DigiSörf  

Geri git   DigiSörf > Kültür, Sanat, Edebiyat > Edebiyat Bölümü > Filozoflar
Anasayfa Kayıt ol

Filozoflar Filozoflar hakkında merak ettikleriniz burada.



 
 
LinkBack Seçenekler Stil
Alt 05-13-2008, 10:21 AM   #1 (permalink)
 
Üyelik tarihi: May 2008
Nerden: Aydınlanmak Acıdan Kaçmak Değil, Acıyı Anlamaktır.!
Mesajlar: 110
Üye No: 14
Tecrübe Puanı: 2
Rep Puanı : 10
Rep Derecesi
tubiranes is on a distinguished road


Standart Sokrates Öncesi Yunan Filozofları

Protogoras

Sofistler arasında düşünür olarak özgünlüğü nedeniyle kuşkusuz en önemli yeri tutan Abderalı Protagoras tahminen MÖ. 481-411 yıllarında yaşamıştır; Platon’un ifadesine göre o Grek topraklarında ‘bilgelik öğretmeni” olarak 40 yıldan fazla etkinlikte bulunmuştur. Sicilya ve güney İtalya’da, ama özellikle sık sık ziyaret ettiği, uzun süre kaldığı Atina’da da kendisinden övgüyle söz ettirmiştir. Bu kentte bir yabancı için eşi görülmemiş, şaşkınlık verici bir saygınlık kazanmış, hatta Periklesle tanışmış, onun nüfuzu sayesinde, yeni kurulan Thurioi (M.Ö. 444-443) kenti için yasa taslağı hazırlamıştır. Sofist olarak gezgin yaşamında nereye gittiyse, bize adeta masal gibi gelen bir rağbet görmüş, buna uygun olarak yüksek ücretler almıştır (ilk kez bir “bilgelik öğretmeni” olduğunu iddia eden ve bu etkinliği için dinleyicilerinden ücret alan Protagoras’tır). Atina’nın seçkin gençleri üzerinde bıraktığı büyüleyici etkiyi Platon ünlü diyaloğu “Protagoras”ta eşi bulunmaz bir canlılıkla betimler. Ancak ömrünün sonuna doğru “Tanrılar Üstüne’ adlı eserinin başlangıcındaki tanrıtanımaz ifadeler yüzünden, eski inançlara bağlı Atinalılardan bir kişi Protagoras’ı mahkemeye vermiştir; Protagoras idama mahkum edilmiş, eserleri devlet eliyle toplatılmış ve pazar meydanında yakılmıştır. Gerçi kendisi karar infaz edilmeden kaçmış, ama gemiyle Sicilyaya giderken yolda ölmüştür. Sayısı pek çok olan eserlerinin listesinden bize sadece ek bölüm kalmıştır.

A. Retorik

1 Platon, Protagoras 339 A = 74 A 25:

Sanırım bir kimse için eğitiminin ana konusu, şiir yapıtlarını anlamakta yeteneğini göstermek olmalıdır, yani şairin ne dediğini değerlendirerek hakkında karar verebilmelidir: Neyi yerinde neyi yersiz söylediğini, şiiri analiz etmeyi, yapıda ilgili .sorulara cevap vermeyi iyi bilmelidir.

B. Felsefe

1. Diyalektik
2Aristoteles, Retorik II 24. 1402 a 23 vd. = 74 A 25:

Ve “zayıf tarafı güçlü hale getirmek” işte budur. Bu yüzden insanlar Protagoras’ın söylediklerine haklı olarak içerlemiştir. Zira bu bir yalandır ve doğru değildir, sadece olasılığın görünüşlerinden biridir, buna retorik ve eristikten başka hiçbir sanatta rastlanmaz.

4 Diogenes Laertius IX 51 – 74 A ı

Her konuda birbirine karşıt iki görüş açısının bulunduğunu ilk defa Protagoras öne sürdü. Sorularını da buna dayanarak <dinleyicilerine> yöneltiyordu’; bu, ilk defa onun bulduğu bir yöntemdir.

5 Clemens, İçeriği çeşitli yazılar VI 65 — 74 A 20:

Protagoras örneğinden sonra Grekler her savın karşısında başka bir savın bulunduğunu iddia ediyorlar.

6 Bkz. Seneca, Mektuplar 88,43 = 74 A 20:

Protagoras der ki, insan her konuda aynı hakkı tanıyarak iki yönden de tartışabilir, hatta her konuda iki yönden de tartışılıp tartışılamayacağı konusunda bile.

7 Diogenes Laertius IX 52 vd. — 74 A 1:

İlk defa Protagoras 100 Mine tutarında bir ücret talep etmiş ve zamanın bölümlerini ayırt eden de ilk defa o olmuştur. “Tam zamanında”nın anlamı üzerinde düşünmüş ve tartışma müsabakaları düzenlemiştir; tartışanlara sofizmin uygulanışını öğretmiş, adlar üzerinde düşünmeye yönelerek görüşmeler yapmış ve bugün çok yaygın olan eristikçiler sınıfını meydana getirmiştir. Bu yüzden Timon onun hakkında “kavga gürültünün ortasında, tartışmasını çok iyi bilen Protagoras” der. Konuşmanın Sokratesçi biçimini ilk defa uygulayan da odur. Ve aksini iddia etmenin mümkün olmadığına dair An tisthenesin göstermeye çalıştığı argümanı. “Euthydemos’ diyaloğunda Platonun belirttiği gibi, ilk defa bir konuşma biçiminde ele aldı. Ayrıca ortaya atılan bir konu hakkında irtica ten konuşarak hemen cevap vermeyi de ilk defa o bir adet haline getirdi...

II. Öznelcilik

8 Sextus Emp VII 60 fr. 1 <varsayımla birlikte>,

Kimileri Abderalı Protagoras’ı da, bilginin ölçüsünü yok eden filozoflardan saymıştır; çünkü onun savına göre, her tasarım ve düşünce doğrudur, doğruluk göreli şeylere aittir, zira bir kimsenin tasarladığı ve düşündüğü her şey bu bakımlardan <da> gerçekten doğrudur.

