![]() |
|
||||||||
| Genel Kültür Genel Kültür konuları burada paylaşımda. |
|
|
LinkBack | Seçenekler | Stil |
|
|
#1 (permalink) | ||||||||||
|
ÖLÜM ORUCU DİYALOGLARI
Ölüm Orucunda geçen günler sıradan olur mu hiç? Günler, açlığın koynunda, ölüme doğru yol alırken, “Merhaba Zafer,” diyerek, gülen yüzleriyle yeni bir günü daha karşılıyor devrimciler. Olüm yürüyüşcüleri, giderek artan bitkinliklerine karşın sabah 7.30’da yataklarından kalkıyorlar. Yatak toplama işini dahi kimseye bırakmıyorlar. 45 günün sonunda artan rahatsızlıklar daha belirgin gösteriyor kendisini. Mide bulantısı, ishal, idrarda yanma, tansiyon düşüklüğü, vücut ateşinin düşmesi, baş ağrıları... Ama bunları dahi hissettirmemeye çalışıyorlar. Kendilerini yatağa mıhlayacak bir açlığa, olağanüstü bir dirençle karşı koyuyorlar. Yatak içindeki saatlerini en aza indiren programlı yaşamın kaçınılmaz yorgunluğunu, yoldaşlarının tüm uyarılarına rağmen göğüslüyorlar. Yazıyor, okuyorlar, televizyon izliyorlar, sevdiklerine mektuplar, kartlar yolluyorlar ve sohbet ediyorlar. Ağız dolusu sohbet ediyorlar, ağız dolusu gülüyorlar... * Her şey doğal bir akış içinde sanki. Giderek eriyen bedenleriyle ölüme doğru yolculuk içinde olan onlar değil de kim? Yoksa ölecek olan ölümün kendisi mi, zulüm mü, onlara kişiliksiz bir yaşamı, inançsızlığı, umutsuzluğu reva gören zulmün yaratıcıları mı? Yoksa ölümü sıradanlaştırmak bu mu? Aralarındaki sohbetler, cüretli bir yaşamın, aynı cüretteki son günlerinin olanca mütevaziliğini yansıtıyor. Ama sıradan denir mi tüm bunlara? Sıradan denir mi bunca neşeye, bunca güzelliğe, bu güce... İşte, her anı tarihsel bir eylemin an be an yaşanan güzellikleri içerisinde, tarihe yazılan gözlerden, kulaklardan kaçmayan o “doğal” sohbetlerinden birkaç örnek: VELİ DAYI’NIN “HAYRANLARI” Ölüm Orucu Savaşçıları içerisinde en yaşlısı Veli Güneş... Herkesin Veli Dayı’sı O. 47 yaşında (kafa kağıdı biraz daha küçük gösteriyor ama asıl yaşı bu) ve acılarla, sıkıntılarla, mapusluklarla dolu bir yaşamın tüm izleri yüzüne, saçlarının, gür sakallarının pamuk beyazlığına yansıyor... Koğuş ziyaretine gelenler onunla özellikle konuşuyor, sohbet ediyorlar. Hepsini güler yüzle, tüm sevecenliğiyle karşılıyor Veli Dayı. Ziyaret günleri de aynı ilgi çoğu kez Veli Dayı’da odaklanıyor. Özellikle gençlerin ilgisi büyük Veli Dayı’ya. Uzun bir dönem boyunca yeni tutuklananların hapishanedeki ilk günlerinde onlarla ilgilenenlerden biri oldu Veli Dayı. Yeni birinin yaşama alışması zaman alır hapishanede. Veli Dayı bu süreçte onların her şeyiydi. Uyumadı, üzerlerini örttü, banyoları için su ısıttı. Onların dert yoldaşı, sıkıntılarını paylaştıkları ilk insan oldu. Gençlerin hapishane yaşamlarında Veli Dayı’nın apayrı bir yeri var. * Koğuşta ölüm orucu direnişçilerinin baş başa kaldıkları anlardan biri. Bir sessizlik hakim o an direniş koğuşuna. Ahmet (İbili)’in Veli Dayı’ya seslenişi ile sessizlik