![]() |
|
|
#1 (permalink) | ||||||||||
|
MEKKE DÖNEMİ HZ. PEYGAMBER’İN DOĞUMU Putları kabul etmenin ve onların etkili olduğuna inanmanın tek delili ve meşruiyeti gelenekti: Babaları, babalarının babaları ve daha büyük ataları hep öyle yapmıştı. Bununla birlikte Allah, Abdullah için büyük bir gerçeklik ifade ediyordu. İbrahim'in dinini tam anlamıyla sürdüren bir kaç kişi vardı ve daima olmuştu. Onlar putlara ibadetin geleneksel olmaktan çok, sonradan ortaya çıkmış bir tehlike (bid'at) olduğu kanaatindeydiler. Hubel'in İsrailoğulları’nın altın buzağısından pek farklı olmadığını görebilmek için tarihe bir göz atmak yeterliydi. Kendilerine Hanifler adını veren bu şahısların putlarla hiç ilgisi yoktu ve putları Mekke'yi pisleten ve alçaltan varlıklar olarak görüyorlardı. Taviz vermekten uzak oluşları ve çoğu şeye karşı çıkışları onları Mekke toplumunun dışında kalmaya zorluyordu. Onlara karşı takınılan tavır, hoşgörü, saygı veya kötü davranma, bir bakıma kişiliklerini, bir bakıma da kendilerini korumaya hazır olan kabileler tarafından belirleniyordu. FİL YILI Abdulmuttalip dört tane Hanif tanıyordu ve onların en saygını olan Varaka Hıristiyan olmuştu. O bölgedeki Hıristiyanlar arasında bir peygamberin gelişinin yakın olduğu fikri yaygındı. Bu inancın bu kadar yayılmasının sebebi ise doğudaki kiliselerden bazılarının bu inancı desteklemesi ve astrologlarla kahinlerin de bu inancı paylaşmasıydı. Yahudilere gelince, onlar da son gelen peygamberin İsa olduğunu bildikleri için yeni bir peygamberin geleceği konusunda hemfikirdiler. Yahudi alimleri onlara peygamberin çok yakında geleceğini, onun geleceğine delalet eden birçok işaretin görüldüğünü ve muhakkak onun seçilmiş kavim olan Yahudilerden çıkacağını söylüyorlardı. Varaka'nın da içlerinde bulunduğu bir grup Hıristiyan ise bu konuda şüphedeydiler; onlara göre peygamberin Arap olmaması için hiç bir sebep yoktu. Arapların, Yahudilerden daha çok peygambere ihtiyaçları vardı, çünkü en azından Yahudiler tek Tanrı'ya tapma bakımından İbrahim'in dinini takip ediyor ve putlara tapmıyorlardı. Arapların bu yalancı tanrılara tapmalarını ise sadece bir peygamber önleyebilirdi. Kabe'nin içinde ve çevresinde toplam 360 put vardı; bunun yanısıra Mekke'de her evde, evin merkezini oluşturan bir put bulunurdu. Bu uygulamalar sadece Mekke'ye özgü değildi, tüm Arabistan'a yayılmıştı. Develer kurban edilir edilmez, Abdulmuttalip kurtulan oğlunu evlendirmeye karar verdi. Biraz araştırdıktan sonra, Vehb'in kızı Amine'yi uygun bir eş olarak seçtiler. Abdulmuttalip, Amine'yi oğluna, kız kardeşi Hale'yi de kendine istedi. Abdulmuttalip o sırada yetmiş yaşlarındaydı, fakat yaşına göre her bakımdan hala genç görünüyordu. Abdullah güzellikte zamanın Yusuf'u gibiydi ve o da yirmi beş yaşındaydı. Düğün yerine giderken yolda Varaka'nın kardeşi Kuteyle'nin yanından geçmişlerdi ki "Ey Abdullah" diye bir ses duydular. Abdullah yüzünü Kuteyle'ye çevirdi, kadın ona nereye gittiğini sordu. Abdullah "Babamla gidiyorum" diye cevap verdi. Kuteyle: "Beni şimdi burada al ve benimle evlen, sana yerine kurban edilen develer kadar deve vereceğim." dedi. Abdullah ise "Babamla beraberim, onun isteklerinin dışına çıkamam ve onu bırakamam" diye cevap verdi. Düğünden bir kaç gün sonra Abdullah yine Varaka'nın kardeşi Kuteyle'ye rastladı. Kadının gözleri yüzünü öyle araştırır bakışlarla tarıyordu ki, konuşmasını bekler bir şekilde yanında durdu. Kadın bir şey söylemeyince, bir gün önce söylediklerini neden tekrarlamadığını sorduğunda Kuteyle'den şu cevabı aldı: "Dün yüzünde varolan ışık bugün yok. Bugün benim senden istediklerimi bana veremezsin." Evlenmelerin meydana geldiği yıl MS 569 idi. Bunu takip eden yıl Fil Yılı olarak bilinir ve birden fazla sebeple önem taşır. RAHİP BAHİRA Abdulmuttalib'in malları hayatının son döneminde oldukça azalmıştı, ölümünden sonra oğullarına sadece çok küçük bir miras bırakmıştı. Oğullarından bazıları, özellikle Ebu Leheb olarak tanınan Abdu'l Uzza, kendiliklerinden zengin olmuşlardı. Fakat Ebu Talib fakirdi. Bu nedenle yeğeni kendisini, yaşamını kazanmak için elinden geleni yapmaya zorunlu hissediyordu. Yaşamını keçi ve koyunlara çobanlık ederek kazanıyordu ve gün geçtikçe Mekke'nin üstündeki tepelerde veya ötesindeki ovalarda yalnız geçirdiği günler artıyordu. Buna rağmen amcası onu bazen beraberinde yolculuğa götürüyordu. Bunlardan birinde, Muhammed (sav) dokuz, bir görüşe göre de on iki yaşındayken bir ticaret kervanıyla Suriye'ye kadar gitti. Busra'da, Mekke kervanının her zamanki konak yerlerinden birinde, içinde nesilden nesile bir Hıristiyan rahibin yaşadığı bir hücre vardı. Biri öldüğünde, diğeri onun yerini alıyor ve eski el yazmalarını da içeren manastırdaki bütün eşyaya varis oluyordu. Bu el yazmalarından birinde Araplara bir peygamber geleceği kayıtlıydı. Manastırda yasayan Rahip Bahira bu kitapların hepsinden haberdardı. Bu konuyla ilgilenmesinin asıl sebebi ise Varaka gibi onun da peygamberin kendi yaşam süresi içinde geleceğine inanmasıydı. Bahira, Mekke kervanının manastırdan pek uzak olmayan konak yerinde konakladığını bir çok defa görmüştü. Fakat bu sefer daha önce hiç karşılaşmadığı bir şeyle karşılaştı ve dona kaldı: alçak ve küçük bir bulut onların üstünde yavaş yavaş ilerliyor ve sürekli yolculardan bir veya ikisi ile güneşin arasında yer alıyordu. Büyük bir ilgiyle onların yaklaşmasını izledi. Birden ilgisi şaşkınlığa dönüştü. Çünkü konakladıkları