![]() |
|
|
#56 (permalink) | ||||||||||
|
İNSANLAR ARASINDA
Öfke ve kin doğruluğun sınırları dışındadır; bu tutkular yalnız işlerine akıllarıyla bağlanmayan insanların işine yarar. Doğru ve temiz işler hep ölçülü ve ağırbaşlıdır. Ölçü olmayan yerde kavga, gürültü ve haksızlık vardır. Doğru yol uğrunda kendimi ateşe atabilirim; ama elden gelirse başkalarını yanmaktan korurum. Montaigne Şatosu gerekirse herkesin evi ile birlikte yansın; ama gerekmezse kurtulmasına sevinirim. İşimin bana verdiği olanaklarla onu korumaya çalışırım. Çoklarında gördüğümüz gibi iş sevgisi bir aksilik ve inatçılık olmamalıdır böylesi çıkara ve bencil tutkuya dayanır. Kahpece ve kurnazca bir harekete de cesaret dememeliyiz. Öyle gayretli kimseler vardır ki bütün arzuları aslında insanlara kötülük ve eziyet etmektir. Onları coşturan hizmet ettikleri erek değil çıkarlarıdır. Savaşı haklı olduğu için değil, yalnızca savaş olduğu için kızıştırırlar. Birbirine düşman iki dostunuz arasında gönül ve vicdan rahatıyla yaşama olanağı vardır: Her ikisine aynı sevgiyi gösteremezseniz bile sevginizde ölçülü kalırsınız, hiçbirine sizden her şeyi isteyebilecek kadar bağlanmazsınız; ölçülü kalmak koşuluyla her ikisinin güzel taraflarını tadarsınız; bulanık suda, balık avlamaya kalkmamak koşuluyla yüzebilirsiniz. Bütün varlığımızla her iki tarafa birden bağlanmak hem aklımıza hem de vicdanımıza aykırı düşer. Birinin isteğine uyup ötekine ihanet ettiğiniz zaman o dostunuz bilmez mi ki, aynı ihaneti kendisine de yapabilirsiniz? İşine yaradığınız için sizi dinler, ihanetinizden yararlanmaya çalışır; ama size kötü gözle bakmaya da başlar; çünkü ikiyüzlü insanlar getirdikleri sözle yararlı olurlar, ama götürecekleri sözle de zararlı olabilirler. Birine söylediğim her şeyi gereğinde, belki biraz sesimi değiştirerek, ötekine de söyleyebimeliyim. Birinden ötekine götürdüğüm sözler önemsiz, bilinen, orta malı sözler olmalı. Hiçbirine yalan söylememizi haklı gösterecek bir durum düşünemem. Bana güvenilen bir sırrı kutsal bir emanet gibi saklarım; ama sırları elimden geldiği kadar bilmemeye çalışırım. Dostlarımla şu pazarlığı yapabilirim: Bana sırlarını az güvensinler, buna karşılık benim her söylediğimin doğruluğuna inansınlar. Dostlarım bana her zaman istediğimden çok fazla sır vermişlerdir. Philippides, Lysimakhos'a pek akıllıca cevap vermiş. Kral ona: Dile benden ne dilersin? Ne vereyim sana? dediği zaman: Sırlarınızı vermeyin de ne verirseniz verin demiş. Bakıyorum, herkes kendisine verilen işin gizli kapaklı her tarafını bilmek istiyor. Bunlar kendisinden gizlendi mi küsüyor, ben ise göreceğim işten fazlasını söylemedikleri zaman rahat ediyorum. Bilip de söylememenin üzüntüsünü duymak istemiyorum. Kötü işte kullanılmışsam bari vicdanım rahat olsun. Hiç kimseye fazla sevgiyle bağlanmak, bir uşak gibi sadık olmak istemem. Çünkü insanı ihanete alet etmeye kalkarlar. Kendine ihanet eden efendisine haydi haydi ihanet eder. Gelgelelim öyle krallar vardır ki, insanı yarı yarıya istemezler, kayıtlı şartlı bağlılıkları küçük görürler. O zaman çaresiz, kendilerine koşullarımı söylemeyi daha uygun bulurum; çünkü, kölelik konusunda, yalnız aklın köleliğini kabul edebilirim ki, onu bile gereğince yapamıyorum. (Kitap 3, bölüm 1) Perhizle, reçetelerle, disiplinle yaşamaktan daha ahmakça, daha hımbılca bir yaşama yolu olamaz. (Kitap 3, bölüm 13)
