![]() |
|
|
#51 (permalink) | ||||||||||
|
HAİNLERE HIYANET
Antigonos, bir şehrin askerlerini kandırıp kendi rakibi olan komutanları Eumenes'e ihanet ettiriyor; ama askerlerinin ihanetiyle adamı öldürdükten sonra kendisi tanrısal adaletin uygulayıcısı olmaya kalkıyor, hainleri şehrin valisine teslim edip hepsini dilediği biçimde temizlemesini emrediyor. Öylesine yaptırıyor ki dediğini, sayıları bir hayli çok olan bu askerlerin bir teki bile Makedonya'ya dönmüyor. Askerler kendisine ettikleri hizmetin büyüklüğü ölçüsünde kötülük etmiş ve cezayı haketmiş oluyorlardı. Efendisi Sulpicius'un saklandığı yeri haber veren köle, Sylla'nın vermiş olduğu söz gereği serbest bırakılıyor; ama devlet hikmeti gereği Tarpeion kayalığından atılıyor. Bizim kral Clovis de, Cannacre'ın hizmetçilerine altın silahlar vadederek efendilerine ihanet ettiriyor. Sonra üçünü de astırıyor. Kimi yerde de hıyanet edenlerin boyunlarına ihanet karşılığı aldıkları keseyi takıp asıyorlar. Kendi isteklerini yerine getirdikten sonra kamu isteğini de yerine getirmiş oluyorlar böylece. Fatih Sultan Mehmet, soyunun adeti üzere, taht kıskançlığı yüzünden kardeşini ortadan kaldırmak isteyince onun adamlarından birini kullanıyor bu işte: Adam da fazla su yutturarak boğuyor şehzadeyi. İş olup bitince Padişah bu cinayetin kefareti olarak katili ölen kardeşinin anasına (yalnız babadan kardeştiler çünkü) teslim ediyor o da padişahın gözü önünde katilin karnını yardırıyor, kendi elleriyle yüreğini bulup sökerek sıcak sıcak köpeklere yediriyor. Kendileri hiç de iyi olmayanlar, kötü bir eylemden çıkar sağladıktan sonra, rahat yürekle, işe biraz iyilik doğruluk karıştırmaktan hoşlanırlar, bir karşılık ödüyormuş, vicdanlarını temizliyormuş gibi. Kaldı ki, bu korkunç kötülüklere alet ettikleri kimseler kendilerini suçluyormuş gibi gelir onlara. Ölmelerini isterler ki bu yüz karası işlerin bilinci, tanıklığı silinsin gitsin. (Kitap 3, bölüm 1)
__________________ |
||||||||||
|
|
|
|
|
#52 (permalink) | ||||||||||
|
HASTALIK
Benim hastalığım, hastalıkların en kötüsü, en azılısı, en ağrılısı, en belalısı, en süreklisidir.( Kum hastalığı.) Şimdiye kadar beş altı uzun ve belalı sancı geçirdim. Bilmem ben mi yaman bir adamım, yoksa ölüm korkusundan ve doktorların aklımıza soktukları tehlikeler, neden ve sonuçlardan düşüncesini kurtarmış bir insan için bu acı, kolay dayanılır bir acı mıdır? Bence ağrının etkisi aklı başında bir insanı çileden çıkarıp deliye döndürecek kadar şiddetli, dehşetli olmuyor. Kum sancısından benim şu yararım oldu ki, bir türlü kendime kabul ettirmediğim ölümü artık yadırgamayacağım! Çünkü sancılar, beni ne kadar sıkıştırır, tedirgin ederse, ölüm korkusundan o ölçüde kurtuluyordum. Hayata, yalnız hayatta olduğum için bağlanmaya zaten alışmıştım: Hastalığım bu bağı da çözecek. Allah vere de hastalığın şiddeti gücümü aşıp bana ölümü sevdirip arzulatmasa; çünkü bu da ölümden korkmak kadar kötü bir şeydir: Summum nec metuas diem, ec optes. (Martiells) Ne ölümden kork, ne de ölümü iste. Bunlardan ikisi de kaçınılacak durumlardır ama birincisinden kaçınmak çok daha kolaydır. Evet, ama, acılara dayanırken hiç istifimizi bozmamayı, mağrur ve sakin bir tavır takınmayı bir ahlak kuralı yapmak da bana anlamsız bir gösteriş gibi geliyor. Neden, bir şeyin