anda bulut hareket etmeyi durdurdu ve altında gölgelendikleri ağacın üstünde sabit olarak kaldı. Ağaç ise dallarını aşağıya indirerek onların iki kat gölgede olmalarını sağlıyordu. Bahira böyle bir mucizenin önemli olduğunu biliyordu. Sadece yüce bir şahsiyetin varlığı bu olayı açıklayabilirdi ve aniden beklenen peygamber aklına geldi. Manastıra kısa bir süre önce büyük miktarda yiyecek gelmişti, elindekilerin hepsini birleştirerek kervana şöyle bir haber gönderdi: "Ey Kureyşliler! Sizin için yiyecekler hazırladım ve buraya gelmenizi istiyorum. Yaşlı-genç, köle-hür hepinizi davet ediyorum." Bunun üzerine hepsi manastıra geldiler, fakat Bahira'nın tembihlerine rağmen Muhammed (sav)'i develerin ve yüklerin yanında gözcü olarak bıraktılar. Bahira oradakiler içinde kitapta tarif edilene benzer bir yüz göremeyince eksikliği farketti. "Ey Kureyşliler! Geride kimse kalmadığından emin misiniz?" diye sordu. "Başka kimse kalmadı" dediler, "Sadece en küçüğümüz olan bir erkek çocuk kaldı." Bahira "Ona öyle davranmayın, onu da çağırın; bizimle beraber yemekte bulunsun" dedi. Sonra çocuğu yemeğe çağırdılar. Çocuğun yüzüne bir kez bakmak Bahira için bu mucizeleri açıklamaya yetti. Yemek boyunca onu dikkatle incelediğinde yüz ve vücut özelliklerinin kendi kitabında anlatılanlara ne denli yakın olduğunu gözledi. Yemekten sonra rahip bu genç misafirin yanına gitti ve ona yaşam şekli, uykuları ve genel konulardaki tavırlarıyla ilgili bazı şeyler sordu. Çocuk ona bu konularda ayrıntılı cevaplar verdi; çünkü adam saygı değerdi, sorular ise saygılı ve hürmetkarca soruluyordu. Hatta rahip sırtına bakmak istediğinde, gömleğini sıyırmakta tereddüt etmedi. Bahira zaten kesinlikle onun peygamber olduğu kanaatindeydi. Bir de sırtındaki iki kürek kemiği arasında, kitabında anlatılan yerde peygamberlik mührünü görünce tüm şüpheleri silindi. Bahira Ebu Talib'e döndü ve "Bu çocukla akrabalık dereceniz nedir?" diye sordu. Ebu Talib "Oğlumdur" dedi. Rahip, "Oğlunuz değil, bu çocuğun babası sağ olamaz" dedi. Ebu Talib "Kardeşimin oğludur" dedi. "Peki babasına ne oldu?" dedi rahip. Öteki "Daha annesi ona hamileyken öldü" dedi. "İşte bu doğru" dedi Bahira, "Kardeşinin oğlunu ülkene geri götür ve onu Yahudilerden koru. Çünkü benim bildiğimi onlar da bilirler ve görürlerse ona kötülük yaparlar. Kardeşinin oğlunun geleceğinde büyük şeyler gizli." EVLİLİK TEKLİFLERİ Mekke'deki zengin tüccarlardan birisi bir kadındı. Esed kabilesinden Huveylid'in kızı Hatice. Aynı zamanda Hıristiyan olan Varaka'nın ve kardeşi Kuteyle'nin de kuzeni idi. O zamana dek iki kez evlenmişti ve ikinci kocasının ölümünden beri kendi adına ticaret yapacak bir adam görevlendirmeyi adet edinmişti. Bunlardan biri de artık Mekke'de el-Emin (güvenilir), şerefli olarak tanınan Muhammed (sav)'di. Bu şöhreti ise kendisine emanet edilen ticaret kervanlarının sahiplerinden yayılıyordu. Hatice, O'nu bir kölesini de yanına vererek ticaret kervanının başına getirdi. Gidip dönene kadar yanındaki köle bir çok mucizelere şahit olmuştu. Bunları Hatice'ye anlattı, Hatice de Kuzeni Varaka'ya. Varaka "Eğer bu doğruysa, Hatice, Muhammed (sav) kavmimize gönderilen peygamberdir. Uzun süreden beri bir peygamberin geleceğini biliyordum ve işte geldi." Dedi. Hz. Hatice, Hz. Muhammed (sav)'e evlilik teklifi götürdü. Hz. Muhammed (sav) maddi imkansızlığını ileri sürerek "Ben böyle bir evliliği nasıl yapabilirim?" dedi. Aracı Nuseyfe "Orasını bana bırak!" deyince Hz. Muhammed (S.A.V.) "O halde benden tarafı tamam" dedi. Gereken her şey yapıldı ve aralarında Hz. Muhammed (sav)'in yirmi dişi deve vermesi kararını aldılar. ÇOCUKLARI VE HZ. ZEYİD Damat amcasının evinden ayrıldı ve gelinle birlikte yaşamak üzere onun evine yerleşti. Hatice kocasına bir eş olduğu kadar, onun en yakın arkadaşı ve ideallerini ve isteklerini paylaşan bir dostu idi. Acılar ve kayıplar olsa da evlilikleri çok mutlu geçiyordu. Hz. Hatice, Hz. Muhammed (sav)'e altı çocuk doğurdu, iki erkek ve dört kız. En büyük çocukları Kasım adında bir oğlan çocuğuydu. Bundan sonra O'na Ebu'l Kasım (Kasım'ın babası) denmeye başlandı. Fakat çocuk iki yaşını doldurmadan vefat etti. İkinci çocukları Zeyneb adında bir kızdı, onu üç kız çocuğu daha takip etti: Rukiyye, Ümmü Gülsüm ve Fatıma. Son çocukları ise yine çok az bir süre yaşayan bir erkek çocuğuydu. Evlendiği gün Muhammed (sav) babasından miras kalan sadık cariyesi Bereke'yi azat etti. Hatice ise O'na kölesi Zeyd'i hediye etti. Zeyd iyi bir ailedendi, fakat yıllar önce kaçırılarak köle olarak satılmıştı. Muhammed (sav)'in kölesi olduktan aylar sonra bir gün daha önce yakalayamadığı bir fırsatı, ailesine haber gönderme imkanını yakalamıştı: Mekke sokaklarında kendi kabilesinden adamlara rastladı. Eğer onları bir önceki yıl görmüş olsaydı, duyguları çok farklı olurdu. Böyle bir karşılaşmayı uzun süredir arzuluyordu, fakat şimdi şaşkınlığa düşmüştü. Rahatının iyi olduğunu ve geri dönmek istemediğini anlatmak üzere birkaç mısra yazıp gönderdi. Ailesi haberi aldığında hemen yola çıktılar ve Hz. Muhammed (sav)'e Zeyd'i kendilerine satmasını teklif ettiler. Hz. Muhammed (sav) "Bırakın kendisi seçsin, eğer sizi seçerse hiçbir ücret istemeden onu size veririm; eğer beni seçerse, ben; beni seçen birinin üstünde karar verici değilim."dedi. Zeyd'e sorulduğunda şunları söyledi: "Senin üstüne başka adam seçecek değilim. Sen bana annem ve babam gibisin." Ailesi hayret etti. Hz. Muhammed (sav) daha sonraki