bozuluyor: -Veli Dayı, gençlere o kadar baktın. Hayranların seni ziyarete gelmiyor mu? “Hayran” sözcüğünü onaylarcasına gülümseyerek cevaplıyor Veli Dayı; -Bizi rahatsız etmek istemiyorlar herhalde. -Ne hayranıymış, diyor Hasan Pınar, espriyle laf atıyor Veli Dayı’ya; ”Hani, hayran mayran yok ortalıkta. Var da biz mi göremiyoruz? -Gözüm, benim beşbin taraftarım var. -Yok, o kadar da değildir... -Bak Hasan diye söze giriyor Ahmet İbili, Veli Dayı bir haber göndersin, İstanbul daha da karışır. -Yahu biz mi göremiyoruz bu hayranları? -Öyle deme, Veli Dayı’nın hayranlarının sayısı İstanbul’un birçok örgütünün taraftar sayısından çoktur. -Eeee, hani nerede bunlar? Niye harekete geçmiyorlar? Ergül giriyor araya; -Veli Dayı ölünce harekete geçecekler. Kendine özgü kahkahasıyla neşe içinde konuşuyor Veli Dayı; - Ben ölünce harekete geçeceklerse bir an önce ölürüm. BİR TOP- POTA VE ÜÇ ATIŞ Ergül (Acer) direnişçiler arasında en neşelisi, en hareketlisi. Her zaman öyledir gerçi, yerinde durduğu görülmemiştir. Ergül’ün, konuşmasına dahi yansımıştır bu özelliği, hareketleri gibi hızla konuşur, kelimeleri yutar, sözler bile yetişemez ona. Hapishanenin “muhtar”ıdır. Diğer siyasetlerden insanlar, hatta gardiyanlar dahi “muhtar” diye seslenir ona. 3 Aralık Pazar... 44.gün... Saat 13.30 Ergül, nereden bulduysa, elinde küçük bir naylon top, elinde zıplatıp koğuşta dolaşıyor. Veli Dayı’nın yatağına gelince duruyor. Yatağının yanındaki etajerde yazı yazan Veli Dayının üstüne atıp geri tutuyor naylon topu. Veli Dayı düşecek gibi olan gözlüğünü zor tutuyor; - Bak çocuk, gözlüğüm kırılacak, bir daha yazı yazamayacağım. - Sana altın çerçeveli bir gözlük alırım be Veli Dayı. - O gelene kadar... Gözlüğümüz olmayınca kör gibi oluyoruz işte. Ergül, topu bir daha atıyor Veli Dayı’ya. Yerinden fırlıyor Veli dayı; - Şu ufak çocuklar var ya, onlar gibisin ha! - Kızma be Veli Dayı. Uyuklayan Ahmet Özdemir’in yatağına gidiyor ve topu bu sefer ona atıyor. Ahmet, şaşkınlıkla etrafına bakınıyor... ayağıyla karşı koyuyor Ergül’e; - Top sahasına çevirdin burayı. - Bu top çok iyi ya, diyor Ergül, , bi tane de potamız olsa... - Bak bu iyi fikir, diyor koğuştaki refakatçi, üç atışı da sayı yapabilirsen sağlığın iyi demektir. Ergül sanki topu görünmeyen bir potaya atar gibi bir hareketle; - Üç atışta durum iyidir ama iki atışa yetecek gücün kalmışsa eğer geriye gidiş başlamıştır. Tek atış yapıp diğerlerini atacak gücün kalmamışsa, artık sona geliyorsun demektir. Eğer hiç atamıyorsan, bu iş tamamdır gözüm! “SEN KÜÇÜKSÜN ÖLEMEZSİN” 4 Aralık Pazartesi... 