![]() |
|
|
#66 (permalink) | ||||||||||
|
DÜNYA YURTTAŞLIĞI
Sokrates söylemiş diye değil, kendi yaratılışıma uyarak, üstelik aşırılığa bile kaçarak, bütün insanları hemşerim sayıyorum. Bir Polonyalı'yı tıpkı bir Fnansız gibi kucaklıyorum, dünya ile akrabalığımı kendi ulusumla akrabalığımın üstünde tutuyorum. Doğduğum yerin pek o kadar düşkünü değilim. Kendi düşüncemle vardığım yeni bilgiler, bana yalnız esintilerle edindiğim hazır ve gelişigüzel bilgilerden daha değerli gelir. Kendi kazandığımız temiz dostluklar nerde, iklim ve kan dolayısıyla bağlı olduğumuz dostluklar nerde! Doğa bizi özgür ve bağımsız yaratmış, bizse tutup kendimizi birtakım çemberler içine hapsediyoruz. Talih bazı olayları ustaca düzenliyor sanki: Helena oğlu Konstantin, Bizans imparatorluğunu kurdu ve bu imparatorluk Helena oğlu Konstantin'le sona erdi. (Kitap 1, bölüm 34) İlgimizi anlattığı şeylere değil, kendisine çeken söz ustatığından nefret! (Kitap 1, bölüm 25) BAŞTAKİLER VE BİZ Bizi yöneten, dünyayı ellerinde tutan kimselerin bizim kadar akıllı olması, bizim yapabileceğimiz kadarını yapması yetmez. Bizden çok üstün değillerse bizden çok aşağı sayılırlar. Çok şeyler vadettikleri için çok şeyler vapmak zorundadırlar. (Kitap 3, bölüm 7) Başkalarından aktardığım sözleri kendi söylediklerimi değerlendirecek biçimde seçebilmiş miyim, ona bakılsın. Çünkü ben, kimi zaman dilimin, kimi zaman kafamın yetersizliği yüzünden gereğince söyleyemediğim şeyleri başkalarına söyletirim. Aktardığım sözleri saymam, tartarım. (Kitap 2, bölüm 10) Kendimle oynadığım zaman, kimbilir; belki benim onunla oyalandığımdan çok o benimle oyalanıyor. (Kitap 2, bölüm 12)
__________________ |
||||||||||
|
|
|
|
|
#67 (permalink) | ||||||||||
|
YABANCIDAN KAÇINMA
Bizim Fransızların bir huyu var: Kendi bildiklerine benzemeyen bir yaşayış, bir hal gördüler mi şaşırır, ürkerler. Bunda o kadar ileri giderler ki Fransız olmaktan utanacağım gelir. Köylerinden çıktılar mı sudan çıkmış balığa dönecekler neredeyse. Nereye giderlerse gitsinler kendi adetlerini de birlikte götürür, yabancı adetleri kötü görürler. Macaristan'da bir Fransız gördüler mi bayram eder, canciğer olur ve kafa kafaya verip gördükleri barbarca şeyleri çekiştirmeye başlarlar. Bir şey Fransız olmadı mı barbardır onlara göre. Üstelik bunlar yabancıları tanıyabilen zeki Fransızlar'dır. Çoğu, bir yere, dönmek için gider. Seyahatlerinde içlerine kapanır, her şeyden gocunur, konuşmaz, kimseye açılmazlar: Dünyalarına yabancı bir hava bulaşacak diye ödleri kopar. (Kitap 3, bölüm 9) Hizmetçilerimiz bize kuşlardan, atlardan, köpeklerden daha ucuza hizmet ediyorlar, üstelik bu hayvanlara gösterdiğimiz meraklı, özenli dikkati de göstermiyoruz hizmetçilerimize. (Kitap 2, bölüm 12) HALK VE KRAL Kral Hieron'un en çok yakındığı şey, insan yaşamının en güzel, en tatlı meyvesi saydığı dostluktan, karşılıklı bağlanmadan yoksunluktur. Benim için elinden geleni ister istemez yapacak olan bir insanın sevgisine, iyi niyetine nasıl inanabilirim? Önümde eğilip bükülmesinin, bana diller dökmesinin ne değeri olabilir? Bunları yapmazlık edemez. Bizden korkanlardan gördüğümüz saygı, saygı değildir. Onların saygısı bana değil, krallığadır. Maximum hoc regni bonum est Quod facta domini cogitur populus sui Quam ferre tam laudare. (Seneka) Hükümdarların