9 Platon, Theaitetos 151 E vd. — fr. 1 <varsayımla birlikte>:

<Sokrates ile Theaitetos konuşur.> Sokrates: Bilginin özü hakkında yararsız düşünceler değil, Protagorasın ifade etme alışkanlığında olduğu aynı düşünceleri açıkladın gibime geliyor. Ne ki, o aynı görüşü değişik biçimde belirtmiştir. Zira bir yerde şöyle der: “insan her şeyin, var olan şeylerin varlıklarının, var olmayanların yokluklarının ölçüsüdür.’!’ Bunu okumuşsundur herhalde? — Theaitetos: Evet, hem de birkaç defa. — Sokrates: O bununla şunu kastetmiyor mu: Her tekil şey bana nasıl geliyorsa, o benim için <gerçekten> öyledir ve sana nasıl geliyorsa, senin için de öyledir? Oysa sen de benim gibi bir insansın, değil mi? ... Esen aynı rüzgarın kimini üşüttüğü, kimini de üşütmediği, kimine hissedilmeyecek kadar hafif, kimine ise sert geldiği zaman zaman görülmüyor mu? — Theaitetos: Kuşkusuz. — Sokrates: Şimdi rüzgarın kendinde soğuk olduğunu mu yoksa olmadığını mı iddia edeceğiz, ya da Protagoras’a inanarak, üşüyene göre soğuk, diğerlerine göreyse soğuk olmadığını mı söyleyeceğiz?— Theaitetos: Olabilir. — Sokrates: Her iki tarafa da öyle geliyor zaten, değil mi? Evet. — Sokrates: Ancak ‘geliyor sözcüğü o kişinin duyusal bir izlenim edindiğini belirtmiyor mu? — Hiç kuşkusuz. Sokrates: Demek ki sıcaklığı ve buna benzer şeyleri duyumsarken tasarım ile duyusal izlenim tek ve aynı şey oluyor. Çünkü bir kimse bir şeyi nasıl algılı yorsa o şey diğerlerine de öyle gelir

10 Aynı yerde 161 C <74 B 1de>:

O öteki konuyu, yani. bir kimseye nasılsa öyle gelen şeyin bunlara göre de gerçekten <öyle> olduğunu,tamamen hoşnut kalmama yetecek şekilde açıkladı. Yalnız konuşmasının başlangıcı beni hayrete düşürüyor; Gerçek” adlı eserinin başında her şeyin ölçüsünün, niçin duyularıyla algılayan bir domuz ya da maymun ya da herhangi garip bir yaratık olduğunu söylemedi; bilgeliğinden dolayı kendisine bir tanrı gibi şaşkınlıkla baktığımızı bize hissettirerek konuşmasına gösterişle ve kibirle başlamıştı; oysa feraseti, değil sıradan bir insanla, küçücük bir kurbağayla kıyaslandığında bile pek de üstün değil.

11 Platon, Euthydemos 286 c = 74 A 19:

Sokrates: Birçok kişi tarafından savunulduğunu sık sık duyduğum bu sava her defasında şaşırıyorum. Protagoras ve yandaşları, hatta daha eski düşünürler buna büyük önem veriyorlardı; oysa bu ve diğer bütün savlar bana çok garip geliyor, hatta kendi kendilerini çürütüyorlar.

12 Aristoteles, Metafizik 111 4. 1007 b 18 vd. <74 A 19’da>:

Ayrıca, tek ve aynı konuda, birbiriyle çelişen bütün savlar doğruysa, her şeyin tek ve aynı olduğu açıktır. Protagorasın öğretisini savunanlar gibi her konuda bir şeyler öne sürmek ya da yadsımak caizse, o zaman bir savaş gemisi, bir duvar ve bir insan tek ve aynı şeydir. Zira bir kimseye bir insan savaş gemisi gibi gelirse, onun bir savaş gemisi olmadığı bellidir. Bu yüzden, eğer diğer say doğruysa, sözü geçen insan demek ki <aynı zamanda> bir savaş gemisidir.

13, Platon, Theaitetos 166 D vd. 74 A 21 a

<Protagorasın savunmasında.> Gerçek söz konusuysa, bunun yazdığım gibi oldu iddia ediyorum: Yani her birimiz varolanın da varolmayanın da ölçüsüyüz, ama bir kimse şu bakımdan binlerce defa diğerlerinden farklıdır: Bir kimseye bir şey başkasına göre değişik gelir ve değişiktir. Bilgeliği ve bilge insanların varlığını yadsımak aklımdan geçmez, ama ben bilge diye, bizden birine kötü gelen ve kötü olan bir şeyi, onun fikrini değiştirerek iyi diye gösteren ve iyi hale getiren kişiye derim ... <167 B:> Ancak, haleti ruhiyesi iyi olan bir kimsenin, haleti ruhiyesinin kötü olmasından dolayı kötü fikirler besleyen bir başkasını, <bunların yerine’> iyilerini düşünmesi bakımından etkileyeceğine inanıyorum; bazıları bu fikirleri bilgisizliklerinden dolayı ‘doğru sayar. Bense, gerçi birini diğerinden daha iyi diye nitelerim, ama hiçbirini doğru diye değil. Ve bilge diye ... insan bedeni söz konusu olunca hekimlere, buna karşılık bitkiler söz konusuysa tanrıcılara derim. Zira iddia ederim ki, bu sonuncular da, tamamen sağlıklı değillerse bitkilerin duyusal yönden kötü izlenimler bırakacak yerde iyi ve sağlıklı, böylece ‘doğru’ izlenimler bırakmasına neden olurlar; ama bilgeler ve iyi hatipler kötünün yerine iyinin devletlere uygun gelmesini sağlarlar. Çünkü bir devlete uygun ve iyi gelen şey, devlet onu böyle gördüğü sürece, —kanıma göre— devlet için uygun ve iyidir. Bilge ‘ise zararlı olan şeylerin insanlara iyiymiş gibi gelmesini ve onlar için iyi olmasını sağlar. işte bu yüzden öğrencilerini bu anlamda eğitebilen bir “sofist” de bilgedir ve eğittiği kişilerin gözünde yüksek bir ücret almayı hak eder. Bu anlamda, bir kişi diğerinden daha bilgedir, ama hiç kimse yanlış bir fikre sahip değildir ve sen de —ister istemez— ölçü olmayı kabul etmek orundasın. Zira’ bu öğreti buraya kadar açıkladıklarıma dayanarak geçerlik kazanır.

III. Görecelik

14 Sextus Empiricus, Pyrrhonculuğun Ana Hatları I 216 =74 A 14

Protagoras sadece, bir kimseye <nasılsa öyle> gelen şeyi doğru diye kabul ediyor ve böylece göreciliği öğretiyor.

Maddenin akış halinde olduğunu öne sürüyor; sürekli akış halinde olduğu yerlerde ise azalma yerine çoğalmalar meydana geliyormuş; duyusal izlenimler de insanın yaşına ve bedensel durumuna göre dönüşüp değişiyormuş. Ama o, fenomenlerin nedenlerinin maddede bulunduğunu da iddia ediyor, böylece madde, içinde bulunan şeyler insanlara nasıl geliyorsa öyle olabilirmiş. Oysa insanlar değişen durumlarına uygun olarak <bunların> bazen birini bazen de diğerini anlı yormuş. Zira haleti ruhiyesi normal olan insan maddede bulunan <özellikleri> haleti ruhiyesi normal bir insana nasıl geliyorsa öyle anlar, kavrar; buna karşılık haleti ruhiyesi anormal insan bu özellikleri haleti ruhiyesi anormal kişilere geldiği gi bi anlar. Değişik yaş gruplarına, insanın uyur ya da uyanık durumda olmasına göre ve genelinde her çeşit <ruhsal> duruma uygun olarak aynı önerme. geçerlidir. Demek ki buradan, Protagore. şeylerin öl insan Olduğu sonucu çıkıyor. Zira insana öyle gelen şeyler gerçekten de öyledir; ama kimseye görünmeyen bir şey asla mevcut değildir. Görüldüğü gibi o, maddenin akış halinde olduğunu, tüm fenomenlerin nedenlerinin maddede bulunduğunu öne sürüyor; bu fenomenleri <aslında> idrak etmemek mümkün değildir ve bunlar hakkında vereceğimiz kararlarda ihtiyatlı davranmak zorundayız.