45.gün... Sabah... Mehmet Zincir, iki gündür hasta... Nezlesi gribe çevirdi. Direncini iyice yitirmiş vücuduyla bir türlü atlatamıyor hastalığını. Yoldaşlarına bulaştırmak istemiyor, sakınıyor kendini onlardan. Yatağından çıkmadan ve boğuklaşmış sesiyle sesleniyor koğuştakilere; - Gece bir rüya gördüm arkadaşlar, çok ilginçti. - Ne gördün? - Hapishanedeydim ama burası değil. Benim memlekette, Nurhak’ta bir teyzem vardı, beş ay önce vefat etti. Leyli teyzemin çok büyük bir meyve bahçesi var. Erik, şeftali, armut, elma, kiraz, kara erik, can erik... ne istersen yetişir orda... Nurhak Dağı’nın tam eteğinde, sanki bir doğa cenneti. ... Şimdi bu bahçenin içinde beş tane yan yana Ardıç ağacı var. Çok büyük, çok yüksek ağaçlar bunlar. Şehirde onlardan başka Ardıç ağacı yok. Biz bunlara “Beş Gardaş” deriz. Burası ziyarettir, her gelen adak adar, dilek diler. Rüyamda burayı hapishane yapmışlar, etrafını tel örgüyle örmüşler. Ben de oradayım. Yanımda tanıdık arkadaşlar var... - Kimler? - Alişan, Ali Rıza... buradakiler var işte... Biz sohbet ediyoruz, aynı böyle... O sırada babam ziyarete geliyor. “Ne işin var baba” diyorum. Diyor ki; izin aldım, seni ziyarete geldim, birlikte gezmeye gidicez. “Nasıl olur” diyorum, izin aldım, diyor, “İyi” diyorum, çıkıyoruz, tamam mı? Düşünsenize babamla birlikte hapisten yürüye yürüye çıkıyoruz. Oranın yakınında bir akrabamız var, oraya oturmuşuz, yemek filan yapılmış... - Yemekte neler vardı? - Ya ne bileyim, yemek işte. Herkes yemeğe oturmuşken ben merakla soruyorum; - Yahu baba, bizi nasıl buraya gönderdiler? Babam gayet normal, izin aldık ya, diyor. Ben de; “Baba, o zaman ben gideyim” diyorum. “Nereye” diyor. “Ya baba, madem dışardayım... hapisten de çıkmışım, bir daha gitmem oraya, sen misafirlere çaktırma“ diyorum. “İyi o zaman oğlum” diyor. Ben öyle heyecanlıyım ki, çıkıyorum... Tam evden çıktım, sokağa doğru ilerledim... kafamda da neler var neler, Oh, diyorum, dışarda da ihtiyaç vardı... Tam o sırada uyanıyorum. Baktım ter içindeyim... - Bu nasıl yorumlanır artık Zincir? Dışardasın, hem de memleketinde, hem de herkesin yatır gibi ziyaret ettiği bir yerde... - Uyandıktan sonra ben de kendi kendime yorumlayamaya başladım zaten. Özlemişim oraları. “Tamam” dedim kendi kendime, gideceğim oralara herhalde dedim, şehit düşeceğim. İbili, Zincir’e bakarak neşeyle bir türkü tutturuyor; - Sen küçüksün ölemesin. Kefen bile giyemezsin... Burnunu çekerek gülümsüyor Zincir; - Yapma be Ahmet Abi, o kadar da küçük değilim. - Ama içimizde en küçük sensin. - Olsun. Bu ülke, bu halk beni de çabuk büyüttü. - Sen gene de sıranı bekle Zincir. Önce biz varız. Ama Ali Rıza (Demir) Zincir’in önce şehit düşeceğini kabullenmiş gibi; - Cennetten bana bir yer ayır Zincir. Daha bu günden yatağa düştün... Zincir: - Ya... Erken gitmenin avantajları bu. En güzel yerleri ben alacağım. Hem arkadaşlar bugünlerde gidersem, süreci de kısaltmış olurum. Yani zafere daha çabuk ulaşırız. Ama 60’tan sonra gidersem, o zaman ölümler daha çok olur. İyisi mi, ben erken veda edeyim. İbili, Zincir’in daha çok konuşmasına müsaade etmiyor; -”Sen küçüksün ölemezsin...” - Ahmet Abi... deme öyle. - Sıranı bekle dedim. ALINTI |
||||||||||
|
|
|
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|