konuşmaları kısa keserek onları Kabe'ye davet etti. Hicr'de ayakta durarak yüksek sesle şunları söyledi: "Ey burada bulunanlar, şahid olun ki, Zeyd benim oğlumdur, ben onun, o da benim varisimdir." O günden sonra Zeyd, Zeyd İbn Muhammed diye anılmaya başladı. KABE'NİN YENİDEN İNŞASI Hz. Muhammed (sav) 35 yaşında iken Kureyş'liler Kabe'nin tekrar inşasına karar verdiler. Kabe yıkıldıktan sonra Hacerü'l Esved'in bulunduğu köşede Süryanice bir yazı buldurlar ve onu bir Yahudiye okuttular. "Ben Allah'ım ve Bekke (Mekke)'nin Rabbiyim. Mekke'yi ve gökleri ben yarattım, Ay'a ve Güneş'e şekil verdiğimi ve Güneş'in etrafına dokunulmaz olan yedi meleği yerleştirdiğim gün yarattım. O (Mekke), insanlara süt ve su ile yardım eden iki tepe varoldukça varolmaya devam edecektir." yazmakta idi. Bir parça yazıda İbrahim makamında Kabe'nin kapısı yanında Hz. İbrahim'in ayak izini taşıyan kayanın altında bulundu. "Mekke, Allah'ın kutsal evidir. Onun sürekliliği üç yönden gelir. O'nun yakınındaki insanlar onu ilk kirletenler olmasın." Kabe'nin yapılmasında bütün kabileler çalıştı ve yeniden yapıldı. Sıra Hacerü'l Esved taşının yerine konulmasına geldiğinde yerleştirme şerefine tüm kabileler nail olmak istemekte idiler. Aralarında anlaşamayarak ihtilafa düştüler. Bu tartışma bir kaç gün sürdü ve yaşlı bir adam şöyle bir öneri getirdi: "Mescid'e ilk giren hakem olsun." Tam bu sırada Hz. Muhammed kapıdan içeri girdi. Hepsi Muhammed Emin'dir kararı kabulümüzdür dediler. Durumu kendisine anlattılar. Hz Muhammed bana bir kumaş getirin, dedi. Kumaşı yere serdi. Hacerü'l Esved’i kendi elleriyle kumaşın üzerine yerleştirdi. Her kabilenin reisi bezin ucundan tutsun, dedi. Taş yükselince de onu yerine kendi elleriyle yerleştirdi. Böylece inşaatın kalan kısmına devam edildi ve sorun çözüldü. ILK VAHİY VE PEYGAMBERLİK Hz. Muhammed'e bazı haller olmaya başladı. Bunların nasıl olduğu sorulduğunda "uykuda iken gelen sabahın aydınlığı gibi gerçek görüntüler" olduğunu söylerdi. Hira dağındaki bir mağaraya inzivaya çekilmeye başladı. Şehirden ayrılıp mağaraya yaklaştığında "Ey Allah'ın Resulü, sana selam olsun." seslerini duyardı. Geriye dönüp bakınca ağaçlar ve taşlardan başka hiç bir şey göremezdi. Ramazan ayında kırk yaşında iken insan şeklinde bir melek geldi ve O'na "OKU" dedi. O, "ben okuma bilmem" deyince, Melek onu eline aldı ve dayanabileceği son noktaya kadar sıktı. Sonra tekrar "OKU" dedi. "Ben okuma bilmem!". Üçüncü kez aynı olay tekrarlandı ve bıraktığında şöyle dedi: İnsana bilmediğini öğretti. (A'lak Suresi 1-5) Bunlar Kuran-ı Kerim’in ilk gelen ayetleridir. O bu sözleri meleğin arkasından tekrarladı ve melek onu bırakıp gitti. (Bu melek vahiy meleği Cebrail A.S.'di. Sonra Peygamberimiz Hira mağarasından evine döndü. Olayları Hz Hatice validemize anlattı. Hz. Hatice O'na "-Senin peygamber olacağını umuyordum. Ne mutlu sana. Müjdeler olsun sana!" dedi. Hz Hatice hemen amcasının oğlu Varaka Bin Nevfel'e olanları anlattı. Varaka'nın cevabı: "-Bu gördüğün Allah-ı Teala’nın Musa'ya indirdiği Namus-u Ekber'dir. (Cebrail'dir) Ah keşke senin davet günlerinde genç olsaydım. Kavmin seni çıkaracağı günlerde hayatta bulunsaydım." dedi ve Rasulullah’ın mübarek başlarından öptü. İlk vahiyden sonra vahiy belli bir süre kesintiye uğradı. Bu sessizlik döneminden sonra onu temin edici bir vahiy geldi. (Duha Suresi:1-11) ILK EMİR NAMAZ Hz Muhammed (sav) en yakın ve sevgili bulduğu kişilere Melek ve Vahiy hakkında gördüklerini anlatmaya başladı.Bir gün Cebrail ona geldi ve topuğuyla çimenliğe vurdu. Oradan hemen su fışkırmaya başladı.Namazdan önce nasıl temizleneceğini peygambere gösterdi ve abdest aldı. Peygamber onu taklit etti ve namazı nasıl kılacağını, kıyam, rüku, sücud ve teşehhüd miktarı oturmanın nasıl yapılacağını öğretti ve namaz vakitlerini öğretti. Peygamber evine dönünce öğrendiklerini Hatice'ye de öğretti ve birlikte namaz kıldılar. Din artık abdest ve namaz esasları üzerine kurulmuştu.Hatice'den sonra bu esasları ilk uygulayanlar Ali, Zeyd, Ebu Bekir idi. AİLENİ UYARIP KORKUT Henüz İslam'a açık bir çağrı yapılmamıştı, fakat gün geçtikçe müminler grubuna kadın-erkek bir çok genç katılıyordu. Peygamberin kuzenleri de dahil bir çok akrabası yeni dine girmelerine rağmen amcalarından hiçbiri onun peşinden gelmeye yatkın görünmüyordu. Ebu Talib, Hamza ve Abbas Peygamberi kişisel olarak sevdikleri halde, Ebu Leheb açıkça yeğeninin sapık olduğunu söylüyordu. " (Öncelikle) en yakın hısımlarını (aşiretini) uyarıp korkut." (Şuara, 214) ayetinden sonra Peygamber (SAV), Ali’yi çağırıp Abdulmuttalib oğullarını bir araya toplamasını, onlara yemek vereceğini söyledi. Haşim kabilesi gelince 1 koyun budu ve bir maşrapa süt bütün kabileyi doyurmaya yetti. KUREYŞ KARŞI ÇIKIYOR İslam'ın ilk günlerinde, Müslümanlar sık sık Mekke'nin dışına gider ve topluca namaz kılarlardı. Bir gün birkaç putperest, onlar namaz kılarken alay edince Zühre Kabilesinden Sa'd kafirlerden birini yaraladı. Bu İslam' da ilk kan dökülmesi oldu. Fakat Peygamber Efendimize sık sık gelen vahiylerde sabrın tavsiye edilmesini dikkate alarak o günden sonra şiddetten kaçınmaya karar verdiler. "Onların demelerine karşı sen sabret ve onlardan güzel kopma (düşünce ve eylem bakımından köklü bir tutum ) ile kopup ayrıl" ve "Sen şimdi o küfretmekte olanlara mühlet ver, kendilerine az bir süre tanı" (Müzemmil, 10-11) Kureyş'ten bir grup Ebu Talib'e gelip yeğenini engellemesini, yoksa savaş çıkaracaklarını söylediler. O da yeğenine haber göndererek kendini korumasını istedi. Kureyş’in korkusu o sene hacca gelecek olanların Muhammed (sav) ve taraftarlarının putları hor gördüğünü farkedip, bir daha Mekke'ye gelmemeleri ve bunun sonucu olarak da hem ticaret hem de Mescit koruyucularının şeref ve haysiyetinin kötü duruma sokulacak olmasıydı. Kureyş bu durumu önlemek için çeşitli yöntemler aradı. Mekke'ye gelen Araplara, Muhammed' in (sav) Arapları temsil etmediği anlatılmalıydı. Bunun yanısıra başka şeyler söylemek gerekliydi.