kavuştukları en büyük nimet, Halkın hem dertlerini çekmeği hem de üstelik Onları övmek zorunda olmasıdır. Kralın iyisi kötüsü, sevileni sevilmeyeni hep aynı saygıyı görür. Bir kralsam, halkın bana çatmaması beni sevmesine alamet sayılmaz, çünkü çatmak istese çatamazdı. Ardımdan gelenler dostum oldukları için gelmiyorlar; halleşip dertleşemeyen insanlar arasında dostluk olamaz. O kadar yükseklere çıkmışım ki insanlarla alışverişim kalmamış, birbirimizden çok ayrılmış, çok uzaklaşmışız. (Kitap 1, bölüm 42)
__________________ |
||||||||||
|
|
|
|
|
#68 (permalink) | ||||||||||
|
PAZARLIK
Para vermekten haz duyarım; omuzlarımdan bir yük atmış, bir çeşit kölelikten kurtulmuş gibi olurum. Ayrıca para verirken doğru bir iş yapmanın, başkasını memnun etmenin keyfini duyarım. Ama hesap, kitap pazarlık isteyen alışverişlere yanaşmam; bu türlüsünü benim yerime yapacak kimse olmadı mı, işin uzamasına meydan vermem. Yaratılışıma çok aykırı gelen o iğrenç konuşmalara düşmektense bırakır kaçarım. Dünyada pazarlık kadar iğrendiğim bir şey yoktur. (Kitap 1, bölüm 13) SAVAŞ ÜSTÜNE Gelelim savaşa: İnsanların en büyük, en şatafatlı eylemlerinden biri olan savaşı, bizim hayvanlara üstünlüğümüzü göstermekte mi kullanacağız, yoksa tam tersine, budalalığımızı, eksikliğimizi mi? Doğrusu, birbirimizi paralayıp öldürme, kendi türümüzü yıpratıp yoketme sanatımızın, bu sanattan yoksun olan hayvanları imrendirecek bir yanı olmasa gerek. Ne zaman bir aslanı daha güçlü bir aslan öldürdü? Hangi ormanda Büyük domuzun dişi küçük domuzu paraladı? (Juvenalis) Ama hayvanların tümü bu marifetten uzak kalmış da denemez: Bal arıları arasında da azgın çatışmalar olur, iki hasım ordunun başları bizim krallar gibi davranırlar: Bir kavgadır kopar iki bey arasında çoğu kez O zaman seyredin arı milletindeki azgınlığı; O coşkun vızıltılı savaş hengamesini. (Vergilius) Bu yaman tasviri her görüşümde insanların saçmalığını, budalalığını okur gibi olurum onda. Çünkü azgınlığı ve korkunçluğuyla insanı kendinden geçiren savaş tepinmeleri, o gümbürtü ve çığlık kasırgası. Kimi yerde bir parıltı sarar gökleri Ayak patırtıları yükselir her yandan Dağlara çarpan bağrışmalar Yankılanır yıldızlara doğru. (Lucretius) O kaç binlerce silahlı insanın korkunç düzenliliği, bunca azgınlık, bunca coşkunluk, bunca yiğitlik... Bütün bunların ne boş nedenlerle parlayıverdiğini ve ne sudan nedenlerle sönüverdiğini düşününce gülüyor insan: Paris'in aşkıymış derler Hellenlerle Barbarları savaşa sokan. (Horatius) Paris'in zamparalığı yüzünden koca Asya savaşlarla bitti tükendi. Bir tek adamın tutkusu, bir kırgınlık, bir keyif, bir karı koca kıskançlığı, ringa balığı satan iki kadının birbirini tırmıklamasına değmez. Böylesine nedenler bütün o büyük hengamenin canı, ilk hızı olabiliyor. Savaş çıkaranların kendilerine inanır mısınız? Dinleyin imparatorların en büyüğünü, en çok zafer kazanmış olanını, en güçlüsünü; bakın nasıl eğleniyor kendi kendisiyle, çocukça hoşlanarak nasıl alay ediyor karadan, denizden giriştiği birçok savaşlarla, ardından giden beşbin insanın kanıyla, canıyla, seferleri uğruna dünyanın iki büyük parçasında harcanan nice güçler ve zenginliklerle: Antonius Glaphyra ile yatır diye benim de Fluvia ile yatmam gerekirmiş, Fluvia ya göre. Yatacak mıyım ben şimdi Fluvia