Protagoras da Etik Konusunda Acaba Göreceliği mi Savunuyor?

15 Platon, Protagoras 333 D vd. = 74 A 22:

Sokrates: İnsana yararlı olan şey demek ki iyidir de? — “Tanrı hakkı için, evet!” diye cevap verdi, “insana yararlı ol masa bile o şeye iyi derim...’ Sokrates: Kimseye yararlı olma yan şeyi mi kastediyorsun Protagoras yoksa genel olarak yararlı olmayanı mı? Bu tür şeylere de iyi der misin? — ‘Hayır, ama ben —<bazı> yiyeceklerin, içeceklerin, zehirlerin ve binlerce başka şeyin— insana yararsız, ama başka bakımdan yararlı olduğunu biliyorum. Buna karşılık insana ne yararlı ne de zararlı, ama atlara yararlı olan başka şeyler vardır “ 2

IV. Duyumculuk

16 Hermias, Grek Filozoflannın Hicvedilişi = 74 A 16:

Ancak diğer tarafta Protagoras duruyor ve şu savı öne sürerek beni kendi tarafına çekmeye çalışıyor: Şeyleri belirleyen hakkında karar veren insandır, sadece duyularının alanına giren’ şeyler mevcuttur; girmeyenler ise töz biçimlerinde asla mevcut değildir.

17 Aristoteles, Metafizik IX 3. 1047 a 5 vd—74 A 17:

Cansız şeylerde de aynı durum söz konusudur. Zira duyularıyla kimse algılamıyorsa bir şey ne sıcak ne soğuk ne de tatlı ya da herhangi bir şekilde algılanabilir olacaktır. Bu yüzden onlar bu savla Protagorasın önermesini savunmaktan başka bir şey yapmıyorlar,

V. Kuşkuculuk

1 Tanrılar Hakkında

18 fr. 4 <Varsayımla birlikte. Tanrılar Üstüne’ adlı eserinden>:

Tanrılar hakkında bir tespitte bulunamıyorum, ne var oldukları ne olmadıkları ne de nasıl bir biçime sahip oldukları hakkında; zira bu konuda bilgi edinmeyi pek çok şey engelliyor: Sorunun müphemliği ve insan ömrümün kısalığı.

2. Bilgi Hakkında

19 fr. 7 <Aristoteles, Metafizik II 2. 997 b 32 vd.>:

Geometrinin görünür ve geçici niceliklerle uğraştığı da doğru değildir. Çünkü bu nicelikler yok olursa, o da yok olurdu. Ama astronomi de görünür nicelikleri ve bu <görünür> gök <kubbeyi> ele almaz. Zira görünür çizgiler, matematikçilerin kastettiği gibi değildir asla Çünkü görünür <çizgilerden> hiçbiri <matematikçilerin düşündüğü gibi> düz ya da eğik değildir. Düz çizgi <görünür> daireye <sadece> bir noktada değil, Protagoras’ın matematikçileri çürütmeye çalışırken öne sürdüğü gibi <tamamen o şekilde> değer. Gökyüzündeki hareketler ve. eğrilen, astronomi tarafından araştırılanlara benzemezler, ve <matematiksel> noktalar <görünür> yıldızlarla aynı nitelikte değildir
__________________
tubiranes isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla


Alt 05-13-2008, 10:22 AM   #2 (permalink)
 
Üyelik tarihi: May 2008
Nerden: Aydınlanmak Acıdan Kaçmak Değil, Acıyı Anlamaktır.!
Mesajlar: 110
Üye No: 14
Tecrübe Puanı: 2
Rep Puanı : 10
Rep Derecesi
tubiranes is on a distinguished road
Arrow Hippias

Hippias

Genç sofistlerden biri olan Hippias (Protagoras’tan çok gençtir ve bu nedenle 460 yılından sonra doğmuş olması gerekir) elçi olarak diğer Grek devletlerinde, özellikle de Sparta’da bulunmuş, bu görevinden ve başka vesilelerden dolayı yaptığı konuşmalar hayranlık uyandırmış, bu yüzden yalnız Olympia’da değil, Sicilya’nın en ücra kentlerinde bile yüksek ücretler almıştır. Sofistler arasında Hippias matematik bilimini de öğretim programına alan tipik bir ansiklopedicidir. Matematiğin, yeri dokunulmaz pedagojik değerini önceden fark ettiği anlaşılmaktadır. Onun derlemecilere özgü çalışma tarzına fr. 6 karakteristik bir örnek oluşturur. Ayrıca kendisi pratik-teknik anlamda evrensel bir sanatçı olarak göze çarpar; belleğinin güçlü olduğu da söylenir. O “tam anlamıyla bir uomo universale”dir. Kendine özgü düşünceleri olmayan, ama her havadan çalan sıradan sofistlerin tipik bir örneğidir. “Troya Diyaloğu” adlı eseri Prodikos’un meseliyle ahlaksal-pedagojik yönseme bakımından ortak özellikler gösterir. Ancak öte yandan matematikle ilgili sorunlara da ciddi şekilde eğilmiştir.

Platon’un sofistlerinde (Protagoras diyaloğunda) Hippias zaman zaman küçük bir rol oynamaktadır.

1 Platon, Protagoras 337 C vd. 79 C 1

Protagoras’ran sonra bilge Hippias şöyle dedi: “Burada bulunan sizler, sanırım hepimiz —geleneğe göre değil, yaratılıştan-— birbirimizin yakınıyız ve soydaşız, aynı ülkenin yurttaşlarıyız. Zira benzer, yaratılıştan benzerin yakınıdır; ama insanların despotu olan gelenek doğaya aykırı pek çok şeyi zorla yaptırır.’

Bilgiç ve Evrensel Sanatçı

2 Platon, Büyük Hıppias 285 B vd, 79 A 11.Sokratesle Hippias arasındaki konuşma>

Tanrı adına Hippias, Spartalılar seni methediyor ve sözlerini dinlemekten zevk alıyorlar, ama hangi konuda? Görünüşe göre en iyi bildiğin konuda, yoksa yıldızlar ve gökyüzündeki süreçler hakkında mı? —Hippias: Tanrı korusun! Böyle şeyleri hiç dinlemezler! — Sokrates: Ama geon bahsedersen dinliyorlardır seni, değil mi? — Hippias: Hele bu konuyu asld; birçoğu daha sayı saymasını bile bilmez! — Sokrates: O halde senden matematikle ilgili bir konuşma yapmanı istemezler, değil mi? — Hippias: Elbette! — Sokrates: Ama başkalarına göre açıklamasını daha iyi bildiğin şeyleri, örneğin harflerin, hecelerin, ritmin ve uyumun anlamını dinlemek isterler? — Hippias: Azizim, sen hangi ritm ve harften söz ediyorsun? —.