aslına, doğrusuna bakan felsefe, burada görünüş üzerinde duruyor? Bu oyunu aktörlere, söz ustalarına bıraksın. Dış hareketlerimize bu kadar önem veren onlardır. İnsanın yüreği sağlamsa, acıları yenmek için ağlayıp sızlanmaktan çekinmesin; irademizi aşmayan bu sızlanmaları irademizi aşan iç çekişleri, hıçkırıklar, çarpıntılar, sararmalar gibi görsün. Yürekte korku, sözlerde umutsuzluk yoksa, daha ne istiyor? Düşüncemiz kıvranmıyorsa, bedenimiz kıvranmış ne çıkar? Felsefe bizi başkası için değil, kendimiz için, güçlü görünmek için değil, güçlü olmak için yetiştirir. Düşüncemizi yönetsin yeter! Onun işi budur. Ruhumuza öyle bir güç versin ki, kum sancılarında kendini kaybetmesin, korkakça boyun eğmesin, karşı koysun; bitkin, ezilmiş bir hale gelmesin, bir savaş taşkınlığı ve azgınlığı göstersin; bir dereceye kadar çevresindekilerle konuşmak ve daha başka şeyler yapmak gücü olsun. Bu kadar çetin hallerde, insandan hiç istifini bozmamasını istemek zalimliktir. Biz savaşı kazanalım da, varsın gösterişimiz bozuk olsun. Vücut kıvranmakla rahatlıyorsa, bırakın kıvransın; hareket iyi geliyorsa istediği gibi yuvarlanıp tepinsin. Var gücüyle bağırınca ağrı biraz olsun geçer yahut diner gibi olursa, hiç çekinmeden bağırsın. Ona, ille de bağıracaksın demeyelim, ama bağırmasına da karışmayalım. Epikuros, olgun bir insanın, acı çekerken bağırmasını hoş görmekle kalmıyor, bunu öğütlüyor bile. «Pugiles etiam quum feriunt in jactandis coestibus ingemiscunt quia profundenda voce omne corpus intenditur venique plaga vehementior.» (Cicero) Güreşçiler rakiplerine vururken, zırhlı yumruklarını savururken inler gibi bağırırlar; çünkü bağırmak sinirleri gerer ve vuruş daha kuvvetli olur. Bunları söylemekten amacım, kum sancılarında yaygara koparanları hoş görmektir; çünkü ben kendim şimdiye kadar bu sancıları biraz daha durgun geçirdim, bağırıp çağırmadım; yalnızca inledim. Ama, bu edepli halde kalmak için hiç de kendimi zorlamadım, çünkü böyle bir üstünlüğe değer verenlerden değilim. (Kitap 3, bölüm 32)
__________________ |
||||||||||
|
|
|
|
|
#53 (permalink) | ||||||||||
|
SAĞLIK ÜSTÜNE
İyi iken de hasta iken de canımın istediğini yapmışımdır her zaman. İçimden gelen isteklere büyük bir güvenim vardır. Acıyı acıyla gidermeyi sevmem. Hele insanı hastalıktan daha fazla rahatsız eden ilaçlardan nefret ederim. Karnımız ağrıyor diye kendinizi istiridye yemek keyfinden yoksun ettiniz mi, derdiniz birken iki olmuş demektir. Hastalıktan çektiğiniz yetmiyormuş gibi bir de perhizden çekersiniz. İlaçlarda nasıl olsa aldanıyoruz madem, bari ağzımızın tadıyla aldanalım. Herkes bunun tersini yapıyor kendine zor gelen neyse iyiliği onda görüyor kolay bakımdan çekiniyor. Canımın çektiği yiyecekler çok defa mideme en az dokunan şeyler olmuştur; iştahım midemle kendiliğinden uyuşur. Gençken biberli baharlı şeyler hoşuma giderdi. Yaşlanınca mideme dokunur, hoşuma da gitmez oldular. Şarap hastalara iyi gelmez: Hasta oldum mu en tiksindiğim şey de şarap olur. Zorla, istemeye istemeye yaptığım her şey dokunur bana; seve seve, iştahla yaptığım hiçbir şeyden zarar görmem. Hoşuma giden bir şeyin bana dokunduğunu bilmiyorum. Onun için hekimlerin dediklerini her zaman keyfimden yana çevirmişimdir, hem de alabildiğine... En büyük dertler çoğu kez doğaya uyacak yerde