ile, Manius'la da mı yatacağım gerekiyor diye? Kendine gel! Ya savaş, ya yatak diyor kadın. Ne demek? Canım mı daha değerli, erkekliğim mi? Çalsın savaş boruları! (Martialis) İşte o büyük ordu, yeri göğü titreten o binbir yüzlü, binbir ayaklı ordu: Likya denizi üstünde ak dalgalar yuvarlanır gibi Sert Orion kış sularına gömüldüğü zaman, Ya olgun yaz buğdayları gibi Hermus'un, Likya'nın sarışın, ovalarında, Ürperiyor çiğnenen toprak, gümbürdüyor kalkanlar. (Vergilius) Binlerce kollu, binlerce kafalı bu azgın dev nedir aslında? Hep aynı zavallı, dertli, cılız insanoğlu! Kızışıp kaynaşan bir karınca yuvasından başka bir şey mi ki bu? Kara tabur ilerliyor ovada. (Vergilius) Ters bir rüzgar, bağrışan bir karga sürüsü, bir atın sürçmesi, yukarıdan bir kartalın geçivermesi, bir rüya, bir ses, bir görüntü, bir sabah sisi yeter bu devi yıkıp yere sermeye. Güneşin bir ışını vurmaya görsün yüzüne, eriyip dağılıverir. Biraz toz serpiverin gözlerine (bizim şairin arılarına serpildiği gibi) bakın nasıl kopup param parça oluyor sancak erleri, alaylar, başlarında büyük Pompeius'la birlikte; çünkü oydu sanırım Sertorius'un bu yaman silahlarla İspanya'da yendiği. Aynı silahları Eumenes Antigonus'a, Surena Crassus'a karşı kullanmıştı. O azgın yürekler, o korkunç cenkler, Biraz toz atın durulur hepsi. (Vergilius) Bizim arıları bile salsanız üstüne, güçleri ve yürekleri yeter o devi bozmaya. Daha geçenlerde Portekizliler, Xiatima'da Tamyl şehrini kuşatmışlardı. Arısı bol olan bu şehir halkı surların üstüne yüzlerce kovan getiriyorlar; ateş yakıp arıları dumanla birden öyle salıyorlar ki dışarı, saldırılarına ve iğnelerine dayanamayan düşman bırakıp gidiyor kuşatmayı... İmparatorların ruhlarıyla çarıkçıların ruhları aynı kalıptan çıkmadır. Kralların gördüğü işlerin önemine, ağırlığına bakıp öyle sanıyoruz ki bunları yaptıran nedende önemli ve ağırdır aldanıyoruz. Onları davranışlarında dürtükleyip durduran nedenler bizimkilerden başka türlü değildir. Bizi bir komşumuzla kapıştıran nedenin aynısı krallar arasında bir savaş koparır. Bize bir uşağı kırbaçlatan nedenin tıpkısı bir krala düştü mü bir ili yıktırır ona. Onların istedikleri de bizimkiler gibi sudan, ama yapabildikleri daha fazla. Bir peynir kurduyla bir fili aynı iştahlardır dürtükleyen. (Kitap 2, bölüm 12)
__________________ |
||||||||||
|
|
|
|
|
#69 (permalink) | ||||||||||
|
BİLGELİK VE MUTLULUK
Çağımda yüzlerce işçi, yüzlerce çiftçi gördüm ki üniversite rektörlerinden daha bilge ve daha mutluydular ve ben daha çok onlara benzemek isterdim. Öğrenim bence yaşamaya yararlı şeyler arasındadır: Şeref, soyluluk, saygınlık gibi, ya da çok çok güzellik, zenginlik ve benzeri üstünlükler gibi: Bunlar yararlı olmasına yararlıdırlar, ama uzaktan, kendi varlıklarından biraz daha çok bizim sanrımızla yararlıdırlar yaşamaya. İnsan topluluğunda yaşamak için bize turnalar ya da karıncalardan fazla görevler, yasalar gerekli değildir pek. Hem görmüyor da değiliz ki bu hayvanlar bilgin olmaksızın pek düzenli yaşıyorlar. İnsan bilgeliğe erse, her şeye hayatına yararlı ve gerekli olduğu ölçüde değer verir. Bizi eylemlerimiz ve davranışlarımızla ölçecek olsalar bilgisizler arasında bilgililerden daha çok sayıda iyi insan çıkar; iyi derken de her türlü erdemi düşünüyorum. Bana öyle geliyor ki eski Roma'da, kendi