Önce mecnun (deli) veya sair demeyi düşündüler, fakat daha sonra büyücü demek konusunda hemfikir oldular. Çünkü biliyorlardı ki Muhammed (sav) insan kazanmak konusunda çok başarılıydı. Planlarını titiz bir şekilde uygulamalarına rağmen, nasibi olanların İslam'a girmesine engel olamadılar. Mekke'ye gelen hacılar,kendilerine düşmanlarından farklı bir hikaye anlatan Peygamber (sav) taraftarlarıyla karşılaştılar ve her biri yaratılışının gereği olarak iman etti. Arabistan'ın her yerinde, özellikle de Yesrib'de yaygın olarak yeni dinden bahsedilmeye başlandı. EVS VE HAZREÇ Evs ve Hazreç kabileleri kendileriyle birlikte Yesrib'de yaşayan bazı Yahudi kabileleriyle müttefiktiler. Fakat çoğunlukla araları kötü idi. Çünkü tek Tanrıcı Yahudiler, Allah'ın seçilmiş kulları olarak, çok Tanrılı Araplara güçlerinden dolayı saygı duymalarına rağmen kıskançlık besliyorlardı. Yahudi alimleri ve kahinler, peygamberin nereye geleceğini soranlara Yemen tarafını işaret ederlerdi. Yesribliler Mekke'de bir peygamber geleceğini duyunca dikkat kesildiler, çünkü zaten akide olarak tek Tanrıcı akideye aşina idiler. Yahudiler, onlarla iyi geçindikleri zamanlarda, Tanrı'nın biriliğini ve insanın esas amacının ne olduğunu anlatırlar ve bu konuyu birlikte tartışırlardı. Yahudiler peygamber geleceğine inanıyor; fakat "Allah nasıl olur da seçilmiş olmayan bir milletten birini peygamber olarak gönderir."diye inanmıyorlardı.Bunun yanısıra Hazreçliler, şimdi bir peygamber olduğunu iddia eden ve daha önce çocukken annesiyle, sonraları da Suriye'ye giderken birçok kez uğramış. Yesrib'e uğramış olan bu adamla aralarında güçlü kan bağı olduğunun farkındaydılar. Hacılar ve Mekke'yi ziyaret edenlerin getirdiği haberlerle desteklenen tüm bu faktörler, vadi halkının üzerinde etkisini göstermeye başladı. Evs ve Hazreç Kabileleri arasında; -2 kişi arasındaki bir çatışmadan dolayı- savaş başlamıştı ve bu başlıca sorun haline gelmişti.Bu nedenle Evs'in ileri gelenleri, Mekke'ye,Kureyşlilerden Hazreç'e karşı yardım istemek üzere bir delege göndermeye karar verdiler. Delegeler, Kureyş'ten cevap beklerken Peygamber (SAV) yanlarına geldi; o da görevinden ve tebliğ etmekle yükümlü olduğu dinden bahsetti, Kur'an'dan bir bölüm okudu.Muaz oğlu İlyas ona inandı. Bu nedenle o, İslam'a giren ilk Yesribli sayılabilir. EBUCEHİL VE HAMZA Mekke'deki müminlerin sayındaki artış, beraberinde kafirlerin düşmanlığını da arttırdı. İslam'ın en kötü düşmanlarından biri, ailesi ve arkadaşları arasında Ebu'l Hakem diye anılan, müminlerinse adını Ebu Cehil (cehaletin babası ) koydukları Mahzum kabilesinden Amr idi. O zaman Mahzumilerin başında bulunan Velid'in de yeğeni oluyordu ve onun yerine geçeceğinden emindi. Peygamberi kötülemek için çalışanların en usanmazı ve onu büyücü diye adlandıranların en bağırganı idi. Çaresiz müminlere karşı acımasızlıkta çok aşırı idi ve diğer kabileleri de buna teşvik ediyordu. Bir gün Peygamberimizi (sav) Mescid'in dışındaki Safa kapısı yakınında otururken gördü. Karşısına geçerek ağzına gelen bütün küfürleri söyledi. Peygamber (sav) ona sadece baktı, hiçbir şey söylemedi. Ebu Cehil Kureyşlilerin yanına döndü. O sırada avdan dönen Hamza karşıdan gözüktü. Onun yaklaştığını görünce, Safa kapısına yakın olan evinden bir kadın çıktı ve onu durdurdu. Peygambere bağlı olan bu kadın, Ebu Cehil'in Peygambere (sav) küfürlerini duymuş ve sinirlenmişti. Hamza'ya; Ebu Cehil'in yeğenine küfür ve hakaret ettiğini, onun da karşılığında hiçbir şey söylemediğini anlattı. Kabe' yi işaret ederek Ebu Cehil'in orada olduğunu belirtti. Hamza yumuşak huylu bir insandı, bununla birlikte Kureyş'in en cesuru idi, kızdırıldığında ise en sert adamı olurdu. Şu anda güçlü yapısı kızgınlıktan sarsılıyordu. Kabe'ye giren Hamza, Ebu Cehil'in yanına giderek yayı tüm gücüyle arkasına indirdi. "Ben de onun dinindenim, onun iddia ettiklerinin hepsini onaylıyorum. Eğer karşı çıkmaya gücün varsa bana karşı çık." Ebu Cehil kendisine yardım etmek isteyenleri durdurarak şöyle dedi: "Bırakın, Ebu Umare istediğini yapsın, çünkü Tanrı'ya and olsun ki onun yeğenine çirkince küfrettim." KUREYŞ'İN İSTEKLERİ VE TEKLİFLERİ Hamza'nın Müslüman oluşundan sonra Kureyş artık Peygamber'e, Hamza'nın koruyacağını düşünerek, direkt saldırılarda bulunamıyorlardı. Bunun için Muhammed (sav)'e teklif götürmeye karar verdiler. O'na "Sen, bildiğin gibi kabilenin soylularındansın ve senin soyun sana şerefli bir konum sağlıyor. Fakat sen halkına ciddi ve tehlikeli bir mesele getirdin, bununla onların topluluğunu birbirinden ayırıyor, onların yaşam tarzının saçma olduğunu söylüyor, dinlerini ve tanrılarını küçümsüyorsun ve onların atalarına kafir diyorsun. Eğer istediğin zenginlikse, mallarımızı birleştirir seni aramızda en zengin kimse yaparız... Eğer istediğin şerefse, seni liderimiz yaparız ve senin sözünden hiç çıkmayız. Ve eğer kral olmak istiyorsan seni kral yaparız. Eğer