kendi uydurduğumuz çarelerden gelir. İspanyollar'ın bir sözü türlü yönlerden hoşuma gider: Defianda me Dios de mi Allah beni kendimden korusun. Hasta iken beni üzen şey canımın istediğini yapmamak değil, canımın bir şeyi istemez oluşudur. Keşke bir şey istese de yapsam; hekimler zor durdurur beni. Sağken bütün kaygım da umutlu, istekli olmaktır. Uyuşuk, isteksiz olmak ne acıklı bir şeydir. Hekimlik bilgisi sen sözünü söylemiş değil ki, bizim ağız açmaya hakkımız olmasın. Bu bilgi iklimlere, aylara, Franel'e ve Escale'e (Montaigne'in zamanında yaşamış hekimler.) göre değişiyor. Hekiminiz uykuyu, şarabı ve eti sizin için zararlı görüyorsa üzülmeyin; ben size onun gibi düşünmeyen bir başka hekim bulurum. Hekimlerin düşünceleri bin bir kalıba girecek kadar değişiktir. Bir zavallı hasta bilirim; iyileşeceğim diye aylarca susuzluktan yandı, tutuştu; sonra bir hekim kendisine su içmemenin zararlı olduğunu söyledi. Neye yaradı çektikleri? Geçenlerde bir hekim çok sıkı perhizlerden sonra böbrek taşından öldü. Meslektaşlarının dediğine göre, bu perhiz onu kurutmuş, tüketmiş ve taşın büsbütün azmasına neden olmuş. (Kitap 3, bölüm 13)
__________________ |
||||||||||
|
|
|
|
|
#54 (permalink) | ||||||||||
|
ÜÇ BÜYÜK ADAM
Bildiğim bütün insanlar arasında bir seçme yapmam istense, ben üç insanı hepsinden üstün tutardım. Bunlardan biri Homeros'tur. Homeros, Aristoteles'ten ya da Varro'dan daha mı bilgilidir, diyeceksiniz; hayır. Hatta şiir sanatında Vergilius'un ondan hiç de aşağı kalmadığı ileri sürülebilir. Bu konuda hüküm vermek, her ikisini de bilenlere düşer. Ben kendi hesabıma yalnız birini, Vergilius'u, biliyorum. Açıkça söyleyeyim ki şiirde bu büyük Romalı'nın aşılabileceğini aklım almaz. Gerçi böyle söylerken Vergilius'un Homeros'tan esinlenip ders aldığını, onun ardından yürüdüğünü, koskoca Aeneis'ini İlyada'nın bir parçasından çıkardığını da unutmamalıyız; ama ben orasında değilim. Bu adamı büyük ve neredeyse insanüstü bir varlık sayarken ben, birçok başka şeyleri hesaba katıyorum. Hatta bazen, dehasıyla bunca tanrılar yaratmış, insanlara da kabul ettirmiş bir adamın tanrılar arasında yer almamış olmasına şaştığım bile oluyor. Körlüğüne, yoksulluğun ve bilimlerin gelişmesinden önce yaşamış olmasına karşın öyle gerçeklere ulaşmış ki ondan sonra yeni bir düzen kurmak, bir savaşı yönetmek, dinden, felsefeden veya sanatlardan söz açmak isteyenler, hangi mezhepten olurlarsa olsunlar, hep ondan ders almışlar; her şeyi bilen bu yaman hocanın kitaplarını bütün bilgilerin kaynağı saymışlardır. Qui quid pulchrum, quid turpe, quid utile, quid non. Plenius ac melius Chrysippo ac Crantore dicit. (Horatius) Güzel ne, kötü ne, yararlı ne, zararlı ne, Bunları o daha iyi söyledi Chrysippos'tan, Crantor'dan. A quo, ceu forıte perenni, Vatum Pyreüs labra rigantur aquis. (Ovidius) Ondan, o tükenmez kaynaktan gelir, Permessos'un kutsal suları şairlere. Adde Heliconiadum comites, quorum unus Homerus. Astra potitus. (Lucretius) Kalın Musa'ların yoldaşlarına Onlardandır yıldızlara yükselen Homeros da Cujusque ex oro profuso Omnis posteritas latites in carmina duxit Amnemque in tenues ausa est deducere rivos, Unius faecunda bonis. (Manilius) Bu cömert kaynağı sonrakiler Akıttılar bütün kendi şiirlerine; Bir ırmak bir sürü dereciğe bölündü, Bir