__________________ |
||||||||||
|
|
|
|
|
#57 (permalink) | ||||||||||
|
HEKİMLİK ÜSTÜNE
Bir hekimin, bir başka hekimin reçetesini, hiçbir şey eklemeden ya da eksiltmeden kullandığını gören olmuş mudur dünyada? Bundan anlaşılıyor ki hekimler ünlerini, dolayısıyla kendi yararlarını hastaların yararından çok düşünüyorlar. Aralarında en bilgesi en eski çağda bir hastaya bir tek hekimin bakmasını gerekli saymıştı; çünkü o hekim başarılı olmazsa, bir tek adamın yanlışı bütün hekimlik sanatına yüklenecek kadar büyütülmez; başarılı olursa da, tersine, onur payı daha büyük olur. Çokluk oldukları yerde hem mesleklerini gözden düşürürler, hem de yararlı olmaktan çok zararlı olurlar. Hekimlik biliminin büyükleri arasında hiç bitmeyen ve yalnız çok kitap okuyanlarca bilinen anlaşmazlıkla yetinmemeleri, besleyip sürdürdükleri görüş ayrılıklarını ve değişkenliklerini üstelik halka göstermeleri gerekirdi. Hekimlikteki eski çatışmaya bir örnek ister misiniz? Hierophilos hastalıkların öz kaynağını safra ve benzeri akıtlarda görür Erasistratus kırmızı kanda; Asmlepiades gözeneklerden geçen görünmez atomlarda; Alkmeon beden unsurlarının eşitsizliğinde ve aldığımız havanın niteliğinde; Strato aldığımız besinin çokluk, çiğlik ve bozukluğunda; Hippokrates ruhlarda. Hekimlerin dostu ve benden iyi bildikleri Plinius bu konuda sesini yükselterek der ki: Yararlanacağımız bilimlerin en önemlisi, yaşamamızı ve sağlığımızı korumakla görevli bilim, ne yazık ki, bilimlerin en kararsızı, en bulanığı, en çok değişmelere uğrayanıdır. Güneşin yüksekliğinde ya da astronomi kestirmelerinin bir rakamında aldanmanın büyük bir tehlikesi yoktur ama tüm varlığımızla ilgili olan bu alanda, kendimizi bunca ters rüzgarların esintisine bırakmak akıl karı değildir. Peloponez savaşından önce bu bilimden pek söz edilmezdi; Hippokrates ün sağladı ona. Onun ortaya koyduğu her şeyi Khrysippos alt üst etti. Sonra Erasistratus, Aristotelles'in torunu, Khrysippos'un bütün yazdıklarına karşı çıktı. Onlardan sonra gelen Deneyciler bu sanatı uygulamakta bambaşka bir yol tuttular. Bu sonuncuların ünü azalmaya başlayınca Herophilos bir başka hekimlik getirdi ki, Asklepiades de onu yıpratıp yıktı. Derken, ardı ardına, Themison'un, Musa'nın görüşleri geçerlik kazandı, daha sonra Messalina'ya yakınlığıyla ünlü Vexius Valens'inkiler. Hekimlik imparatorluğu Neron zamanında Tessalus'un eline geçti, o da kendisinden önce geçerli olan her şeyi yıktı batırdı. Onun öğretisini yıkan Marsilyalı Crinas bütün hekimliği