Sokrates: Peki ama, senden duymak istedikleri ve övdükleri şey nedir? İyisi mi sen söyle, ben tahmin edemiyorum. — Hippias Yarı tanrıların, insanların soyağaçlarını Sokrates, ve yerleşim yerlerini, ilkçağda kentlerin nasıl kurulduğunu, tarih öncesine ait her şeyi, işte bunları dinlemeyi seviyorlar, onların yüzünden bütün bu şeyleri tam olarak araştırıp incele mek zorunda kaldım. — Sokrates: Gerçekten şanslısın Hippias, iyi ki Spartalılar, Solon’dan başlayıp arkhontlarımızı sırayla saymamıza ilgi duymuyorlar! Yoksa hepsini ezberlemek zorunda kalacaktın. — Hippias: Niçin Sokrates? Art arda elli sözcüğü bir defa duyduğum zaman hepsini aklımda tutarım, — Sokrates: Haklısın; senin güçlü bir belleğe sahip olduğunu düşünmemiştim. Spartalıların senden hoşlanmalarının sebebi hikmetini şimdi anlıyorum, çünkü sen çok şey biliyor sun ve yaşlı kadınların çocuklara masal anlatması gibi, sen de onlara çok eski çağlardan sevimli hikayeler anlatmayı seviyorsun.

3 Platon, Küçük Hippias 3601) vd. = 79 A ı2:

<Sokrates Hippias’a hitap eder:> Sen sanatların pek çoğunda öteki insanlara göre çok daha maharetlisin, bir defasında, pazar meydanındaki satıcı tezgahlarının önünde gıpta edilesi bilgilerini sayıp dökerken nasıl övündüğünü duymuştum. Günün birinde Olympia’ya geldiğini ve üstünde taşıdığın her şeyin kendi elinden çıktığını söylemiştin: Önce, parmağındaki yüzüğü (sayıp dökmeye bununla başlamıştın) kendin yapmış sın, çünkü kuyumculuktan anlıyormuşsun, sonra damgalamak için bir mühür, ayrıca bir traş bıçağı ve bir yağ kabı da senin elinden çıkmış. Sandallarını kendinin hazırlayıp diktiğini, giy silerini ve iç çamaşırlarını kendi elinle dokuduğunu da söylemiştin. Belindeki kuşak, zengin Perslilerin taktığı kuşağın aynısıymış ve onu kendin örmüşsün; dinleyenleri en çok hayrette bırakan da bu son marifetin olmuştu. Bundan başka beraberinde şiir sanatıyla ilgili kitaplar, destanlar, tragedyalar, dithyramboslar ve değişik konularda birçok düzyazı eser getirmişsin. Yukarıda saydığım sanatlarda herkese taş çıkartırmışsın, ayrıca hatırladığım kadarıyla ritm ve uyum bilgisinde, dilbilgisinde ve daha birçok şeyde senden ustası yokmuş. Ha, az kalsın senin o çok başarılı olduğuna inandığın bellek sanatını (mnemonik) unutuyordum.

4 fr. 6:

Buradan’ belki bir kısmı Orpheus, bir kısmı Musaios tarafından kısaca söylenmiştir, bir kısmından burada, bir kısmından şurada, bazı şeyler Hesiodos, bazı şeyler Homeros ya da başka ozanlar tarafından, bir bölümü düzyazı halinde, kısmen Grekler, kısmen de Barbarlar tarafından. Ama ben bütün bunlardan en önemlilerini <seçtim> ve birbirine ait olanları birleştirdim, şimdi size <buradan> yeni ve tamamen değişik şeyler söyleyen bir konuşma çıkaracağım.
__________________
tubiranes isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 05-13-2008, 10:22 AM   #3 (permalink)
 
Üyelik tarihi: May 2008
Nerden: Aydınlanmak Acıdan Kaçmak Değil, Acıyı Anlamaktır.!
Mesajlar: 110
Üye No: 14
Tecrübe Puanı: 2
Rep Puanı : 10
Rep Derecesi
tubiranes is on a distinguished road
Arrow Leukippos

Leukippos

Akragaslı Empedokles ile Klazomenaili Anaxagoras’ın, bu iki düşünürün kişilikleri her ne kadar farklı da olsa dünya görüşleri yine de ortaktır; ikisi de Elea Okulu ontolojisini temel

alarak varolanı olmamış, değişmez ve ebedi diye kabul etmiştir, ancak —duyusal deneyimler ve Herakleitosun sürekli oluş öğretisi nedeniyle— şeylerin çokluğunu ve hareketini, Parmenidese karşılık, gerçek diye varsaymış ve hareket ettiren nedeni yalıtlanmış bir ilke olarak karşısına çıkardıkları varolanların çokluğunu kabul etmek zorunda kalmışlardır. Demek ki, farklı açıklık ve anlayışa karşın, her iki düşünür de birer ikicidir (dualist). Ancak Empedokles’in genellikle fantastik de olsa görkemli doğa spekülasyonlarına karşılık Anaxagoras’ın düşünceleri büyük bir ölçülülük, belirgin bir akılcılık anlamına geliyorsa, o zaman Parmenidesçi ontolojinin özünü Herakleitos’un öğretisiyle uyumlu hale getirmek için girişilen Üçüncü ve sonuncu büyük deneyin de bir diğer ölçülülük ve klasik Antikçağın yarattığı tutarlı bir tekçilik (monizm) olarak görülmesi gerekir. Bu tekçiliğin kurucusu, etkileri modern doğabilimlerin yakın evrelerine kadar ikibin yıldan fazla sürmüş atom kuramının kurucusu olan Leukippos’tur; bu düşünürün yaşamı hakkında kesin olarak bildiklerimiz, gençlik günlerini yurdu Miletos’ta geçirdikten sonra —Xenophanes ile Pythagoras gibi—deniz yoluyla batıya gitmiş, güney İtalya’daki Grek kenti Eleada Zenondan ders almış ve felsefi düşüncesi üzerinde derin izler bırakacak şekilde ondan etkilenmiş olduğudur. Daha sonra, ama kesinlikle olgunluk çağında, Trakya’daki Abdera kentine göç ederek MÖ. 450 yılından, hatta olasılıkla bundan on yirmi yı1 sonra orada bir felsefe okulu kurmuştur.