insanın mirasıyla beslenerek. Bu büyük adam, insan eserlerinin en değerlisini, doğa düzenine aykırı giderek yaratmış; çünkü doğuşta her şey kusurlu olduğu halde Homeros'ta şiir ve daha birçok bilgiler çocukluk çağına olgun, kusursuz ve pürüzsüz olarak girmişler. Bu bakımdan onu ilk ve son şair de sayabiliriz. Eskilerin de çok güzel gördükleri gibi Homeros kendinden önce gelenlerden hiç kimseyi taklit etmediği için kendinden sonrakilerden hiçbiri de onu taklit edememiştir. Aristoteles'e göre hayat ve hareket yalnız onun sözlerinde vardır. Yalnız onun sözleri özlü sözlerdir. Büyük İskender, Darius'tan aldığı ganimetler arasında değerli bir çekmece bulmuş ve demiş ki: Bunun içine benim Homeros'umu koyun; savaşlarda bana en doğru yolları gösteren odur. Anaksandridas'ın oğlu Kleomenes de Homeros'u, askerlik sanatını çok iyi bildiği için, Lakedemonyalılar'ın şairi sayıyordu. Plutarkhos'un Homeros'ta beğendiği taraf onun insanı hiçbir zaman doyurup usandırmaması, okuyucuya durmadan değişen bir yüz göstermesi, her sayfada yeni bir güzelliğe bürünmesidir. Bu değeri Homeros'tan başkasında bulamazsınız. Delişmen Alkibiades bir gün edebiyatla uğraşan birisinden İlyada'yı istemiş; adam yok deyince Alkibiades tokadı yapıştırmış. Siz de bugün, dua kitabı olmayan bir papaza ne dersiniz? Ksenophanes bir gün Syrakusa Kralı Hieron'a yoksulluğundan yakınırken iki kul tutmaya gücü olmadığını söylemiş. Hieron da demiş ki: «İyi ama, senden çok daha yoksul olan Homeros'un ölmüşken bile, on binden fazla kulu var. Panaetius'un Platon'a «Filozorların Homeros'u» demesi de pek anlamlıdır. Bütün bunlardan başka onun kadar ün kazanmış kim var dünyada? Onun adı ve eserleri kadar dillere destan olmuş ne var? Troya, Helena ve savaşları belki de olmuş şeyler değildir; ama onları bildiğimiz kadar neyi biliriz? Çocuklarımıza hala Homeros'un üç bin yıl önce uydurmuş olduğu adları veriyoruz. Hektor'u, Akhilieus'u kim tanımaz? Yalnız birkaç soy değil, ulusların birçoğu kaynaklarını bu masallarda arıyor. Türklerin Padişahı İkinci Mehmet, Papa İkinci Pius'a şunları yazmış: «İtalyanların bana düşman olmalarına şaşıyorum; biz de İtalyanlar gibi Troyalılar'ın soyundanız. Yunanlılardan Hektor'un öcünü almak benim kadar onlara da düşer; onlarsa bana karşı Yunanlılar'ı tutuyorlar.» Öyle büyük bir komedya ki bu İlyada, yüzyıllardan beri krallar, devletler, imparatorlar sanki ondan aldıkları rolleri oynuyorlar, bütün dünya bu komedyanın sahnesi oluyor, yedi büyük Yunan şehri (İzmir, Rodos, Kolophon, Salamis, Khios, Atina, Argos.) arasında Homeros'un doğduğu yer konusu yüzünden kavga çıktı; aslının bilinmemesi bile onun için bir onur oldu. Öteki büyük adam İskender'dir. Seferlerine kaç yaşında başladığnı, ne kadar az bir kuvvetle ne büyük işler başardığını, ardından gelen görgülü ve ünlü dünya komutanları arasında daha çocukken kazandığı üstünlüğü, her tehlikeyi göze alarak, (nerdeyse haddini bilmeyerek diyecektim), Impellens quicquid sibi summa petenti Obstaret, gaudensque viam fecisse ruina. (Lucianus) Önüne çıkan tepelerde ne varsa yıkarak Geçtiği her yerin altını üstüne getirerek. başardığı seferlerde talihten gördüğü inanılmaz kolaylığı düşünün. Otuz üç yaşında bu adam dünyada insan yaşayan bütün toprakları zaferle dolaşmış, yarım bir ömür içinde bir insanın