kendini batıran o bilgin Roma'da daha büyük değerde insanlar vardı. Başka yanları hep benzer olsa da dürüstlük ve yürek temizliği eski Roma'nın ayrıcalığıdır; çünkü o şaşılası bir sadelikle yaşamasını bilmişti. (Kitap 2, bölüm 12) ÖFKE ÜSTÜNE Plutarkhos hep hoştur, ama insan halleri üstüne düşüncesini söylerken eşi yoktur. Lykurgos'la Numa'yı karşılaştırırken çocukların eğitimini babalarına bırakmanın ne büyük bir saflık olduğunu o kadar güzel anlatır ki. Devletlerin çoğu herkesi, kadınlarını ve çocuklarını diledikleri gibi yönetmekte serbest bırakır, onlar da masallardaki devler gibi akıllarına esen her deliliği yaparlar. Galiba yalnız Lakedemonyalılar ve Giritliler çocukların eğitimini yasalara bağlamışlar. Bir devlette her şeyin çocuk eğitimine bağlı olduğunu kim bilmez? Ama yine de çocukları hiç düşünmeden, ne kadar deli ve kötü olurlarsa olsunlar, ana babalarının keyfine bırakırız. Kaç kez sokaktan geçerken öfkeden kudurmuş bir baba veya ananın çocukları öldüresiye dövdüklerini görmüş, oğlancıkların öcünü almak için ana babalarına türlü oyunlar oynamayı kurmuşumdur. Döverken gözleri öfkeden alev alev yanar, daha yeni sütninenin kucağından çıkmış bir çocuğa gırtlaklarını yırtasıya bağırırlar, suratları allak bullak olur Hippokrates'e göre de en tehlikeli hastalıklar insanın yüzünü değiştiren hastalıklardır. Dayaktan sakatlanmış, sersem olmuş nice çocuklar vardır. Ama devletimizin yasaları yine bu işe karışmaz, sanki bu sakatlar, bu sersemler bizim toplumumuzda yaşamıyormuş gibi! Hiçbir şey öfke kadar insan düşüncesini sapıtamaz. Öfkesine kapılıp bir suçluyu idama mahkum eden bir yargıca ölüm cezası vermekte kimse duraksamaz. Öyleyse neden babaları ve öğretmenleri öfkeli iken çocukları dövmekte serbest bırakıyoruz? Bu artık eğitim olmaktan çıkıyor, öc alma oluyor. Ceza çocuklara verilen bir ilaç sayılmalı, öyle verilmelidir. Bir doktorun hastasına karşı öfkelenmesini kabul edebilir miyiz? Öfkeli olduğumuz sürece hizmetçilerimize el kaldırmak doğru değildir. Kalbimizin fazla çarptığını, kanın yüzümüze çıktığını hisseder etmez sorunu kapatmalıyız. Öfkemiz geçtikten sonra her şeyi başka türlü göreceğiz. Kızdığımız zaman bağıran, konuşan biz değil, hırsımızdır. Nasıl sis içinde her şey olduğundan daha büyük görünüyorsa hırs içinde de suçlar büyüdükçe büyür. Canı su içmek isteyen içer: Ama canı ceza vermek isteyen veremez. Ağır başlı ve ölçülü cezaları suçlu hem daha kolay kabul eder, hem de onların yararını görür. Öfkesine kapılmış bir adamın verdiği cezayı kimse hak ettiğine inanmaz. Öfke kendi kendinden hoşlanan, kendi kendini şişiren bir hırstır. Hepimizin başına sık sık gelir. Bir şeye yanlış yere kızarız, bize aldandığımızı ispat eden tanıtlar getirirler bu sefer de doğrunun kendisine, suçsuzluğuna içerleriz. Bunun çok güzel bir örneğini eskilerden okumuştum, hiç aklımdan çıkmaz. Her bakımdan değerli, doğru bir insan olan Piso bir askerine kızmış, çayırdan dönerken arkadaşının nerede kaldığını bilmiyor diye. Öyleyse sen onu öldürdün demiş ve adamı birdenbire ölüme mahkum etmiş, tam asılacağı sırada kaybolan arkadaşı çıkagelmiş. Bütün ordu bayram etmiş, iki arkadaş sarılıp birbirlerini öpmüşler, cellat da ikisini almış Piso'ya götürmüş. Herkes onun da bu işe sevineceğini sanıyormuş. Tam tersi olmuş: Henüz geçmemiş