Ne var ki, Leukippos’un öğretisini ele almadan önce tarihsel varoluşu hakkında birkaç söz söylemek gerekiyor Tannery, Erwin Rohde ve son olarak Nestle gibi önde gelen çağdaş kimi, araştırmacılar Leukippos’un varlığını yadsımanın gerekli olduğuna inanıyorlardı Buna Epikuros’un düşüncesizce sarfettiği sözler neden olmuş, izleyicisi Hermarchos gibi, o da Leukipposun hiç yaşamadığını iddia etmiştir. Epikuros’un bu garip iddiasını en iyi şekilde açıklayan büyük araştırmacı Hermann Diels olmuştur, bu yüzden sözlerini olduğu gibi buraya alıyoruz “Eski Abderalıların, yani Leukippos ile Demokritos’un eserleri daha 4. Yüzyılda, yazarları arasında fark gözetmeden, a potiori denen bir corpus Democriteumda bir araya gelmiş olması gerekir. Makedonya ve Assos’ta Abdera Okulu ile ilişkiye geçmiş olması gereken Aristoteles ve Theophrast, bu okulun kurucusu Leukippos ve eserleri hakkında eksiksiz bilgilere sahiptiler. Bu yüzden Leukippos’ ile Demokritos’un eserlerini onlar, neredeyse yalnız onlar belirgin şekilde birbirinden ayırırlar. Bu durumda büyük bir olasılıkla Leukippos’un eserleri, kendisini gölgede bırakan ve doğa felsefesine ilişkin öğretisi tüm önemli noktalarda hocasının öğretisiyle uyum gösteren büyük öğrencisi Demokritos’un sayılamayacak kadar çok eseriyle birlikte Abdera Okulu’nun genç kuşaklarına kalmıştır; ama daha önce Leukippos’un, eserlerinin başında ya da başlangıcında yazar olarak yer alan adı kaybolmuş ve bunlar, bir araya getirilmiş olan Demokritos’unkilerle birlikte, Demokritos’un eserleri sayılmıştır, böylece, Aristoteles 40 yıl sonra dünyaya gelmiş olan Epikuros, —bütün eski düşünürler gibi eserlerinin ardına gizlenen ve o günlerin edebi görenekleri gereği öğrencisi Demokritos tarafından da eserlerinde adı geçmeyen— Leukipposun kişiliği ve varlığı hakkında güvenilir hiçbir iz bulamamış ve bu yüzden, en zayıf yanı tarihsel eleştiri olduğu için biraz aceleci davranarak onu yadsımıştır.

Ama Epikurosun bu düşüncesiz iddiasına karşılık Aristoteles’in ve ünlü öğrencisi Theophrast’ın, otoritesi o denli ağır basmaktadır ki, Leılkippos hakkında verdikleri bilgilerden asla kuşku duyulmaması gerekir. Aristoteles eserlerinin en azından on yerinde Leukippos’u belirli öğretilerin temsilcisi, özellikle de atom kuramının kumcusu diye tanımlar, bunların dokuzunda adını, bir defasında açık açık Leukippos’un öğrencisi olarak söz ettiği Demokritos’la birlikte anar. Sokrates öncesi felsefenin ünlü tarihçisi ve Demokritos’u aynı şekilde Leukippos’un öğrencisi diye tanımlayan Theophrast, daha sonraki İskenderiyelilere karşılık, Demokritos’a atfedilen ‘Makro Kozmos adlı eserin Leukippos’a ait olduğunu açıkça ifade eder. Aristoteles’in ve Theophras’ın bu tanıklıkları tarafımızdan varılacak tarihsel yargı açısından tamamen belirleyicidir. Bu yüzden bir ‘Leukippos sorunu” söz konusu olamaz, tıpkı Sokrates öncesi filozofların (biri istisna olmak üzere) eserlerini araştırmış, yaşayan gerçek uzman kişilerin haklı olarak Leukippos’un tarihsel varoluşundan kuşku duymamaları gibi. .

Şimdi Leukipposun çığır açan öğretisinin, Herakleitos ile Parmenides arasındaki metafizik temel çelişki karşısında tamamen yeni ve hiç kuşkusuz dahicesine bir çözüm denemesi olan atom kuramının nasıl meydana çıktığını görelim. Leukippos’u atom kuramına götüren ne olmuştu? Aristoteles de, birçok bakımdan açıklanması ve tamamlanması gereken bir atom kuramını ana hatlarıyla tasarlamıştı. Empedokles ise mikroskopik küçük kırıntılar halinde yan yana duran ve cisimler dünyasının temelini oluşturan en küçük öğe parçacıklarından söz etmişti —ki bu, atom kuramının doğuşunda taşıdığı önemi ilk kez Walter Kranz tarafından belirtilen bir görüştür—, ama bu kuramın meydana çıkmasının asıl nedeni, ‘öğrencisi Leukippos’un düşüncesini derinden ve belirgin şekilde etkilemiş olan Zenondur: Şeylerin çokluğuna ve hareketine karşı, dichotomie ilkesine, yani cismin, sonsuza kadar devam ettiği düşünülen ikiye bölünmesi ilkesine dayanarak öne sürdüğü zekice kanıtlar Elealıyı sonsuz küçük madde parçacıkları kavramına götürmüştür; Zenon’un argümanlarının etkisiyle Anaxagoras da kendi madde öğretisinde sonsuz küçük olan kavramını kullanmış, tamamen Elealıların tarzında şeylerin sonsuza kadar bölünebilirliğini büyük bir güvenle öne sürmüştür. Zenonun bu öğretisi Leukippos’ta ters bir etki yaratmıştır. Zira üzerinde uzun uzun kafa yorduğu bu sonunun çekiciliğine kapılarak Zenonun savına tamamen zıt kendi atom kavramını keşfetmiştir. Burada şu soruyu soralım: Leukippos yaşlı çağdaşı Anaxagoras gibi niçin aynı yolu izlememiştir? Onu, hocasının çürütülmez gibi görünen elitini (cismin sonsuza kadar mümkün olan bölünebilirliğini) zorunlu olarak reddetmeye, böylece atom kavramını bulmaya götüren ne olmuştur? Görünüşe göre bunda, önce Aristoteles’in sonra da Simplicius’un meydana çıkardığı şu düşüncelerin rolü vardı: Şeylerin katı, daha fazla bölünmeyen ilk parçacıklarının’ olması gerekir. Zira onları sonsuza kadar parçalara ayırabilmek için, içlerinde sonsuz küçüklükte boş mekanların bulunması gerekir, çünkü bir cismin içinde bir ‘boşluk” yoksa onu parçalara ayırmak mümkün Zenonun iddia ettiği gibi maddeleri bu şekilde sonsuza kadar parçalara ayırmak mümkün olsaydı, o zaman görünen tüm ş yalnızca birbirine değen boş mekanlardan meydana gelmiş olması gerekirdi, ki bu durumda boş mekanların dışın da katı hiçbir şey bulunmaz, her şey tamamen tözden yoksun olurdu. Zenon’un, tamamen soyut, yani matematiksel düşünülmüş, şeylerin sonsuza kadar ikiye bölünebilirliğini, demek ki, gerçeklikte, yani fiziksel olarak gerçekleştirmek mümkün değildir. Bu durumda cisimle kütlesinin ilişki sağlayan madde parçacıklarında herhangi bir boşluğun bulunmaması, yani “tamamen dolu” olması ve bu yüzden başka parçalara ayrılmaması gerekir. Zira bir cismi parçalara ayırmak, yani bölmek sadece içindeki bir boş mekana dayanarak mümkündür. Hiçbir boş mekan içermeyen bir şeyi yalnız bölmek değil, üstelik zedelemek bile mümkün değildir. Bileşimlerinin tarzına göre ilk oluşturucu öğeleri, yani atomları arasında az ya da çok boş mekan bulunan tüm görünür cisimler, artık başka parçası olmayan işte bu tür atomlardan meydana ,gelirler, tıpkı tersi durumda bir maddeyi bölmeye devam ederek sonuçta onun görünmez küçük ve artık bölünemeyen, yani ‘atom” olan ilk oluşturucu öğelerine ulaşılması gibi.