yeniden yıldızların devinimlerine bağladı, yemeyi, içmeyi, uyumayı Ay'ın ve Merih'in keyfine göre ayarladı. Onu yıkıp yerine geçen yine Marsilyalı Charinus oldu. O da, eski hekimliğe saldırmakla kalmayarak, halkın yüzyıllardır alışkın olduğu sıcak sularla tedavi yolunu değiştirdi. Kışın bile herkesi soğuk sularla yıkatıyor, hastalarını herhangi bir derenin sularına sokup çıkarıyordu. Plinus'un zamanına kadar hiçbir Romalı henüz hekim olmaya tenezzül etmemişti; bu işi yabancılar ve Yunanlılar görüyordu; nasıl ki biz Fransızlar arasında da Latinciler görmektedir; çünkü, der bir büyük hekim, dilinden anladığımız bir hekimliği, pek tutmayız kolay kolay; kendi elimizle toplayacağımız otların şifalı olabileceğine de pek inanamayacağımız gibi. Bizde bulunmayan bazı otları kendilerinden aldığımız uluslarda hekimler varsa, onlar da kendi topraklarında yetişmeyen bizim lahana ve maydanozlarımızı, aynı tuhaflık, nadirlik ve pahalılık dolayısıyla kimbilir ne şifalı bulurlardı; çünkü o kadar uzaktan, türlü zorluklar ve tehlikeler göze alınarak getirilen şeyleri kim küçümsemeye kalkabilir? Hekimlikteki eski değişmelerden sonra bize kadar daha niceleri oldu; çoğu kez de kökten ve toptan değişmeler zamanımızda Paraselsus'un, Fioravanti'nin, Argenterius'unkiler gibi. Duyduğuma göre onlar yalnızca reçeteleri değil bütün hekimliğin özünü ve düzenini baştan başa değiştiriyor, kendilerinden önceki hekimleri bilgisizlik ve gözboyacılıkla suçlandırıyorlarmış. Zavallı hastanın durumu üstünde düşünmeyi size bırakıyorum! (Kitap 2, bölüm 37)
__________________ |
||||||||||
|
|
|
|
|
#58 (permalink) | ||||||||||
|
İNSANIN İSTEKLERİ
Budalalığımızın başka belirtileri arasında şu da unutulmamalı: İnsan, istekleri yüzünden kendine gerekli olanı bulamaz; bir şeyin tadına vararak değil, hayal ve hevese kapılarak, mutlu olmak için neye muhtaç olduğumuzu kestiremeyiz. Düşüncenizi keyfince kesip biçmeye bıraktınız mı, kendine göre olanı özleyip rahat edemez: Quid enim ratione timemus Aut cupimus? quid tam dextro pede concipis, ut Conatus rion paenitat votique (Juvenalis) Korku ve istekler ne zaman akılla geldi? Bunca güvenle hangi hayali kurarsın ki Sonunda pişman olmayasın? Sokrates onun için tanrılardan yalnız kendisine yararlı olacağını bildikleri neyse onu dinlermiş. Lakedemonyalılar birlikte ve ayrı ayrı yaptıkları duada kendileri için iyi ve güzel şeyler diler, bunların seçilmesini tanrıların keyfine bırakırlarmış: Conjugius petimus partumque uxoris, at illi Notum qui pueri qualisque futura sit uxor. (Juvenalis) Biz bir kadın ve çocuklar isteriz, ama onlar Bilir kadının ve çocukların ne olacağını. Hıristiyan, Tanrı'nın dilediği olsun diye dua eder; çünkü Kral Midas'ın şairlerce uydurulan durumuna düşmek istemez. Bu kral; tanrılardan, her dokunduğunun altın olmasını istemiş. Duası yerine getirilmiş: Şarabı altın olmuş, ekmeği altın, yatağının kuş tüyleri altın, gömleği, hırkası altın. Böylece, kavuştuğu