinebilseydi... Bu fikre ödüllü sorularımızdan birinde de sormuş olduğumuz "Sil Baştan" filminden tanıdık olanlarımız vardır mutlaka. Filmde aşk acısı çekenlere uyguladığı bilişsel bir yöntemle belleklerini silen bir doktordan bahsediliyordu. Peki, cidden böylesi bir yöntemle zihnimizden tamamen silmek istediğimiz hatıralardan kurtulabilmemiz mümkün olabilir mi? Doğal afet, savaş gibi travmatik olayların bıraktığı zihinsel hatıraların silinmesine dair ilaç firmaları kolları sıvadı bile. Ancak kişiye en büyük mirasın deneyimleri olduğunu ve öğrenme mekanizmalarımızın başında deneyimlerin geldiğini düşündüğümüzde belleklerimizden hatıralarımızın silinmesi cidden etik mi sorusu geliyor akıllarımıza. Ne dersiniz? Tüm bu sorulara yanıt verebilmek cidden çok zor. İnsanoğlu beyni keşfetme yolunda büyük adımlar atarken daha sayamadığımız pek çok ciddi etik sorunla da yüzleşmek zorunda kalacağa benziyor.


LAPLACE ŞEYTANI, KAOS VE KELEBEK ETKİSİ

Laplace Şeytanı

17. yüzyılda Isaac Newton'un kalkülüs ve klasik mekaniğin ilkelerini geliştirmesiyle bilimsel bir devrim gerçekleşmişti. Bu tarihten sonra biliminsanları doğaya daha farklı bir açıdan bakmaya başlamışlardı. Newton fiziği sayesinde ilk kez cisimlerin dinamikleri basit denklemlerle belirlenebilmeye başlanmıştı. 18. yüzyıl sonlarıyla 19. yüzyıl başlarında Fransız bir fizikçi olan Pierre-Simon Laplace Newton'un bu alandaki çalışmalarının devamını getirdi. Laplace daha sonraları Laplace Şeytanı olarak anılacak fikrini şu satırlarla dile getiriyordu:
"Evrenin halihazırdaki durumunu geçmişin bir etkisi ve geleceğin nedeni olarak görebiliriz. Dolayısıyla her bir anda doğaya etkimekte olan güçlerin tamamının bilgisine ulaşıp doğayı oluşturan varlıkların birbirleriyle olan etkileşimlerinden haberdar olabilen, bununla da kalmayıp bu uçsuz bucaksız bilgiyi analiz edebilen bir akıl, evrendeki en görkemli ve ağır cisimlerden en hafif atoma kadar herşeyi tek bir formülde toparlayıp geleceği de şimdinin kesinliğiyle bilebilecektir."-Marquis Pierre Simon de Laplace



Marquis Pierre Simon de Laplace

Laplace Şeytanı olarak anılan bu düşünce geleceğin tamamiyle geçmişteki etkilerden meydana geldiğini savunan determinizmden doğuyor. Öyle ki determinizm özellikle de Laplace'dan sonra yüzyıllar boyu biliminsanlarının sadık kaldığı ilke oluyor. Zaten bilimsel deneylerin doğasında da belli etkileri kontrol altına alarak madde ve canlıların tepkilerini önceden tahmin edebilme düşüncesi yatıyor.
Ancak doğa Laplace'ın beklediğinden çok daha akıllıca deviniyor. Öyle ki 1800'lü yılların sonlarına doğru bilim insanları bazı denklemleri çözmekte başarısızlığa uğramaya başlıyorlar. Bunların en göze çarpan örnekleriyse matematikteki nonlineer (lineer olmayan) denklemler oluyor. Başlarda bu denklemler "istisna" olarak damgalanıp göz ardı ediliyor. Ancak daha sonralarda bu "istisna" denklemler yeni bir düşünce biçiminin doğuşuna neden oluyor. Bu yeni düşünce biçimi bilimi determinizmden uzaklaştırarak "kaos" teoremine zemin hazırlıyor. Bu yeni düşünce biçimini kısaca ifade eden Danimarkalı ünlü fizikçi Niels Bohr şöyle diyor:
"Özellikle de gelecek söz konusu olduğunda tahmin zordur." - Niels Bohr


Kaos Nedir?


Günlük dilde belirsiz ya da rastgele davranışın varlığına işaret eden kaos içeriğinde karmaşa gibi olumsuz bir anlam da barındırıyor. Bilimsel bir terim olarak karşılığıysa aşağıdaki alıntıyla özetlenebilir:
"Düzen alışkanlıkları beslerken, kaos da yaşamı besler." -Henry Adams
İlk olarak Yorke ve Li isimli bilim insanlarının kullandığı kaos varsayımı üç ana özellik üzerine kurulu:
- Başlangıç koşullarına "aşırı" duyarlılık (Kelebek etkisi olarak da biliniyor. Dünyanın öbür ucunda bir kelebeğin kanat çarpışı bir olaylar zincirini tetikleyip bambaşka bir coğrafyada fırtınaya neden olabilir).
- Neden ve sonuçların orantılı olmayışı
- Nonlineerlik
Her ne kadar ilk bakışta kaos varsayımı determinizmi (neden-sonuççuluk) tümüyle çürütmüş gibi görünse de aslında onun da temelinde yatan determinizm. Ancak kaos determinizmde vurgulanan neden sonuç ilişkilerinin sanıldığı kadar da basit olmadığına dikkat çekiyor. Küçük olayların büyük sonuçlar doğurabileceğini de ekliyor. Bu nedenle de kimi zaman deterministik kaos olarak adlandırılıyor.
Bugün bilimin pek çok alanında kaotik davranışa rastlamak mümkün. Elektrik devreleri, lazerler, dalgalı kimyasal tepkimeler, ekolojideki nüfus büyüme grafikleri, sinir hücrelerindeki aksiyon potansiyelleri yalnızca birkaç örnek. Günlük hayatımızdaki en belirgin örneğiyse iklim ve hava durumu.