Bu atomlar birbirlerinden üç şekilde ayrılırlar: Biçimleri, konumları ve düzenlen (tasnifleri bakımından. Leukippos ile Demokritos duyulan dünyasının yalnız görünüş olmadığını, üstelik gerçekliklere de dayandığını varsaydıkları için, bu dünya sayısız biçim, renk, tat vs. çeşitliliği göstermektedir, böylece onlara göre sayısız çeşitlilikte atom biçimi de mevcuttur. Maddi tözleri hepsinde tek ve aynı olan atomlar arasında ki bu üç temel farkı duyusal olarak algılanabilen şeylerin çeşitliliğine temel oluşturur, tıpkı aynı sözcük öğelerinden, yani yani harflerden nasıl bir tragedya metni yazılıyorsa aynı şekilde bir komedya metninin de yazılması gibi. Oluş ve bozuluş nasıl ki atomların bir araya gelmesine ya da ayrılmasına dayanıyorsa —ki Leukippos bu temel görüşü Empedokles ve Anaxagoras’la paylaşır—, böyle bir şeyin değişikliğe uğraması da yalnızca atomlarının değişen düzenine ve konumuna dayanır. Bu yüzden ‘doluluk —sayısız, görünmez küçüklükte atomlar— ve boşluk görünen dünyanın ilk nedenidirler. Zira atom fiziğinin ikinci temel koşulu işte bu boş mekan varsayımıdır (ancak boşluk deyince havayla dolu mekan anlaşılmaktadır). —Büyük bir olasılıkla Parmenidesten önce Pythagorasçılardan birkaçının da savunduğu— bu varsayım Leukipposa göre kesinkes zorunludur, çünkü boşluk olmadan ne hareketi ne de cisimlerin çokluğunu kavramak mümkündür. Bazı cisimlerin yoğunlaşması ve aynı şekilde (organizmaların) büyümesi de yalnız bu koşul altında açıklanabilir. Göreceğimiz gibi atomcular, olasılıkla Leukippos da, boş mekanın varlığını deneysel yoldan kanıtlamaya çalışmışlardır.

‘Dolu olana, yani mekan doldurana, “varolan”a karşılık ‘varolmayan’ diye de tanımladığı bu boşluk Leukippos’un kanısınca ‘dolu olan, “varolan” gibi aynı şekilde mevcuttur. Leukippos’un öncelleri, özellikle bir başka yönden kendine temel aldığı Elealılar “varolmayan” olarak boş mekanın mevcudiyetini kesinkes reddetmişlerdi. Ama Leukippos bo ol madan ne hareketin ne de çokluğun düşünülemeyeceğini farkederek ikinci belirleyici adımı atmış ve boşluğu, her ne kadar dolu olana, yani cisimsel olana, asıl anlamda varolan”a karşılık “varolmayan” diye tanımlasa bile, gerçek saymış, “varolmayan”ın, yani boş mekanın varolan gibi aynı şekilde mevcut olduğunu cesaretle öne sürmüştür. Bu gerçekliğinin Leukippos tarafından kabul edilişi; cisimsel nitelikte olmayan, ne görülen ne de elle tutulan, sadece düşüncede kavranabi len bir şey ilk kez gerçek diye açıklandığı için de, düşün tari hinde çok önemli bir yer tutar: Böylece tamamen yeni bir gerçeklik kavramına yoi açılmaktadır (ayrıca, her ne kadar başka yönden de olsa, bu kavramı Anaxagorasda kendi nous öğretisinde ortaya çıkarmıştı). Zira bununla eski ionya materyalizmi, Antikçağın en güçlü materyalist felsefe sisteminin ku rucusu sayılan düşünür vasıtasıyla da ilkesel olarak aşılmış oluyordu.

Görünür dünyadaki şeylerin değişimi nasıl ki hiç sona ermiyorsa, atomların hareketi de aynı şekilde sonsuza kadar de vam etmektedir. Dolu olanın, yani atomlar bütününün daima, ebediyetten bu yana mevcut olması gibi, hareketleri de başlangıçsız ve sonsuzdur. Madde ve hareket birbirinden ayrılmaz. Atomların hareketi, Leukippos’a göre, başka bir türeme ihtiyaç duymamaktadır. Görünüşe göre bu konuda onu Miletoslu canlı maddecilerin, öğrencileriyle aynı kentin çocuğu olarak batıya gitmeden önce olas kişisel ilişkiler kurdu ğu bir Anaximandrosun ve bir Anaximenes’in temel görüşü etkilemiştir. Zira her biri tek başına alınırsa Leukipposçu atomların milyonlarca parçaya ayrılmış da olsalar, Parmeni desçi .“varolanlar”ın yetkin birer kopyası olduğu nasıl kuşku götürmüyorsa, başlangıçsız ve nedensiz bir hareket varsayımının da eski tonya tekçiliğinden kaynaklanan son derece garij bir sonuç olduğuna hiç kuşku yoktur. Çünkü, tarih sel-eleştirel yönden ele alınırsa, bu atom kuramının yalınlığından dolayı eski Miletosluların görüşleriyle atom kuramı- nın kurucuları arasında yalnız tam bir yüzyılın değil, üstelik felsefi düşüncede kaydedilen muazzam bir gelişmenin de bulunduğu gözden kaçırılmamalıdır. Sonsuz maddeyi, canlı, ya ratıcı bir birlik olarak gören bir Anaximandros’a göre canlı maddeci tekçilik kendi çocuksu, ama görkemli spekülasyon larının doğal bir sonucuydu; öğelerde dolaşan sevgi ve çatış ma öğretisinin sahibi Empedokles ile evreni harekete geçi ren nous öğretisinin kurucusu Anaxagorasın, maddeyi ve önu harekete geçiren gücü ilkesel olarak birbirinden ayıran bu iki düşünürün çağdaşı olan Leukippos’a göreyse durum tama men farklıydı. Ve bundan da öteye o evrenin bağlantılı bir kütleden değil de, sayısız, birbirlerinden mekansal olarak ayrı atomlardan meydana geldiğini öne sürdüğü zaman, bu atom- • ları aktif ve bu yüzden kendilerine özgü bir amaca yönelik diye değil, tersine plansız, başıboş bir hareket halinde —bel ki bizce ‘güneş tozları” diye tanımlanan cisinıciklere ben zer şekilde— düşünmüştür. Bu bakımdan Aristoteles atomla nn ilk hareketi, yani ilk hareketlerinin kaynağı sorusuna or taya attığı zaman, bunun kendi görüş açısından yerinde bir soru olduğunu görmekte, onun ve Theophrastın serzenişi ni anlayışla karşılamaktayız. Leukipposçu atomların ilk hare keti tamamen metafizik bir belirtidir; bu yüzden atomların ilk hareketini anlaşılır duruma getiren bir gerekçe gösteri memiştir. Burada şu soruyu soracak ohirsak: ‘Empedokles ile Anaxagoras’ın ikici öğretilerini çok iyi tanımasına karşın Leukippos’un neredeyse şırf mekanik bir dünya görüşünü ileri sürmesi nasıl mümkün olmuştur?”, o zaman cevabı aşağı yukarı şöyle olmalidır: Şeylerin hareketini gerçek saydığı için, özellikle hareketin gerçekliği Elealılarca kesinkes reddedil diğinden, bu gerçekliği hareketi açıkla üzere de geçer li saymıştır. Evrenin meydana gelmesine neden olduktan sonra faaliyetine hemen, son veren, böylece her şeyi sırf mekanik şekilde gelişmeye bırakan Anaxagoras’ın “nous”u ise Leukippos’a, bağımsız kozmik ilk güç olarak, tıpkı Empedokles evrensel güçleri “sevgi” ile ‘çatışma gibi, olasılıkla mitsel görünmüştür. Peki ama madde kütlesinin dışında bir ilk hareket ettirici nasıl bulunacaktır? O günün felsefi dü şünce düzeyinde bu soruya cevap vermek ona oldukça zor gelmiştir. Evrendoğumun bu temel sorunu üzerinde düşünür ken görünüşe göre aklına günün birinde şöyle bir düşünce gelmiştir: İyi ama, ya ilk hareket madde dışı bir nedene sahip değil de, maddenin kendi özgün özelliği ise? O zaman evreni açıklamak için “ilk hareket ettirici” olarak etkinlikte bulunan özel bir faktöre hiç gerek yoktur. İşte bu nokt mad deyi kendinden hareketli sayan büyük Miletoslu öncellerinin, temel görüşü etkisini açıkça duyurmaktadır. Böylece sorun şaşkınlık uyandıracak kadar basit bir tarzda çözülmüş görünmektedir: Atomlar kendinden sürekli bir hareket içindedir ler.