sana musallat olan cinden ve hastalıktan kurtulamıyorsan sana bir hekim buluruz ve iyileşene dek senin için tüm servetimizi harcarız. Peygamber (sav), ayetlerle etkileyici bir cevap verdikten sonra okumasını şu sözlerle bitirdi: "Gece, gündüz, güneş ve ay O'nun ayetlerindendir. Siz güneşe de, aya da secde etmeyin. Allah'a secde edin ki, bunları kendisi yaratmıştır. Eğer O'na ibadet edecekseniz." Onların tek cevabı daha önce kaldıkları yerden devam etmeleriydi. Eğer onların tekliflerini kabul etmiyorsa, Allah'ın elçisi olduğunu ispatlayacak bir şeyler göstermeliydi, o zaman mesele hallolurdu. "Rabbinden çevremizdeki dağları kaldırmasını, toprağı dümdüz yapmasını ve ülkemizdeki dağları kaldırmasını, toprağı dümdüz yapmasını ve ülkemizden Suriye ve Irak gibi nehirler akıtmasını iste... Veya bizin için bunları istemeyeceksen kendin için bir şeyler iste. Allah'tan senin sözlerini doğrulayıp bizimkileri yalanlayacak bir melek indirmesini iste... ki senin Allah katında ne kadar değerli olduğunu görelim." Peygamber onlara şu cevabi verdi: "Ben Allah'tan böyle şeyler isteyecek değilim, çünkü O beni uyarmam ve müjdelemem için gönderdi." Onu dinlemeyi reddederek şöyle dediler: " O zaman gökyüzünü parça parça üzerimize indir." Bunu şu ayete karşı söylüyorlardı: "Eğer biz dilersek onları yerin dibine geçirir, ya da gökten üzerlerine parçalar düşürürüz." "Karar verecek olan Allah'tır, dilerse yapar" diye cevap verdi Peygamber (sav). KUREYŞ'İN İLERİ GELENLERİ Peygambere tabi olanlar sürekli artıyordu. Fakat bunları hemen hepsi ya köle ya azatlı ya da Mekke dışındaki Kureyşlilerden oluşuyordu. Abdurrahman, Hamza ve Erkam istisna hepsi zayıf idiler, bunlar da liderlik vasfından uzaktılar. Bu nedenle Peygamber (sav), içinde amcası Ebu Talib'in de bulunduğu Kureyş liderlerinden hiç olmazsa bir kaçını kazanmak istiyordu. Eğer Ebu Cehil'in amcası Velid'in desteğini kazanırsa, davetini daha kolay yapabilecekti. Bir Gün Peygamber (sav) Velid'le sohbete dalmışken, İslam'a henüz girmiş kör bir adam yanlarından geçti; Peygamberin (sav) sesini duyunca kendisine Kuran'dan bir parça okumasını rica etti. O da biraz sabırlı olmasını istedi. Adam ısrar edince Peygamber (sav) hiddetlendi ve ondan yüzünü çevirdi. Sohbeti yarım kalmıştı. Fakat bunun bir kaybı yoktu, çünkü Velid mesaja tamamen kapalıydı. O anda vahiy geldi."Surat astı ve yüz çevirdi; kendisine o kör geldi diye." Kısa süre sonra Velid "Ben Kureyş'in en üstünü olduğum halde bana gelmiyor da Muhammed'e mi vahiy geliyor?" diyerek kendini beğenmişliğini ortaya koyuyordu. Ebu Cehil de ondan geri kalmıyordu: "Biz, Abdu Menaf oğulları ile aramızda şeref konusunda yarış ederiz. Şimdi onlar ' Bizim adamlarımızdan biri Peygamber'dir. Ona gökten vahiy geliyor.' diyorlar. Biz onun bir eşini ne zaman elde edeceğiz. Tanrı'ya and olsun ki biz ona inanmayacağız." diyordu. Diğerleri de Ebu Cehil kadar olmasa da aynı şeyi düşünüyorlardı. Hepsi de değişik derecelerde vahyin diline ve üslubuna duyarlıydılar.Fakat anlamına gelince babalarının hiçbir şey kazanmadığını ve onların tüm çabalarının boşa gittiğini vurgulayan ayetlere gönüllerini kapatmışlardı: "Bu dünya hayatı, yalnızca bir oyun ve (eğlence türünden) 'tutkulu bir oyalanmadır.'Gerçekte ahiret yurdu ise, asıl hayat odur. Bir bilselerdi." (Ankebut, 34). KORKU VE ÜMİT Elbette gençlerin ve zayıfların hepsi ilahi daveti hemen kabul etmemişti; fakat hiç olmazsa küçük yaşamlarını bir klarnetin notaları gibi bölen davet ve vaazların önem ve şiddetine karşı kulaklarını tıkamalarına neden olacak kendini beğenmişlikleri yoktu. Osman'ın çölde duyduğu:"Ey uykudakiler, uyanın" sesi vahyin kendisiydi ve daveti kabul edenler uykudan uyanmışlardı. Kafirlerin tutumu su sözlerle ifade edilebilir:"Bu dünya hayatımızdan başkası yoktur. Ve bizler diriltilecek de değiliz." (En'am, 29) Bu sözlere ilahi cevap da suydu:"Biz göğü, yeri ve ikisi arasındakileri oyun olsun diye yaratmadık." (Enbiya, 16; Duhan, 38) "Bizim boş bir amaç uğruna yarattığımızı ve sizin gerçekten bize döndürülüp getirilmeyeceğinizi mi sanmıştınız?" (Mü'minun, 115) Bu ayetlerse henüz küfrün yerleşmediği kimselerde etkisini gösteriyordu ve bunda emirleri getiren elçinin etkisi çok büyüktü. "Şüphesiz: 'Bizim Rabbimiz Allah'tır.' deyip dosdoğru bir istikamet tutturanlar (yok mu) onların üzerlerine melekler iner (ve der ki):'Korkmayın ve hüzne kapılmayın,size vaad olunan cennetle sevinin. Biz dünya hayatında da ahirette de sizin velileriniziz. Orda nefislerinizin arzuladığı her şey sizindir ve istemekte olduğunuz her şey de sizindir. Çok bağışlayan, çok esirgeyen (Allah)'tan bir ağırlanma olarak" (Fussilet, 30-32) Benzer bir ayet: "Bu mu daha hayırlı, yoksa takva sahiplerine vaad edilen cennet mi? Ki onlar için bir mükafat ve son duraktır. İçinde ebedi kalıcılar olarak, orada her istedikleri onlarındır, bu Rabbinin üzerinde istenen bir vaadidir." (Furkan, 15-16) Gerçek müminler "Bizimle karşılaşmayı umanlar"diye tanımlanmıştır.Oysa kafirler:"Bizimle karşılaşmayı ummayanlar, dünya hayatına razı olanlar ve bununla tatmin olanlar ve bizim ayetlerimizden habersiz (gafil) olanlar."dır. Müminin tutumu, her konuda kafirinkinin aksi olmalıdır. Hakk'a uyanık olmak sadece ümitlerin bu dünyadan ahirete çevrilmesi değil, dünyada her tarafa serpilmiş olan ayetlerden ders almasıdır. "Gökte burçları kılan, onların içinde bir aydınlık ve nurlu bir ay var eden (Allah) ne yücedir.O gece ile gündüzü