![]() |
|
|
#46 (permalink) | ||||||||||
|
DEĞİŞEN DİL VE İNSAN
Kitabımı az insanlar ve az yıllar için yazıyorum. Uzun ömürlü olabilmesi için daha sağlam bir dille yazılması gerekirdi. Bizim dilimizin bugüne kadarki sürekli değişmelerine bakılınca, elli yıl sonra şimdiki halinde kalacağını kim umabilir? Her gün elimizden kayıp gidiyor benim yaşadığım yıllar içinde yarı yarıya değişti. Şimdi artık olgunlaştı diyoruz; her çağ kendi dili için öyle der. Hep böyle kaçıp değiştiği sürece ben dilimizin bugünkü halinde kalmasını özlemem. İyi ve yararlı yazılar onu kendilerine bağlayabilirse bağlar, göreceği rağbet de devletimizin kaderine göre değişir. Onun için kitabıma hiç çekinmeden kişisel birçok yazılar koyuyorum. Bunlar bugün yaşayan insanların işine yaramakla kalır ve orta anlayıştan öte özel bilgileri olan kimi insanları ilgilendirir. Gördüğüm birçokları gibi benim ardımdan da olur olmaz sözler edilmesini istemiyorum doğrusu: Şöyle düşünürdü, böyle yaşardı; şunu ister, bunu istemezdi; ölürken konuşsa buna şunu der, şuna bunu verirdi; onu benden iyi tanıyan yoktu, gibi. Kitabımda edep kurallarının izin verdiği ölçüde eğilimlerimi, sevgilerimi az çok belirtiyorum; bilmek isteyene sözlü olarak daha da serbestçe ve içtenlikle açıklıyorum duyup düşündüklerimi. Ama bakmasını bilen bu anılarımda her şeyi söylediğimi, gösterdiğimi görür. Yazıya dökemediğimi parmağımla gösteriyorum burada: Verum animo satis haec vestigia parva sagaci Sunt, per quae possis congnossere caetera tute. (Lucretius) Görenlere kısacık göstermeler yeter Üst tarafını kendin bulabilirsin. İstenecek, aranıp bulunacak hiçbir şey bırakmıyorum kendimden. Sözüm edilecekse, doğru dürüst, gerçeğe uygun edilmesini istiyorum. Övmek için de olsa beni olduğumdan başka türlü göstermek isteyeni yalanlamak için öbür dünyadan seve seve kalkar gelirim. Yaşayanlardan bile olmadıkları gibi söz edildiğini görmekteyim. Yitirdiğim bir dostumu (La Boetie) var gücümle desteklemeseydim, bin bir türlü suret biçeceklerdi ona. (Kitap 3, bölüm 9)
__________________ |
||||||||||
|
|
|
|
|
#47 (permalink) | ||||||||||
|
İNSANLAR VE HAYVANLAR
Hayvanlar arasında eni konu bir haberleşme olduğunu açıkça görüyoruz; yalnız aynı türden olanlar değil ayrı türden olanlar da birbirleriyle anlaşabiliyorlar. Et mutae pecudes et denique secla ferarum Dissimiles fuerunt voces variasque cluere Cum metus aut dolor est, aut cum jam gaudia gliscunt. (Lucretlus) Söz bilmez sürüler, vahşi hayvanlar Türlü bağrışmalarla anlatırlar Duydukları korkuyu, acıyı ya da zevki. At köpeğin bir çeşit havlamasından kızgın olduğunu anlar; başka türlü bir havlamasıysa, hiç ürkütmez onu. Aralarındaki iş ortaklığından anlıyoruz ki sesi olmayan hayvanların bile başka bir haberleşme yolları var; hareketleriyle konuşup anlaşıyorlar: Non alias longue ratione atque ipsa videtur Protrabere ad gestum pueros infantia linguae. (Lucretius) Başka türlü değil çocukların da Sesle anlatamadıklarını hareketle anlatmaları. Neden anlaşamasınlar? Bizim dilsizlerimiz de işaretlerle pekala söyleşiyor, tartışıyor, hikayeler anlatıyorlar. Öyle alışkın, öyle usta olanlarını gördüm ki, her istediklerini eksiksiz anlatabiliyorlar. Aşıklar yalnız gözleriyle neler söylerler birbirine: Bozuşur, barışır, yalvarışır, anlaşır, söyleşirler gözleriyle. E'i silentio ancor suole Haver perigi e porole. (Tasco) Ve susmada bile Sözler, yalvarmalar vardır. Ya ellerle neler söylemeyiz? İsteriz, söz veririz, çağırırız, yol veririz, korkuturuz, yakarırız, yalvarırız, yadsırız, istemeyiz, sorarız, beğeniriz, sayarız, itiraz ederiz, pişman oluruz, korkarız, utanırız, kuşkulanırız, bildiririz, buyururuz, isteriz, yüreklendiririz, yemin ederiz, küçümseriz, meydan okuruz, kızdırırız, suçlarız, mahkum ederiz, affederiz, küfrederiz, pohpohlarız, alkışlarız, kutlarız, utandırırız, alay ederiz, uzlaştırırız, salık veririz, coştururuz, seviniriz, bayram ederiz, acırız, üzeriz, rahatsız ederiz, şaşırtırız, bağırırız, susarız, daha neler neler, dille yarışacak kadar. Başımızla buyur ederiz, kovarız, evet deriz, hayır deriz, yalanlarız, hoş karşılarız, yüceltiriz, kutsallaştırırız, hor görürüz, isteriz, tersleriz, sevindiririz, dertlendiririz, okşarız, azarlarız, dizginleriz, kızdırtırız, korku veririz, güven veririz, soruştururuz. Ya kaşlarımızla? Ya omuzlarımızla?.. Abderia'dan gelen bir elçi Isparta kralı Agis'e söyleyeceklerini uzun uzun söyledikten sonra sorar: Efendimiz yurttaşlarıma nasıl bir cevap götürmemi isterler? Seni, tek söz söylemeden, her istediğini, dilediğin süre söylemekte serbest bıraktığımı söylersin, der kral. İşte size konuşan ve çok iyi anlaşılan bir susma... (Kitap 2, bölüm 12) İnsan yalnız sözle insandır ve yalnız sözle bağlanırız birbirimize. (Kitap 1, bölüm 9)
__________________ |
||||||||||
|
|
|
|
|
#48 (permalink) | ||||||||||
|
ÖLDÜRME TEHLİKESİNE KARŞI
Öldürme tehlikesi karşısında Julius Caesar'ın tuttuğu yol bence tutulacak yolların en güzeliydi. Önce hoşgörürlük ve tatlılıkla düşmanlarına kendini sevdirmeye çalıştı; hazırlanan suikastları öğrenip, bunlardan haberli olduğunu uluorta söylemekle yetinirdi ve pek soyluca bir soğukkanlılıkla, korkmadan, ortalığı telaşa vermeden oluruna bırakırdı işi, kendini tanrılara ve talihe emanet ederek. Öldürüldüğü zaman böyle bir halde olduğu su götürmez çünkü. Bir yabancı, Syrakusa Kralı Dionysios'a, iyi bir para karşılığı uyruklarının kendisine karşı hazırlayacakları bütün kundakları sezinleyip meydana çıkarmanın şaşmaz yolunu öğretebileceğini orda burda söyleyip herkese duyuruyor. Haberi alan Dionysios çağırtıyor adamı, korunması için böylesine gerekli bir ustalığı öğrenmek için. Yabancı gelip kendisine öğretecek hiçbir hüneri olmadığını, yalnızca ona bir torba altın vererek yaman bir sırrı elde ettiğini sevinçle ilan etmesini söylüyor. Kral beğeniyor bu buluşu ve beşyüz altın saydırıyor yabancıya. Çok yararlı bir bilgi edinmeden kim olduğu bilinmeyen bir adama bu kadar büyük bir para verilebileceğini düşünemiyor kimse, düşmanlarının çekinmesini sağlıyor bu söylenti. Bunun gibi, akıllı krallar, canlarına karşı girişilen tertipleri öğrenince hemen yayarlar ki bunu, herkes iyi haber aldıklarına, gizli kapaklı her işin; kokusunu alacaklarına inansın. Atina Dukası son zamanlarda Floransa'yı zorbaca yönettiği sırada birçok saçmalıklar yaptı; ama bunların en büyüğü şu oldu: Floransalıların ayaklanmaya hazırlandıklarını aralarında Matheo di Morozo diye biri kendisine fitleyince hemen öldürüveriyor onu ki bu haber