Leukippos’un, atomlar kütlesinden evrenin ya da daha doğrusu sayısız dünyaların meydana gelişini nasıl düşündüğü nü izleyen sayfalarda yer alan doksograflardan öğreneceğiz, bu durum aynı şekilde, atom öğretisinden çıkardığı duyular dünyasının idrak edilişiyle ilgili gerçek devrimci’ sonuçlar için ve yine atom öğretisine dayanan ruh ile yüzdeki duyu organlarının fizyolojisine ilişkin tasarımları için de söz konusudur.

Leukippos’un mekanik ve materyalist dünya görü özellikle ünlü öğrencisi Abderalı Demokritos tarafından benimsenmiş, birçok yönden genişletilmiş ve felsefenin öteki alanlarının da katılmasıyla önemli ölçüde tamamlanmıştır.

120 yıl sonra Epikuros atomculuğu toplam felsefesinin temeli haline getirmiş, böylece —özellikle Lucretius, sonra Cicero, Seneca vs. tarafından genç kuşaklara aktarılarak_.. Rönesans düşünürlerini, hatta sonrakileri bile —ki yalnız Descartes ile Galilei’nin adını anmak yeter— derinden etkilemesine neden ol muştur. Ne ki, bu öğreti klasik dönemin büyük Grek felsefesini ayni’ şekilde etkileyememiştir. Düşünceleri insanların manevi-ahlaksal özü sayılan Sokrates gibi bir filozof için atomculuk yalnız hiçbir anlam ifade etmemekle kalmamış, üstelik Demokritosun öğretilerinden bazılarını zaman zaman göz önüne almalarına karşın Platon ile Aristoteles tarafından da kesinlikle reddedilmiştir. Platona ve ünlü öğrencisi Aristoteles’e göre atom kuramı insanın manevi yaşamını, ona bir hedef göstermek ve yön vermek bir yana, açıklamaktan bile çok uzaktır, ve Aristoteles’e ‘göre bu öğreti, özellikle son dönemlerinde düşüncelerini üzerinde yoğunlaştırarak araştırdığı organik dünyanın sırları karşısında başarısızlığa uğramıştır.
__________________
tubiranes isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 05-13-2008, 10:24 AM   #4 (permalink)
 
Üyelik tarihi: May 2008
Nerden: Aydınlanmak Acıdan Kaçmak Değil, Acıyı Anlamaktır.!
Mesajlar: 110
Üye No: 14
Tecrübe Puanı: 2
Rep Puanı : 10
Rep Derecesi
tubiranes is on a distinguished road
Arrow Gorgias