gösterebileceği bütün kudreti göstermiş; o kadar ki İskender'in yaşını gördüğü işlere göre hesaplarsanız hiçbir insanın ulaşamayacağı bir yaş bulursunuz. İskender'in askerlerinden sayısız kral soyları türemiş; ölümünden sonra dünya onun dört komutanı arasında paylaşılmış; uzun zaman da onların torunları elinde kalmış. İskender'in ahlak değerleri saymakla bitmez; doğruluk, nefsine egemenlik, cömertlik, sözünde erlik, yakınlarına sevgi, düşmanlarına insanlık. Gerçekten onun ahlakına hiç diyecek yoktur; gerçi pek nadir olarak haksızlıklar da etmiştir; ama bu kadar büyük işler başarıp da haksızlık etmemek mümkün değildir. Bu gibi insanları, hareketlerine egemen olan düşünceyle toptan yargılamak gerekir. Thebai'nin yıkılması, Memandros'un ve Ephestion hakiminin, yüzlerce İranlı esirin, bir sürü Hindli askerin, çocuklarına varıncaya kadar bütün Kos halkının öldürülmesi kolay hoş görülecek işler değildir ama Kleitos'u öldürmekle işlediği suçu fazlasıyla ödemesi ve daha başka davranışları gösteriyor ki yüreği temizdi; iyilik için yaratılmış bir insandı. Onun hakkında pek yerinde olarak derler ki: İyilikleri doğasının, kötülükleri talihinin eseridir. Biraz kendini beğenmiş olmasına, kötülenmeye hiç dayanamamasına, Hindliler'i asıp kesmekte pek ileri gitmesine gelince, bütün bunlar bence yaşına ve hayatının başdöndürücü hızına verilebilir. Ya askerlik değerleri, atılganlığı, tedbirliliği, sabrı, disiplini, ustalığı, mertliği, talihi (ki Annibal'i görmemiş olsaydık İskender'i bu bakımdan aşacak adam olmazdı); bir erkek olarak tanrısal yaratılışı ve güzelliği; o genç, o dinç, o alev gibi yüz, o dimdik baş, o aslanca duruş... Qualis, ubi Oceani perfusus lucifer unda Quem Venus ante alios astrorum diligit ignes Extulit os sacrum coelo, tenebrasque resolvit. (Vergilius) Tıpkı, Venus'un sevdiği sabah yıldızının Deniz sularında yıkanmış temiz yüzünü gösterince Karanlıkları dağıtması gibi. bilgide ve düşüncedeki üstünlüğü; temiz, lekesiz ve eşsiz ününün büyüklüğü ve sürekliliği. Ölümünden sonra onun madalyalarını taşımayı herkes uğur sayıyordu. Krallardan sözetmemiştir. Hala bugün Müslümanlar, bütün tarihleri küçük gördükleri halde onun tarihine büyük bir değer verirler. Bütün bu değerleri biraraya getirerek düşünecek olursanız İskender'i Caesar'dan üstün tutuşuma hak verirsiniz. Caesar onunla boy ölçüşebilecek tek adamdır. Hatta talihin İskender'e yardım ettiği kadar Caesar'a yardım etmediğini yadsıyamayız. İkisinin birçok tarafları birbirine eşittir ama Caesar'ın İskender'den üstün bir tarafı yoktur. Bu iki adam dünyanın dört bucağını kasıp kavuran iki yangın, iki seldi. Caesar'ın tutkusunda daha az taşkınlık olsa bile, sonunda hem kendisi, hem ülkesi, hem de dünya öyle felaketlere sürüklendi ki, her ikisinin değerlerini teraziye koyunca, İskender ister istemez daha ağır basıyor. Üçüncü ve bence en değerlisi Epaminondas'dır. Ünü ötekilerden çok daha azdır; ama ün, değerin öz unsurlarından değildir. Epaminondas'ta dayatış ve yürek istediğiniz kadar: Hem de tutkunun doğurduğu cinsten değil, bilginin ve aklın olgun bir ruha aşıladığı cinsten. Bundan yana, İskender'den, Caesar'dan aşağı kalmaz; çünkü kazandığı zaferler ne öyle çok, ne de öyle parlak olmamakla birlikte ne koşullar altında kazanıldıkları düşünülecek olursa, hem çetinlik