olan öfkesi, kendini utandıran bu gerçek karşısında büsbütün artmış ve hırsının bir anda aklına getirdiği şeytanlıkla suçluları üçe çıkarmış, bir kişinin masum çıkması, üç kişinin birden başını yemiş. Birinci askeri ikincisini kaybettiği için, ikincisini kaybolduğu için, celladı da verilen emri yerine getirmediği için ölüme mahkum etmiş. Öfke saklanmaya da gelmez, büsbütün içimize işler. Demosthenes bir meyhaneye girmiş, kimse görmesin diye arkalarda bir yer arıyormuş. Diogenes görmüş ve demiş ki: Ne kadar arkalara gidersen meyhaneye o kadar girmiş olursun. (Kitap 2, bölüm 22)
__________________ |
||||||||||
|
|
|
|
|
#70 (permalink) | ||||||||||
|
KÖRÜKÖRÜNE İNANMAK
Öyle köylüler biliyorum ki ayaklarının altını yakmışlar, bir tüfeğin tetiği altında parmaklarının ucunu ezmişler, başlarını cendereye sokup gözlerini kan içinde dışarı fırlatmışlar, yine de ağızlarından söz alamamışlar. Bir tanesini gözümle gördüm: Ölmüş sanarak bir çukura atmışlardı; boynundaki ip hala duruyordu; bu iple onu bütün gece bir atın kuyruğuna bağlayıp sürüklemişlerdi. Öldürmek için değil, salt eziyet etmek için, yüz yerine hançer saplamışlardı. Kendisiyle konuştum; bütün bunlara katlanmış, sonunda da kendini kaybetmiş; istedikleri sözü söylemektense, bin kez ölmeyi göze almış. Çektiği acılar yanında ölüm hiç kalırdı. Hem de bu adam o semtin en zengin çiftçilerinden biriydi. Nice insanlar kendilerinin olmayan inanışlar için, başkalarından aldıkları, ne olduğunu bilmedikleri fİkirler için ses çıkarmadan diri diri yanmışlardır. (Kitap 2, bölüm 22) ÖDEMELİ KÖTÜLÜK Geçenlerde Armagnac'daydım; yakınlarımdan birinin çiftliğinde herkesin hırsız lakabıyla bildiği bir köylü tanıdım. Yaşamını kendisi anlattı. Dilenciymiş eskiden; ekmeğini kendi el emeğiyle kazansa bile yoksullukla başedemeyeceğini anlayınca hırsızlık etmeyi düşünmüş. Bütün gençliği boyunca bu meslekte çalışmış ve kol gücü sayesinde hiç yakalanmamış; çünkü başkalarının tarlasını, bağını soyuyormuş, ama uzağa gidiyormuş bu iş için ve öylesine dolu çuvallarla dönüyormuş ki bir gece içinde bunca yükü başka yerden taşımış olabileceği kimsenin aklından geçmiyormuş. Ayrıca verdiği zararı ona buna ölçüyle dağıtıyormuş ki kimsenin payına düşen pek önemli olmasın. Bugün yaşlanmış artık ve kendi durumunda zengin sayılırmış; bunu o işe borçlu olduğunu açıkça söylüyor. Tanrının kendisini hoşgörmesi için de, mallarını çaldığı insanların varislerine iyilik etmeye çalışıyormuş (hepsine birden yardım edemezmiş çünkü) mirasçılarına yükleyecekmiş bu görevi, kime ne zarar verdiğini yalnız kendisi bildiğinden. Doğru olsun olmasın, bu sözlerden anlaşılıyor ki hırsızlığı ayıp sayıp kötülüyor, ama yoksulluk kadar değil. Hırsızlık ettiğine pişman, ama yoksulluktan kurtulmanın böyle ödemeli bir yolunu bulduğuna pişman değil. Bu türlü bir kötülük ne bizi kendine maleden, kafamızı kendine uyduran cinsten bir alışkanlık, ne de ruhumuzu sarıp körleştiren, düşüncemiz ve her şeyimizle bizi birden kötülüğün buyruğuna kaptıran bir azgınlıktır. (Kitap 3, bölüm 1)
__________________ |
||||||||||
|
|
|
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|
Benzer Konular
|
||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevaplar | Son Mesaj |
| Michel Eyquem de Montaigne, | MÊVAN | Biyografi | 0 | 05-07-2008 06:28 PM |