Kelebek Etkisi

Kuşkusuz hava tahminleri hiç de kolay değil. Meteorologlar birkaç gün gibi yalnızca kısa süreler için bilgi verebiliyorken bunun ötesine geçen tahminlerde genellikle yanılgı payı büyüyor.
Kelebek etkisini ortaya koyan Lorenz 1961 yılının soğuk bir kış günü, hava tahminlerinde kullanılmak üzere oluşturduğu 12 diferansiyel denklemli modeli bilgisayara daha önceden giriş yaptığı verilerle tekrar sınamak istiyor. Ancak bu işlem fazla zaman alacağından verileri modelin yarısından sokup öyle işlemlemek istiyor. Ve tahmin etmediği bir sonuçla karşılaşıyor. Veriler modele başından değil de ortasından sokulduğunda model oldukça farklı çıktılar vermeye başlıyor. Gerekli kontrolleri yaptığında, bilgisayarın verilerdeki 6 basamaklı sayıları belleği etkili kullanmak adına 3'e düşürerek işlemlediğini görüyor. Her ne kadar binde bir değişim hava tahmininde ciddi farklılık yaratmayacak olsa da Lorenz'in modeli başlangıç koşullarına "aşırı" duyarlı olduğundan sonucu fazla etkiliyor. Çünkü Lorenz'in modelini de nonlineer denklemler oluşturuyor.
Bu deneyimden yola çıkan biliminsanları başlangıç koşullarıyla sonuçların aynı şiddete olmasının gerekmediğini; örneğin, Güney Afrika'da kanay çırpan bir kelebeğin Londra'da fırtınaya sebep olabileceğini söylüyorlar.


Kaos, Beyin ve Psikoloji

Laplace Şeytanında sözü edilen akıl geleceği görme ve bir insanın davranışlarını önceden tahmin edebilme potansiyeline sahip olduğundan insan davranışlarını anlama ve değiştirmeye yönelik çalışmaları odağında taşıyan psikoloji biliminin de ilgisini çekiyor. Öyle ki herhangi bir kişinin davranışlarını önceden kestirebilmek onları değiştirme (psikoterapi) yolunda da büyük bir aşama. Ancak doğadaki pek çok olguda olduğu gibi insan sistemi de gerek biyolojik gerekse psikolojik olarak kaotik yapılardan oluşuyor. Kimi varsayımlara göre beyin de tıpkı böyle bir kaos düzeni içinde işliyor. Örneğin, bugün sinirbilim alanında kullanılan pek çok ölçümle de ispat edildiği üzere sinir hücrelerinin sinyalleri oldukça "cızırtılı". Daha açık bir deyişle, sinir sistemideki elektriksel aktivite hiç de net değil. Her ne kadar arka plandaki bu bulanık sinirsel veri "cızırtı" gibi görülse de bazı biliminsanları sinyallerdeki bu karmaşayı davranışlarımızdaki değişimlerden sorumlu tutuyor. Sinyaller çok fazla bilgi içerdiğinden biraraya geldiklerinde harmonik olmayan bir görüntü çizebiliyorlar. Daha açık bir deyişle, beyin dünyayı anlamlandırabilmek için kaos yaratıyor. Kaotik sistemlerin sürekli olarak yeni aktivasyon yapıları üretebildiklerini göz önünde bulundurduğumuzda varsayım insan beyninin yaratıcılığını da açıklayabiliyor.

alıntı..
__________________
*rojda* isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla


 


Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Yeni Mesaj yazma yetkiniz aktif değil dir.
Mesajlara Cevap verme yetkiniz aktif değil dir.
Eklenti ekleme yetkiniz aktif değil dir.
Kendi Mesajınızı değiştirme yetkiniz aktif değil dir.

Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı
Trackbacks are Kapalı
Pingbacks are Kapalı
Refbacks are Kapalı
Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz

Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Edebiyat Terimleri.. Bozo Türkçe, Edebiyat 15 12-17-2008 07:17 PM
Psikoloji... *rojda* Felsefi Konular 0 06-02-2008 02:14 AM
Sosyal Psikoloji Nedir? cıwann Genel Sağlık 0 05-07-2008 01:49 AM
Psikoloji Nedir? cıwann Genel Sağlık 0 05-07-2008 01:39 AM
Genel Olarak Psikoloji cıwann Genel Kültür 0 05-07-2008 01:28 AM


Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 06:18 AM .


Powered by: vBulletin Version 3.6.8
Copyright ©2000 - 2009, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO 3.2.0
Copyright ©2008 DigiSorf Forum ®, All Rights Reserved