ve büyüklük, hem de yiğitlik ve askerlik bakımından onların zaferleri kadar değerlidir. Yunanlılar onu, hiç duraksamadan en büyük adamları saymışlardır. Yunanistan'ın en büyük adamı olunca da dünyanın en büyük adamı sayılmak zor değildir. Bilgisine ve olgunluğuna gelince, Yunanlılar'dan kalan bir söze göre onun kadar çok bilen ve onun kadar az konuşan adam yokmuş. Epaminondas Pithagoras okulundandı. Az şey söylemiş, fakat söylediğini herkesten daha iyi söylemiş. Hatiplikte eşsiz ve çok inandırıcı imiş. Ahlakına, vicdanına gelince, iş başına gelmiş insanların hiçbiri bundan yana onunla boy ölçüşemez. Bu tarafıyla, ki insan da asıl bu tarafıyla insandır, hiçbir filozoftan, hatta Socrates'den bile aşağı kalmaz. Epaminondas'ta ruh temizliği temelli, sürekli, değişmez, bozulmaz bir haldir. İskender'in bu tarafı onun yanında sönük, kaypak, katışık, yumuşak, gelişigüzel kalır. Eskiler büyük komutanları, türlü halleriyle inceledikten sonra her birinde, ünün asıl nedeni olan bir özel değer bulurlardı. Yalnız Epaminondas'da erdem ve bilgi sürekli ve aynı derecede yüksekti; yalnız o, insan hayatının her yönünde, devlet işlerinde, kendi işlerinde, savaşta ve barışta, onurlu yaşayıp kahramanca ölmekte aynı büyüklüğü gösterebilmiştir. Ben hiçbir insanın hayatına, her bakımından, onunkine duyduğum kadar saygı ve sevgi duymamışımdır. Şu kadar ki, birlikte inat etmesinde ben, yakın dostları gibi büyük bir ahlak üstünlüğü görmüyorum. Yalnız bu hareketini, ne kadar yiğitçe ve saygıdeğer de olsa biraz çiğ buluyorum ve bu tarafına özenmeyi aklımdan geçirmiyorum. Ondan ayırt edemediğim tek insan Scipio Aemilianus'tur. Onun ölümü de o kadar kahramanca ve onurlu, bilimlerdeki anlatışı o kadar geniş ve derindir. Hayatında onu en çok sevindiren şeyin, Leuktra'da kazandığı zaferle anasına babasına verdiği sevinç olduğunu söylemiştir. Onların sevincini, böyle onurlu bir işten kendisinin duyduğu haklı ve derin sevince üstün tutması ne kadar anlamlıdır. Yurdunu kurtarmak için bile bir adamı sorgusuz, sualsiz öldürmeyi doğru bulmazdı: İşte bunun için arkadaşı Pelopidas'ın Thebai'yi kurtarmak için giriştiği işi pek soğuk karşılamıştır. Bir savaşta bile, karşı tarafta bulunan bir dosta rastlamaktan kaçınır, onu ölümden korumak isterdi. Epaminondas, Korinthos yakınlarında More'nin kapılarını tutmak isteyen Lakedemonyalılar'ı mucizeyi andıran bir vuruşla yardıktan sonra, kimseyi kovalayıp öldürmeden yürüyüp gitmişti yoluna. Düşmanlarına karşı bile bu kadar insanca davranan bu adamdan kuşkulanan Boietialılar, elinden başkomutanlığı aldılar. Böyle bir nedenle atılmak onun için ne büyük onur! Az sonra da hiç utanmadan ona tekrar yerini vermek zorunda kaldılar; anladılar ki şan ve onurları, kurtuluşları ona bağlıydı. Zafer her gittiği yerde gölgesi gibi ardından geliyordu. Ülkesinin onunla parlayan yıldızı onun ölümüyle söndü. (Kitap 2, bölüm 36) Yaşamımızı ölüm kaygısıyla, ölümümüzü de yaşama kaygısıyla bulandırıyoruz. (Kitap 3, bölüm 12)
__________________ |
||||||||||
|
|
|
|
|
#55 (permalink) | ||||||||||
|
HER ŞEY MEVSİMİNDE