birbiri ardınca kılandır; öğüt alıp düşünmek ya da şükretmek isteyenler için." (Furkan, 61-62) Kureyş liderleri küstahça peygamberlerden bu ayetleri (işaret ve mucizeleri) göstermesini istediler. Gökten onu destekleyen bir meleğin gelmesini veya onun göğe yükselmesini istiyorlardı. Ve bir gün dolunayın aydınlattığı bir gecede, bir grup kafir gelerek, eğer gerçekten Allah'ın Resulü ise Ay'ı ikiye bölmesini istediler. Mümin ve kararsızları da içeren büyük topluluk, Ay'ı ikiye ayrılmış görünce büyük bir şaşkınlık yaşadılar. Peygamber (sav) "İste şahit olun." dedi. Bu mucizeyi asıl isteyenler inkar ettiler ve bunun büyü olduğunu söylediler. Diğer taraftan inananlar sevindi, kararsızların bazıları iman etti, bazıları da imana yaklaştı. "Kendileri bakmıyorlar mı o deveye, nasıl yaratıldı? Göğe nasıl yükseltildi? Dağlara; nasıl oturtulup-kuruldu? Yere; nasıl yayılıp döşendi?" (Gasiye, 17-20) İnananlardan beklenen korku ve ümidin her ikisi de Allah'a götüren davranışlardır. Allah'a şükrün belirtisi olarak söylenen "Hamd alemlerin Rabbi olan Allah'adır." sözü aynı zamanda korku da taşır. "Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla" sözü insanı ümitle aynı yöne yöneltir. Bu, en belirgin şekilde Fatiha suresinde yer almıştır : "Hamd, alemlerin Rabbi, Rahman, Rahim ve din gününün maliki olan Allah'adır. Biz yalnızca sana ibadet eder ve yalnızca Senden yardım dileriz.Bizi dosdoğru yola ilet, kendilerine nimet verdiklerinin yoluna, gazaba uğrayanların ve sapıklarınkine değil..." Kuran'ın son surelerinden İhlas suresi de İslam öğretisinin en güzel ve tam ifadesini yazan bir suredir. "De ki: O Allah birdir. Allah Samed'dir. O doğurmamış ve doğrulmamıştır. Ve hiçbir şey O'nun dengi değildir." (İhlas suresi) ES-SAA (KIYAMET) Kafirlerin sık sık öne sürdüğü şeylerden biri de, eğer Allah gerçekten vahiy gönderdiyse bir melek göndermeliydi fikri idi. Buna karşı Kuran'ın cevabı şuydu: "Eğer yeryüzünde (insan değil de) tatmin bulmuş yürüyen melekler olsaydı, biz de onlara göklerden elçi olarak elbette melek gönderirdik." (İsra, 95) Cebrail'in zaman zaman yeryüzüne inmesi onu Kurani anlamda elçi yapmıyordu. Elçi olabilmek için, mesaj getirilen insanlar arasında yeryüzüne yerleşmek gerekliydi. Kuran şöyle diyordu: "Bize kavuşmayı ummayanlar dediler ki: 'Bize meleklerin indirilmesi ya da Rabbimizi bir görmemiz gerekmez miydi? 'And olsun onlar kendi nefislerinde büyüklüğe kapıldılar ve büyük bir azgınlıkla baş kaldırdılar. Melekleri görecekleri gün, suçlu günahkarlara bir müjde yoktur. Ve o gün (melekler onlara) derler ki: '(Size sevinçli haber) yasaktır, yasak.' " (Furkan, 21-22) Bu yasaklama, onların dünya ile ahiret arasına bir perde çekilmesi için yalvarmalarına, ama kibir içinde yalvarmalarına karşılıktır. Sema ile direkt bağlantıya geçildiğinde ve dünya yerle bir olup zaman ve mekan anlamsızlaştığında ebedi son gelmiş olacaktır. "İnsanların, her yana dağılmış ' pervaneler gibi olacakları gün ve dağların da etrafa saçılmış' renkli yünler gibi olacakları gün" ve çocukların saçlarını ağartan gün.", "Gerçekten Rabb'inin katında bir gün, sizin saymakta olduklarınızdan bin yıl gibidir." Kıyameti beklemek, muhakemeyi beklemektir. Kuran, doğruyu yanlıştan ayıran bir vahiy kitabıdır. Çünkü vahiy ezeli ebedi olanın fani olanda görünmesidir ve bu nihai muhakemeye öncülük eder. Bu muhakeme sonucunda Cennet ile Cehennem açıkça görülür. İyilik ve kötülüğün izleri artık ortaya çıkmıştır. Peygamberin (sav) doğru yola çağırması kendisine karşı koyanların sapıklığını tespit ettiği gibi, kendisine tabi olanları da mükemmellik derecesine ulaştırır. Bu konuda birçok ayet indirilmiştir: "And olsun, biz bu Kuran'da çeşitli açıklamalar yaptık, öğüt alışverişi düşünsünler diye. Oysa bu, onların daha da uzaklaşmalarından başkasını getirmiyor."( İsra, 41) "Biz onları korkutmayız. Fakat (bu) onlarda büyük bir azgınlıktan başka bir şey artırmıyor." ( İsra, 60) ÜÇ SORU Kureyşliler toplandıkları her seferde, kendilerince en büyük problem telakki ettikleri konu hakkında mutlaka konuşurlardı. Bu defa da Yesrib'deki Yahudi alimlerine danışmaya karar verdiler."Onlara Muhammed'den bahsedin , onu tarif edin ve söylediklerini iletin ; çünkü onlar ilk kutsal kitaba inanıyorlar ve mutlaka peygamberler hakkında bilgileri vardır, bizimse hiçbir bilgimiz yok" dediler.Yahudi alimleri su cevabı verdi: "Ona bizim söyleyeceğimiz 3 soru sorun. Eğer bunlara cevap verebilirse, o Allah'ın peygamberidir, fakat cevap veremezse yalancı ve sahtekardır . Ona eski günlerde ülkesini terk eden genç adamları, onlara ne olduğunu ve ilginç hayat hikayelerini sorun. Yeryüzünün ötesine, doğusuna ve batısına ulaşan uzak yolların yolcusundan haber vermesini isteyin. Bir de Ruh'u, onun ne olduğunu sorun. Eğer size bunları söylerse ona uyun, çünkü o bir peygamberdir." Elçiler gelince Kureyş liderleri bu 3 soruyu sordu. Peygamber (sav) de "Yarın size bunların cevabını vereceğim." dedi, fakat "İnşaalah" demeyi unuttu. Ertesi gün Kureyşliler cevap için geldiğinde onları geri gönderdi. O günden itibaren on beş gün boyunca hiçbir vahiy gelmedi. Cebrail de hiç yanına uğramadı. Mekkeliler onunla alay ettiler, o ise bu sözler için beklediği yardımı alamadığı için üzülüyordu. En sonunda Cebrail, onu teselli eden ve 3 soruya da cevap veren vahyi getirdi. Bu uzun bekleyişin sebebi şu ayetlerle açıklanıyordu: "Hiç bir şey hakkında 'Ben bunu yarın mutlaka yapacağım.' deme. Ancak: 'Allah