isteğinin ağırlığı altında ezilmiş, dayanılmaz bir bolluğa gömülür olmuş. O zaman dileğinin tam tersini dilemiş tanrılardan. Attonitus novitate mali, divesque miserque. Effugere optat opes, et quae modo voverat, odit. (Ovidius) Şaşmış bu yeni belaya: hem zengin olmuş hem yoksul; Kurtulmak istemiş, istemez olası bu hazineden. Kendimden de bir şey anlatayım. Gençliğimde en çok istediğim şey Saint-Michel Şövalyesi olmaktı; çünkü o zamanlar bu şövalyelik Fransız soyluları arasında pek az kişinin ulaşabildiği en büyük onur payesiydi. Kader bu isteğimi tuhaf bir şakayla yerine getirdi. Ona ulaşmak için beni yerimden kaldırıp yükseltecek yerde, daha da cömert davranarak sanki, o onuru ucuzlatıp alçalttı, benim omuzlarıma; daha da aşağılara kadar indirdi! Kleobis'le Biton, Trophonius'la Agamedes, ilk ikisi Tanrıçalarından, son ikisi tanrılarından, dindarlıklarına en uygun ödülü dilemişler ve gördükleri ödül ölüm olmuş; o kadar ayrıdır çünkü tanrıların görüşleri bizimkilerden! (Kitap 2, bölüm 12) İNSAN BİLGİSİ Alçak gönüllüğünün başka bir çeşidi vardır ki; kendini yüksek görmekten gelir. Birçok şeylerde bilgisizliğimizi kabul ederiz, akıl erdiremediğimiz taraflar olduğunu edebimizle açığa vururuz. İsteriz ki bizi dürüst namuslu adam bilsinler ve başka şeyleri bildiğimizi ileri sürdüğümüz zaman inansınlar bize. Anlaşılmaz şeyleri, mucizeleri uzakta aramaya ne gerek var, her gün gördüğümüz şeyler arasında öyle anlaşılmaz gariplikler var ki; mucizeler oyuncak kalır onların yanında. Bizi dünyaya getiren tohum, o bir damla akıt ne müthiş şeydir. İçinde babamızın yalnız beden biçimi değil, duyguları, düşünceleri, eğilimleri bile var. Bu bir damla su bunca halleri neresinde saklıyor? (Kitap 2, bölüm 37)
__________________ |
||||||||||
|
|
|
|
|
#59 (permalink) | ||||||||||
|
DİL ÜSTÜNE
Düşünce ve sanat adamları sözleri ve yazılarıyla dile değer kazandırırlar. Bu işi, dile yenilikler getirmekten çok onu bükmek, olanaklarını çoğaltmak, gücünü artırmak yoluyla yaparlar. Yeni sözcükler getirmezler. Onları zenginleştirirler, anlamlarını ve kullanımlarını, sağlamlaştırır, derinleştirirler onlara alışılmamış bir çeşni verirler; ama bunu da dört bir yanı düşünerek, ustalıkla yaparlar. Zamanımızın yazarlarına bakınca herkesin harcı olmadığı anlaşılıyor bu işin. Herkes gibi konuşmayı küçümseyerek cüretli işlere girişiyorlar. Ama hünersizlik ve zevksizlik yüzünden yaya kalıyorlar. Ortaya bir sürü zoraki tuhaflıklar; soğuk, anlamsız yapmacıklar çıkarıyorlar, bunlar anlatılmak istenen şeyi yükseltecek yerde alçaltıyor. Yenilik oldu mu bayılıyorlar. İşe yarayıp yaramadığı umurlarında değil. Yeni bir sözcük kullanmak isteğiyle eskisini atıyorlar, çoğu kez de attıkları sözcük yenisinden daha kuvvetli, daha diri duruyor. Dilimizde zengin olanaklar görüyorum; ama onu pek az işlemişiz. Avda ve savaşta kullandığımız kaba dille neler yapılmaz; dilden bol bol sözcük alabiliriz. Konuşma dilinin