ortaya yayılmasın, haklı yönetiminden şikayetçi kimseler bulunabileceği düşünülmesin. Eskiden bir yerde okumuştum, önemli kişilerden bir Romalı Triumvira'nın şerrinden kaçıyor; ardına: düşenlerin elinden bin bir kurnazca buluşla kurtuluyor. Sonunda bir gün, onu yakalamaya gelen bir sürü atlı saklandığı bir çitin yanı başına geliyor, az kalsın göreceklerken yine kurtuluyor; ama bu kez artık, dört bir yanda aranıp taranmaktan kurtulmak için çektiği bunca sıkıntıyı, böylesi bir hayattan umabileceği rahat soluğun azlığını, olacağa bir kez göğüs germenin bu soluk soluğa yaşamaktan daha iyi olduğunu düşünerek geri çağırıyor askerleri saklandığı yere, yapabilecekleri kötülüğü göze alıp, onları da kendisini de sürüncemeden kurtarmak için. Düşmanın üstüne çağırmak delice bir davranış, ama çıkmaz bir yolda sürekli can telaşı içinde yaşamaktansa böylesi daha iyi gelir bana. Alacağımız tedbirler size kaygılar, kuşkulardan başka şey getirmeyecek; iyisi mi güzel bir yüreklilikle ne olacaksa olsun dersiniz; belki bir şey olmaz diye bir avuntunuz da olur üstelik. (Kitap 1, bölüm 20)
__________________ |
||||||||||
|
|
|
|
|
#49 (permalink) | ||||||||||
|
ÖLMEK ÖZGÜRLÜĞÜ
Filozofluk yapmak kuşku duymaktır derler, öyleyse benim için saçmalamak, aklına eseni söylemek, daha zorlu bir nedenle, kuşkulanmak olmalıdır. Çünkü araştırmak, çözüm getirmekse kürsü başkanının işi. Benim kürsü başkanım tanrısal gücün yetkisidir, ki o kimseyi dinlemeden yönetir bizi ve insanlara özgü boş çekişmelerin üstündedir yeri. Philippos kılıç elde Peloponez'e girince, biri gelmiş Damidas'a demiş ki, bu adamın dostluğunu kazanmazsak Lakedemonyalılar'ın çok çekeceği var. Hadi be, korkak, demiş Damidas, ölümden korkmayanların ne çekeceği olabilir? Agis'e de bir insan nasıl özgür yaşayabilir, diye sorulduğu zaman; ölümü küçümseyerek, demiş. Bu görüşler ve bu konuda raslanan daha binlercesi, ölümü sabırla beklemekten öte bir davranış istiyorlar elbet insandan. Hayatta ölümden beter birçok belalar vardır çünkü. Antigonos'un tutsağı bir Ispartalı çocuk köle olarak satılıyor; efendisi onu zorla çirkin bir işte kullanmaya kalkınca: Görürsün, demiş çocuk, kimi satın aldığımı; özgürlüğüm elimdeyken ayıptır kul olmak senin gibisine. Böyle der Ispartalı çocuk ve atar kendini evin tepesinden aşağı. Antipater'in, bir isteğini kabul ettirmek için korkutmaya kalkıştığı Ispartalılar: Bizi ölümden beter bir şeyle korkutmak istersen, daha seve seve ölürüz, demişler. Her yapacakları işe engel olacağını yazan Philipos'a da: Ölmemize de engel olamazsınız ya, diye karşılık vermişler. Derler ki bilge yaşaması gerektiği kadar yaşar. Şunu da derler ki, doğanın en başta gelen ve halimizden yakınmayı gereksiz kılan lutfu bizi dünyadan göçmekte özgür bırakmasıdır. Hayata verdiği giriş yolu bir tek, ama çıkış yolu yüz binlerce. Yaşamak için toprağımız olmayabilir, ama ölmek için toprak bulunur nasıl olsa. Boiocatus'un Romalılara dediği gibi. Dünyadan ne diye yakınırsın? Bağladığı yok ki seni: Dertler içinde yaşıyorsan, bu korkaklığın yüzündendir senin; istediğin zaman ölmek elinde: Ubiqe mors est; optime hoc cavit Deus; Eripers vitam nemo non homini potest; At nemo mortem: mille ad hanc aditus patent. (Seneka) Her yerde ölüm var tanrı