Gorgias

M.Ö. 5.yy.ın ilk çeyreğinde Sicilya’nın Leontinoi kentinde dünyaya gelmiş olan Gorgias, Syrakusalılara karşı yardım istemek için 427 yılında elçi olarak Atina’ya gittiği zaman artık iyice yaşlanmıştı. Olası görünse bile yaşamının üç evreye —doğa filozofu (“öğrencisi olduğu Empedokles’in etkisi altında), diyalektikçi (Elea okulunun etkisiyle) ve retorikçi (Kolrax ile Teisias’ın etkisi altında) — ayrıldığı yine de kesinlikle söylenemez. Retorikle ilgili eserlerinden geniş kapsamlı fragmanlar ve “Helena ile “Palamedes” adlı iki konuşma metni günümüze kalmıştır. Her çeşit ciddi felsefeyi, her gerçek bilimi kökten reddeden “Varolmayan Üstüne” başlıklı eserinden —görünüşe göre yazar bu arada kendini tamamen retoriğe vermişti— uzun ve tipik bir bölüm aşağıya alınmıştır. H. Gomperz ve W. Nestle gibi kimi çağdaş bilgeler, bu eserde yer alan üç sayı ve paralojizme dayalı “argümanları” Gorgias’ın bir ‘oyunu”, içeriğiyle ciddi bir şey kastetmediği sofistik retorik bir gösterişi diye açıklamaktan yanadır. Oysa bu görüş, Gorgias’ın argümanlarına temel teşkil eden Zenon’un diyalektiği ile karşılaştırılarak çürütülmüştür. Ayrıca Gorgias’ın üçüncü say için sıraladığı argümanlar, onun burada bilgi kuramının (ve dil felsefesinin) gerçek sorunlarına, nesnenin düşünen özneyle ya da düşünceyle, düşüncenin de kendisini ifade eden sözle ilişkisi sorununa ciddi şekilde eğildiğini göstermektedir. Ve bu Gorgias aslında hiçbir şeye inanmamakta ya da yeryüzünde tek bir şeye inanmaktadır: Sözlerin gücüne, ustalıkla biçimlendirilmiş ve ince bir üslup verilmiş sözlere; o bu sözlerin insanı şaşılacak derecede etkilediği kanısındaydı, hatta yurttaşlarında yarattığı mucizeyi etkileri sanatı sayesinde kendisi görmüş, yaşamıştı, üstelik ciddi şekilde inanmadığı, ne uzmanlığına (meğer ki salt biçimsel retorik alanında olsun) ne de karakterine özgü olmadığı halde. Çünkü Gorgias’ın “sanatının amacı gerçeği idrak etmek değil, sadece eleştiriden uzak dinleyici kitlesinin gözünü bağlayan, bir Thukydides’in üslubunu bile derinden etkileyen parlak bir görünüşe ulaşmaktı; ayrıca bu sanat, Delphoi’deki tanrıya kendi adına som altından bir heykel adayabilecek kadar gelir elde etmesi ne de yaramıştır. Ne var ki, Protagoras ile önde gelen diğer sofistlerin insanları eğitme ve onlara ‘erdemi” öğretme konusundaki iddialarını manevi bir değişimden sonra ilkesel olarak terkeden, kendini teori ve pratikte tamamen retoriğe veren Gorgiasın davranışı, Platon’un belirleyici hükmüne gö re, bu sofistler için çok tipiktir. Öyle ki günün birinde bu sofistler, Grek ulusunda öncü güç olan her çeşit ciddi felsefeyle rekabete girişecektir. Bu yüzden, gerçek varlığı arayan ve bulan Platon’un, parlak görünüşün ustasıyla, yani retorikle MÖ. 392 yılında “Gorgias” adlı ünlü diyaloğunda giriştiği yok edici hesaplaşma, bunun yalnız nesnel bir hak ve yetkiden dolayı değil, üstelik —bir an Platon’un karakterini ve dünya görüşünü düşünürsek— deyim yenindeyse psikolojik bir zorunluktan dolayı gerçekleştirildiği göz önüne alınırsa anlaşılır.
__________________
tubiranes isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 05-13-2008, 10:24 AM   #5 (permalink)
 
Üyelik tarihi: May 2008
Nerden: Aydınlanmak Acıdan Kaçmak Değil, Acıyı Anlamaktır.!
Mesajlar: 110
Üye No: 14
Tecrübe Puanı: 2
Rep Puanı : 10
Rep Derecesi
tubiranes is on a distinguished road
Arrow Parmenides

PARMENİDES



Parmenides (doğumu aşağı yukarı 540 yılında), yalnız çığır kuran bir filozof değil, yurdu Elea’da devlet adamı, kanun koyucu olarak da önemli bir rol oynamış.Öğretisinde, Anaximenes, Xenophanes ve Pythagorasçılardan gelen etkiler var.Ama bunların yanında, büsbütün yeni olan bir çizgi de var onda: Dialektik’e,yani salt kavramlarla çalışmaya bir eğilim. Parmenides, Yunan mantık ve dialektiğininin babasıdır.



“Doğru (aletheia) ve Sanı (doxa) üzerine” bir araştırma olan yapıtının başında, Güneş Kızları, filozofu her şeyi bilen Tanrıçaya götürmektedirler; Tanrıça ona bilgeliği, yaşamanın o biricik doğru yolunu öğretecektir. Filozof, ondan iki şey öğrenip ölümlülere bildirecek: Tam ve son doğru ile içlerinde gerçekten inanılabilecek hiçbir şey bulunmayan insanların sanılarını. Öğretici (didaktik) ve manzum olan yapıt da, buna göre, iki bölüme ayrılır: “ Doğru’ya giden yol” ile “ Sanılara götüren yol”.



Birinci bölümde,biricik doğru olan “ Bir varlık” incelenir ve şu sonuca varılır: Bir Varlık vardır –Parmenides buna, kısaca, Bir, Bir olan da der. Bir birliktir o, kendi içine kapalıdır, doğmamıştır, yok olmayacaktır, değişmez, bölünmez,yoğunlaşmaz, seyrekleşmez. Bunun karşıtı olan her görüş, varolmayanı var diye göstermek zorunda kalır, bu da olamaz. Çünkü Varolan meydana gelmiş bir şey olsaydı, varolmayan bir şeyden doğmuş olması gerekirdi, böylece varolmayan gerçekten varolmuş olacaktır. Yok olsaydı, yerine varolmayan geçecektir.Değişmede, hiç olmazsa belli bir yönüyle, bir meydana gelme ile bir yok olmadır. Bölünebilir olsaydı Varlık, bölümlerin arasına bir varolmayan girerdi. Yoğunlaşma ile seyrekleşmede de böyledir: Yoğunlaşma ile seyrekleşme, bir maddenin az ya da çok bir bölümünün bir araya birikmesi demektir.Bilginin amacı ve ödevi : Varolanı düşünmektir;yanılması da:Varolan içinde varolmayanı düşünmeye, bunu varsaymaya kalkışmasıdır. “Yalnızvarolan vardır ve ancak bu düşünülebilir: Varolmayan yoktur ve düşünülemez de”Bu, Parmenides’in ana- önermesidir.



Parmenides’te ilk olarak, deney bir yana bırakılıyor, salt düşünme ile – Varlık üzerinde yalnız düşünmekle—Varolanın nitelikleri türetilmeye çalışılıyor, Varlık’ın özü gereği,meydana gelmemiş, değişmez,bölünmez olduğu sonucuna bu yolla varılıyor.



Bundan önceki felsefelerin göz önünde bulundurduğu amaç,deney dünyasının inandırıcı bir açıklamasını yapmaktı – deney dünyasındaki nesnelerin çokluğu, çeşitliliği bir kökten türetilmek isteniyordu.Parmenides’in öğretisi bunu gözden kaçırmıştır.
__________________
tubiranes isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
 


Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Yeni Mesaj yazma yetkiniz aktif değil dir.
Mesajlara Cevap verme yetkiniz aktif değil dir.
Eklenti ekleme yetkiniz aktif değil dir.
Kendi Mesajınızı değiştirme yetkiniz aktif değil dir.

Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı
Trackbacks are Kapalı
Pingbacks are Kapalı
Refbacks are Kapalı
Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz

Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Sokrates hemdem Biyografi 0 05-09-2008 02:34 PM
Doğum Öncesi Hazırlıklar Stêrka_Jiyan Çocuk Bakımı ve Sağlığı 0 05-07-2008 11:19 AM
Gençlerbirliği maçı öncesi antreman notları Mirza Fenerbahçe 0 05-03-2008 04:05 PM
Yunan sfenksi ßotan Heykel 0 05-02-2008 04:59 PM
sokrates Ahmedo Filozoflar 0 05-02-2008 04:26 PM


Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 10:49 AM .


Powered by: vBulletin Version 3.6.8
Copyright ©2000 - 2009, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO 3.2.0
Copyright ©2008 DigiSorf Forum ®, All Rights Reserved