deyimleri otlar gibi yer değiştirdikçe daha gürbüz, daha bereketli oluyor. Dilimiz zengin olmasına zengin ama, daha fazla kıvraklık ve sağlamlık ister. Çok yerde coşkun bir düşünceyi kaldırmıyor. Sıkı bir yürüyüşe geçtiniz mi, dil gevşeyip kalıyor. O zaman Latince'ye yahut Yunancaya başvurmak zorunda kalıyorsunuz. Halkın ağzındaki sözcüklerin gücünü biz kolay kolay göremiyoruz. Çünkü orta malı olarak kullanıla kullanıla bu sözcükler ayağa düşmüş, güzellikleri bayağılaşmış. Nice değerli sözler, güzel benzetmeler vardır ki halkın ağzına düştükten sonra, zamanla renkleri bulanmış, güzellikleri solmuştur. Ama burunları koku alanlar bu deyimlerin tadına varırlar, onları ilk kez söylemiş olanların değeri de yere düşmekle kaybolmaz. Bilimler de her şeyi pek fazla inceltiyorlar; herkesin bildiği doğal yoldan çıkarıp, bambaşka ve yapmacıklı bir kılığa sokuyorlar. Bizim evde uşaklık eden delikanlı aşkın ne olduğunu biliyor, içinde de yaşıyor. Ona Leon Hebreu'yü, Ficin'i okuyun. Bu adamlar ona kendinden, kendi düşüncelerinden, kendi yaptığı işlerden sözedecekler ve o, hiçbir şey anlamayacaktır bunlardan. Aristo'yu okurken onda benim duyduğum, yaşadığım şeyleri tanımaz oluyorum. Her şey okulun gerektirdiği bir kılığa bürünüyor. Bundan ne kazanılıyor bilmem! Ben olsam onlar gibi doğayı sanatlaştıracak yerde sanatı doğallaştırırdım.
__________________ |
||||||||||
|
|
|
|
|
#60 (permalink) | ||||||||||
|
KİTAP VE YAŞAM
Ne yaparsınız bu adamlara: yazılı olmayan lafı dinlemezler, kitaba geçmedikçe sözlere inanmazlar, gerçeğe sakallı olmadıkça kulak vermezler. Budalalıklar yazı kalıbına döküldü mü bir ciddilik kazanıyor. Bir yerde duydum, derseniz olmaz. Bir yerde okudum, diyeceksiniz. Ben insanların sözleriyle yazılarını ayırdetmediğim için konuşurken yapılan yanlışların yazarken de yapıldığını bildiğim, zamanımıza eski zaman kadar değer verdiğim için bir dostun dediklerine büyük bilginlerin sözleri kadar değer veriyorum; kitaplar kadar kendi gördüklerimden de yararlanıyorum. Onlar der ki: Erdem uzamakla daha büyük olmaz. Ben de derim ki: Gerçek, ihtiyarlamakla daha akıllı olmaz. Hep söylerim: Örneklerimizi yalnız yabancılardan ve kitaplardan almak budalalıktır. Örnek bakımından zamanımız Homeros ve Platon zamanından daha az zengin değildir. Ama çoğumuzun istediği doğru söz söylemek değil, bilgiçlik taslamaktır. Sanki Plotin yahut Vascossan'ın dükkanından getireceğimiz tanıtlar kendi köyümüzden getireceğimiz tanıtlardan daha soyluymuş gibi. Gözümüzün önünde olup bitenleri, yararsız eklentilerden ayırıp belirtmeye, düşüncelerimizi onlar üzerinde işleyip değerlerini meydana çıkarmaya gücümüz yetmiyor. (Kitap 3, bölüm 13)
__________________ |
||||||||||
|
|
|
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|
Benzer Konular
|
||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevaplar | Son Mesaj |
| Michel Eyquem de Montaigne, | MÊVAN | Biyografi | 0 | 05-07-2008 06:28 PM |