dilerse' (yapacağım de)." Vahyin bu gecikişi peygamberi üzmesine rağmen müminlere güç kazandırmıştır. Her ne kadar kafirler bu gecikmeden sonuç çıkarmayı reddettilerse de, kafalarında şüphe olan bir çok Kureyşli için bu, vahyin Peygamber tarafından uydurulmadığına, bilakis Allah'tan geldiğine delil idi. Eğer Muhammed (sav) daha önceki vahiyleri uydurdu ise, bu alay edilme ve üzüntüye rağmen bu kez vahyi geciktirmesi anlamsız değil miydi? İnananlar her zaman olduğu gibi vahyin kendisinden güç alıyorlardı. Kureyşliler, eski günlerde ülkesini terkeden gençlerin hikayesini sorduklarında -bu hikayeyi o zamana kadar Mekke'de hiç kimse duymamıştı- bu hikayenin o anki durumlarıyla ilgili olduğunu, inananların yüceliğini ve inanmayanların kötülüğünü anlattığını bilmiyorlardı. Efesli uyuyanların hikayesi şöyle anlatılır : Milattan sonra III.yy.ın ortalarında halkı putperestliğe sapmış olan bir grup genç Allah'a imanı muhafaza ediyorlardı, halk da onları bu yüzden cezalandırıyordu. Bu eziyetlerden kaçmak için bir mağaraya sığındılar ve orada 300 yıl kadar uyudular. Yahudilerin o zamana dek bildiklerinden başka Kuran-ı Kerim'deki kıssa hiçbir insanın görmediği ayrıntılardan da bahseder. Örneğin, uyuyanların uyandıktan sonra yüzyıllar boyu uyuduklarını nasıl farkettiklerini ve köpeklerin ön ayaklarını kapının eşiğine nasıl uzatarak yattığını anlatır. İkinci soruya gelince, bu büyük yolcu Zü'l-Karneyn'dir. Vahiy onun doğuya ve batıya yaptığı yolculuğu anlatır ve sorulandan fazlasına cevap vererek 3. yolculuktan bahseder. Zü'l-Karneyn iki dağın arasında yasayan bir topluluğa rastlar ve o topluluk Zü'l-Karneyn'e kendilerini Yecüc, Mecüc ve cinlerden koruyacak bir duvar yapması için yalvarırlar. Allah da ona cinleri ve kötü ruhları bir yere toplama gücü verir. O belirli günde, bu kötü ruhlar yeryüzünde büyük karışıklıklara sebep olacaklardır. Onların ortaya çıkışı, kıyamet saatinden önce olacaktır ve vaktin yaklaştığını gösteren işaretlerden biri olacaktır. Üçüncü soruya cevap olarak vahiy, insanin akli kapasitesinin ruhu kavramaya yetmeyeceğini söyler: "Sana ruhtan sorarlar, de ki: 'Ruh, Rabbimin emrindedir, size ilimden yalnızca az bir şey verilmiştir.' " ( İsra, 85) Yahudiler, Peygamberin (sav) sorulara verdiği cevapları ilgiyle karşıladılar ve son cümledeki "ilimden az verilmiştir" ibaresinin Yahudileri mi yoksa Arapları mı kastettiğini sordular. Peygamber:"Her ikisini de" cevabını verince kendilerinin her türlü konuda bilgi sahibi olduğunu söyleyerek karşı çıktılar. Çünkü onlar, Kuran'ın da tasdik ettiği gibi her şeyi ayrı ayrı açıklayan (En'am, 154) bir kitap olan Tevrat'ı okuyorlardı. Peygamber onlara şöyle dedi: "Sizin bildikleriniz Allah'ın ilmi yanında çok azdır. Fakat yine de eğer uygulasanız bildikleriniz size yeter." Bundan sonra şu ayet nazil oldu: "Eğer yeryüzündeki ağaçların tümü kalem ve deniz de -onun ardına yedi deniz eklenerek -(mürekkep) olsa, yine de Allah'ın kelimeleri yazmakla tükenmez." (Lokman, 27) Kureyş liderleri Yahudi alimlerini sözüne uymadılar, Yahudi alimleri de tüm sorulara cevap vermesine rağmen onu kabul etmediler. Fakat bu cevaplar başkalarının İslam'ı kabul etmesine neden oldu. Peygamberin taraftarları arttıkça düşmanları yaşam tarzlarının tehlikeye girdiğini daha çok anlıyor ve kabilelerindeki Müslümanlara işkenceler yapıyor, onları dövüyor, aç ve susuz bırakıyorlardı. İşkence yapanların en acımasızı Ebu Cehil'di. Eğer yeni dine giren kişinin kendisini koruyacak güçte bir ailesi varsa ona işkence edemiyor fakat hakaret ediyordu. Zayıf kimselere işkence ediyor, diğer kabileleri de buna teşvik ediyordu. Kabilesindeki Yasir, Sümeyye ve oğulları Ammar'a (ra) işkence edilmesine ve bunun sonucunda Sümeyye'nin ölümüne o sebep oldu. Diğer kabiledekiler onlar kadar dayanıklı olamadılar. İçlerinden gelmese de " Lat ve Uzza da Allah gibi sizin tanrılarınız değil mi? diye sorulduğunda "Evet" diyorlardı. Bu insanlar artık İslam'ı açıkça yaşayamıyorlar, çoğu gizli olarak bile yaşayamıyordu. Peygamber (sav), kendisi işkenceden kurtulabildiği halde, diğer müminlerin sürekli işkence çektiklerini görünce onlara şöyle dedi: "Eğer Habeşistan'a giderseniz, orada hiç kimseye haksızlık adaletsizlik yapmayan bir kral bulacaksınız.Orada dine sımsıkı bağlı bir yasam vardır .Allah size çektiklerinizden bir kurtuluş yolu gösterene dek orada kalan kalın." Bunun üzerine bir grup mümin Habeşistan'a gitmek üzere yola koyuldu. Bu, İslam'daki ilk hicret idi. MİRAÇ Ebu Talib'in karısı Fatıma Müslüman olmuştu, Ali ve Cafer'in kız kardeşleri olan Ümmü Hani (ra) de İslam'a girmişti. Fakat kocası Hubeyre, Allah'ın birliğine kapalı idi. Bununla beraber peygamber her geldiğinde onu iyi karşılar, namaz vaktiyse evdeki Müslümanlar cemaatle namaz kılarlardı. Böyle günlerin birinde Peygamber (sav), namazını kıldıktan sonra Ümmü Hani 'nin teklifini kabul ederek geceyi onlarda geçirdi, fakat uyuduktan kısa bir süre sonra kalkarak Mescid-i Haram'a gitti. Çünkü geceyi orada geçirmeyi severdi. Oradayken uyku bastırdı ve uyudu: " Cebrail geldi ve beni ayağıyla dürterek uyandırdı. Bundan sonra, beni kolumdan tutup kaldırdı, birlikte Mescid'in kapısından çıktık. Orada eşekle katır arası beyaz bir binek vardı. İki yanında bacaklarını oynattığı yerde kanatları vardı ve her adımı gözün görebileceği uzaklığa varıyordu." Daha sonra Peygamber (sav), Burak adlı bineğe Cebrail'le nasıl bindiğini, Cebrail'in göğe yükselirken bineğin hızını, yönünü