Her şey mevsiminde gerek; iyi şeyler ve onlarla birlikte her şey. Benim artık dua kitabıyla işim kalmadı. Quintius Flaminiun'un, ordusunun başında savaşa hazırlanırken bir kenara çekilip tanrıya dua ettiğini görmüşler savaşı kazandığı halde, yine de ayıplamışlar bu davranışını. Imponit finem sapiens et rebus honestis. (Juvenalis) Bilge, iyi şeylerde bile bir ölçü gözetir. Eudemonidas, Xenokrates'in pek ihtiyar halinde, okula derse koştuğunu görmüş de: Bu adam hala öğreniyor, ne zaman bilecek? demiş. Philopoimenes de, Kral Ptolemaios'u, her gün silah kullanıp vücudunu işletiyor diye övenlere demiş ki: Bu yaşta, kralın silah talimleri yapması övünülecek bir şey değil; onun yapacağı iş artık silahları kullanmaktır. Bilgeler der ki, genç hazırlanmalı, ihtiyar yaşamalı. İnsan doğasında bilgelerin gördükleri en büyük kusur da arzularımızın durmadan yenilenmesidir. Her gün hayata yeniden başlıyoruz. Öğrenmek ve arzu etmek iyi ama, ihtiyarladığımızı da unutmamak gerek. Bir ayağımız çukurdadır, hala içimizde yeni istekler, dilekler doğar. Tu secanda marmora Locas sub ipsum funus, et sepulchri Immemor, struis domos. (Horatius) Ölüm karşına gelmiş, Sen mezarını düşünecek yerde Mermer yontturup evler yaptırmaktasın. Benim en uzun süreli niyetlerim, nihayet bir yıllıktır artık göçmeye hazırlanıyorum. Yeni umutlara düşmekten, yeni işlere girişmekten kaçınıyorum; bıraktığım her yeri son kez selamlıyorum; benim olan her şeyden her gün biraz daha elimi çekiyorum. Olim jam nec perit quicquam mihi nec acquiritur. Plus superest viatici quam viae. (Seneka) Bir hayli zamandır artık ne bir şey yitiriyor Ne de bir şey kazanıyorum; Kendisinden çok. Görmüyor muyuz? Vixi, et quem dederat cursum fortuna peregi. (Vergilius) Yaşadım, talihin bana yürüttüğü yol bitti. İhtiyarlığımın bana verdiği bütün ferahlık, hayatı bulandıran arzu ve endişelerden birçoğunu söndürmüş olmasıdır: Dünyanın gidişine, servete, büyüklüğe, bilime, sağlığa, kendime ait tasam kalmadı. İnsan da var ki, sonsuz olarak susmayı öğreneceği bir zamanda konuşmayı öğrenmeye kalkar. İnsan her zaman öğrenmeye devam edebilir ama öğrenciliğe değil: Alfabe okuyan bir ihtiyarın durumu gülünçtür. Diversos diversa juvant, non omnibus annis Omnia conveniunt. (Gallus) Zevkler insandan insana değişir, Her şey her yaşa uygun düşmez. Öğrenmek gerekirse, durumumuza uygun bir şey öğrenelim; ihtiyarlıkta öğrenim ne işe yarar diye sordukları zaman biz de: Hayattan daha iyi, daha rahat ayrılmaya, diye cevap verebilelim. Genç Kato ölümünü yakın hissettiği bir sırada, eline geçen bir Platon diyaloğunu, ruhun ölmezliği üstüne olan diyaloğu, bu amaçla okuyordu. Sanılmasın ki Kato çok daha önceden kendini ölüme hazırlamıştı; hayır, ondaki kadar metinlik, kendinden eminlik ve olgunluk Platon'un yazılarında yoktur; bu bakımdan onun bilgisi ve yürekliliği felsefenin üstünde idi. Bu diyaloğu okumakla ölüme hazırlanmıyordu; ölüm düşüncesiyle uykusuna bile aralık vermeyen bir insan gibi, hiç istifini bozmadan her gün yaptığı işlerden biri olan okumasına rastgele bir kitapla devam ediyordu. Pretörlükten düştüğü geceyi oyunla geçirmişti; öleceği geceyi de okumakla geçirdi; yaşamını yitirmek onun için mevkiini yitirmekten farklı bir şey değildi. (Kitap 2, bölüm 28)
__________________ |
||||||||||
|
|
|
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|
Benzer Konular
|
||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevaplar | Son Mesaj |
| Michel Eyquem de Montaigne, | MÊVAN | Biyografi | 0 | 05-07-2008 06:28 PM |