bol bol veriyor onu; Herkes herkesin hayatını alabilir, ama ölümü Alınamaz kimseden: Binlerce kapısı var ölümün. Bir tek hastalığın devası değil, bütün dertlere devadır ölüm. Hiçbir zaman korkulmayacak, çok kez aranacak pek emin bir limandır ölüm. Hayata ha biz son vermişiz, ha kendi son bulmuş, hepsi bir; ha eceline koşmuş insan, ha beklemiş onu; nerden gelirse gelse, kendi ecelidir gelecek olan. İplik nerde koparsa ordadır ecel, orasıdır yumağın ucu. En gönüllü olanıdır ölümlerin en güzeli. Yaşamak başkasının istemine bağlıdır, ölmek yalnız bizimkine. En çok ölümde kendi huyumuza suyumuza göre davranmalıyız. Başkalarının ne diyeceği düşünülmez bu işte, çılgınlık olur düşünmek de. Yaşamak kölelik olur, ölmek özgürlüğümüz olmazsa. Hastalıkların iyileştirilmesi çoğu kez yaşamayı kısıtlamakla olmuyor mu zaten? Etimizi yarıyorlar, dağlıyorlar, elimizi ayağımızı kesiyorlar, yemekten kesip kanımızı alıyorlar: Bir adım daha atıversek öteye, toptan kurtulmuş oluruz. Şahdamarımız neden kara kan damarımız kadar buyruğumuzda olmasın?.. (Kitap 2, bölüm 3) Vicdanımız bizi günah işlememeye, isteklerimiz azaldığı için değil, aklımızın gereklerine uyarak zorlamalıdır. (Kitap 3, bölüm 2)
__________________ |
||||||||||
|
|
|
|
|
#50 (permalink) | ||||||||||
|
GÜLMEK VE AĞLAMAK
Demokritos ve Herakleitos öyle iki filozoftu ki, birincisi insanlık halini boş ve gülünç bulduğu için halk arasına alaycı bir güler yüzle çıkarmış; Herakleitos ise, insanın haline acıdığı, vahlandığı için hep üzgün bir yüz ve yaş dolu gözlerle dolaşırmış. Ridebat, quoties a limine moverat alter unum Protuleratque pedem; flebat contrarius alter. (Juvenalia) Evinden dışarı adım atar atmaz gülmeye başlardı biri Öteki ise ağlamaya başlardı. Ben birinci davranıştan yanayım; gülmek ağlamaktan daha hoş olduğu için değil yalnız, insanlığı daha fazla küçümsediği, bizleri daha fazla suçladığı için. Öyle hallerimiz var ki ne kadar aşağılansak yeridir bence. Yakınmada, vahlanmada acıdığımız şeye değer verme vardır bir çeşit. Alay edilen şeylerse değer vermediğimiz şeylerdir. Sanmıyorum ki insanlıkta saçmalıktan fazla dert, budalalıktan fazla kötülük olsun. Dertlerimiz saçmalıklarımızdan daha ağır basmaz; aşağılık olduğumuz kadar zavallı da değiliz. Onun için, Diogenes, kendi kendisiyle konuşan, fıçısını yuvarlayıp gezen, büyük İskender'e dudak büken, insanları sineklere, hava civa dolu torbalara benzeten o filozof, bence, insanlardan nefretiyle ün kazanan Timon'dan daha acı, daha sarsıcı, dolayısıyla daha doğru bir yargıçtı. Çünkü nefret ettiğimiz şey yüreğimizde yeri olan bir şeydir. Timon lanet okuyordu bize, batmamızı istiyordu bütün hıncıyla; tehlikeli, zararlı, bulaşıcı diye kaçıyordu yakınlığımızdan. Öteki o kadar az değer veriyordu ki bize, yaklaşmamız rahatını kaçıramaz, tutumunu değiştiremezdi. Kovmuyordu insanları, korktuğundan değil, onlarla görüşmeyi hiçe saydığından: Bizi kendisine iyilik de kötülük de yapmaktan aciz sayıyordu. (Kitap 1, bölüm 50)
__________________ |
||||||||||
|
|
|
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|
Benzer Konular
|
||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevaplar | Son Mesaj |
| Michel Eyquem de Montaigne, | MÊVAN | Biyografi | 0 | 05-07-2008 06:28 PM |