nasıl ayarladığını, kuzeye, Yesrib ve Hayber'in ötesine gidip Kudüs'e vardıklarını anlattı. Orada bir grup peygamberle - İbrahim, Musa, İsa ve diğerleri - karşılaştılar. Mescidde namaz kılarken bütün peygamberler onun arkasında namaz kıldılar. Daha sonra önüne iki fıçı kondu. Biri süt, biri şarap doluydu. Peygamber (sav) süt dolu fıçıdan aldı ve şarap fıçısına hiç dokunmadı. Cebrail şöyle dedi:" Sen doğru yola yöneltildin, sen de halkını o yöne yönelttin ve şarap sana yasaklandı." Daha sonra bu dünyadan semaya yükseltildi. Kudüs toprağının ortasındaki bir taşın üstünden Burak'a tekrar binerek yedi kat göğe yükseldi. Her sema katında Peygamberlerden biriyle görüştü. Onları dünyevi olarak değil, semavi olarak görüyordu. Sonra Cennet ve Cehennem’i gördü. Cennet’teki bahçeleri şöyle anlatır: " Yay büyüklüğündeki bir cennet parçası, güneşin doğup battığı tüm alandan daha iyidir. Eğer Cennet kadınlarından biri yeryüzünün insanlarına görünse, gökle yer arasındaki bütün alanı ışık ve güzel koku doldurur." Kendi manevi varlığı hakkında şöyle demiştir: "Adem henüz su ile çamur arası bir şeyken ben peygamberdim." Göğe yükselişinin zirvesi Sidret'ül Münteha idi. Bir tefsirde şunlar geçer: "Sidr kökünün kökü Taht'tadır ve bu ağaç peygamber olsun, Cebrail olsun herkesin bilme noktasının sınırını belirler. Onun ötesi Allah'tan başka herkese gizlidir." Evrenin bu kısmında Cebrail (as) Muhammed (sav) 'e asıl şekliyle, yaratıldığı gibi göründü. Daha sonra ayette geçtiği gibi: "Sidre'yi örten örtmekte iken, göz kayıp şaşmadı ve (sınırı) taşmadı. And olsun, O, Rabbi'nin en büyük ayetlerinden olanını gördü.." Sidr ağacında Peygamber ümmetine elli vakit namaz farz kılındı. Şöyle anlatır: "Dönüşümde Musa'nın - o size ne iyi bir dosttu! - yanından geçerken bana: 'Sana kaç rekat namaz farz oldu? diye sordu. Ben elli vakit olduğunu söyleyince, Hz.Musa: 'Namaz ağır bir ibadettir. Rabbine söyle, ve bunu hafifletmesini iste.'dedi. Bunun üzerine geri döndüm. Allah on vakit indirdi ve geri gönderdi. Fakat Hz.Musa yine çok buldu ve geri dönmemi söyledi. Her seferinde beni geri gönderiyordu. Sonunda beş vakit namaz farz kılındı. Musa (as) yine aynı şeyleri söylüyordu. Ben: ' Rabbime gittim ve utanana dek azaltmasını istedim; artık geri dönemem.' dedim. İhlas ile kılınacak her namaz on katı sevap kazandırır." Peygamber (sav) ve Cebrail (asv) , Kudüs'teki o taşın yanına indikten sonra geldikleri yoldan, güneyden gelen kervanları görerek Mekke'ye döndüler. Kabe'ye vardıklarında hala geceydi. Peygamber oradan Yine Ümmü Hani'nin evine gitti. Sabah olunca namaz kıldılar. Sonra Peygamber ona : " Sizinle akşam namazını kıldım. Daha sonra Kudüs'e gittim ve orada namaz kıldım. Şimdi de gördüğün gibi namazı birilikte kıldık." dedi. Ümmü Hani ona: "Bunu başkalarına söyleme, çünkü onlar sana yalancı der ve seninle alay ederler." O ise :"Allah'a yemin ederim ki söyleyeceğim." dedi. Ertesi gün Peygamber bu olayı anlatınca müşrikler inanmadılar. "Ona deli demek için delil bulduk." dediler. Çünkü hepsi Kudüs'e gidip gelmenin bir ay süreceğini biliyorlardı. Sonra bir grup Hz.Ebu Bekir'e gittiler. "Şimdi bakalım arkadaşın hakkında ne düşüneceksin? O bize dün Kudüs’e gidip orada namaz kıldığını söylüyor." dediler. Ebu Bekir: "Eğer o söylediyse doğrudur. Bunda şaşılacak ne var." dedi. Ve onun yanına giderek herkesin içinde onu tasdik etti. Bazı kararsızlar dönmek üzereydiler, Peygamber, Mekke'ye dönerken yolda gördüğü kervanları anlatıyor, O kervanın kaç gün sonra ve ne şekilde gelebileceklerini söylüyordu. Kervanlar Resulullah'ın tarif ettiği şekilde gelince gerçekler ortaya çıkmış oldu. GÖÇLER Peygamber (sav), Mekke'deki Müslümanları Yesrib (Medine)'e hicret etmeye teşvik ediyordu. İkinci Akabe Biatı’ndan sonra Kureyşli Müslümanlar yavaş yavaş hicret etmeye başladılar. Ebu Bekir ve Ali dışında tüm Müslümanlar hicret edince, Ebu Bekir (ra), Peygamber (sav)'den hicret etmek için izin istedi. Peygamber (sav) ona: "Acele etme, belki Allah sana bir arkadaş verir" dedi. Ebu Bekir (ra), Peygamber (sav)'i beklemesi gerektiğini anladı. Kureyşliler Müslümanları, göçten men etmek, için ellerinden geleni yapıyorlardı. Gideceğini haber aldıkları müminleri işkence ile dinden döndürmeye çalışıyorlardı. Bu şekilde Hişam ve Ayyas, yalan söylenerek yollarından çevrildiler ve işkence ile İslam'dan döndüklerini açıkladılar. Kısa zaman sonra bunun affedilmeyecek bir suç olduğunu anladılar. Fakat bir süre sonra su ayet nazil oldu: "De ki: Ey aleyhlerinde olmak üzere ölçüyü taşıran kulları, Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin. Şüphesiz Allah bütün günahları bağışlar. Çünkü O, bağışlayandır, esirgeyendir. Azab size gelip çatmadan evvel, Rabbinize yönelip- dönün ve ona teslim olun. Sonra size yardım da edilmez." (Zümer, 53-54) Hişam bu ayetleri okudu ve Ayyas'a gösterdi. İkisi de İslam'a girdiler ve kaçmak için bir fırsat beklemeye başladılar. alıntı..
__________________ |
||||||||||
|
|
|
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|
Benzer Konular
|
||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevaplar | Son Mesaj |
| Mekke ve Medinenin ilk fotoğrafları | cıwann | Resim | 0 | 06-24-2008 02:21 AM |
| İbadette teknoloji dönemi... | baco | Genel Kültür | 1 | 05-09-2008 06:53 PM |
| CÂhiliyye DÖnemi | baco | Genel Kültür | 0 | 05-08-2008 05:58 PM |
| İbadette teknoloji dönemi | Stêrka_Jiyan | Bilim ve Teknoloji | 0 | 05-07-2008 05:07 PM |