![]() |
|
|
#86 (permalink) | ||||||||||
|
EFENDİLER VE UŞAKLAR
Platon'un bir öğütü hiç hoşuma gitmez: Kadın olsun, erkek olsun hizmetçilerinizle şakalaşmadan, senli benli olmadan, hep bir efendi ağzıyla konuşmalıymışız. Benim aklım buna ermedikten başka, servet üstünlüğüne öylesine önem vermek hiç de insanca ve haklı bir davranış değil. Uşaklarla efendiler arasındaki ayrılığın daha az göze battığı yerde daha adaletli bir düzen vardır bence. (Kitap 3, bölüm 3) PEŞİN VE KESİN YARGILARA KARŞI Ben ağır anlayışlı, biraz da elle tutulur, olağan şeylerden yanayımdır; onun için de eskilerin şu dedikleri bana dokunmaz: Majorem fidem homines adhibent üs quae non intelligunt. İnsanlar anlamadıklarına daha çok inanırlar. Cupidine humani, ingenii libentius obcura creduntur. (Tacitus) İnsan kafası öyledir ki kendisine karanlık gelene daha kolay inanır. Biliyorum kızıyorlar bana; şüphe etmemi yasaklıyor, şüphe edersem ağır küfürler savuruyorlar. İnandırmanın yeni bir yolu da bu. Ama, Tanrıya şükür, benim inancım yumrukla değiştirilecek cinsten değildir. Görüşlerini yanlış olmakla suçlayanlara çatsınlar. Ben görüşlerini sadece anlaşılması zor ve cüretli olmakla suçluyorum. Karşı görüşü ise, onlar kadar azgınlığa varmadan ben de tutmuyorum. Videantur sane, ne affirmentur modo (Cicero) Olabilir desinler, ama olur demesinler. Düşüncelerini kafa tutarak, buyruklar vererek ortaya koyanlar akıldan yana güçsüz olduklarını belli ediyorlar. (Kitap 3, bölüm 11)
__________________ |
||||||||||
|
|
|
|
|
#87 (permalink) | ||||||||||
|
BİLMEDİĞİNİ SÖYLEYEBİLME
Dünyadaki birçok kötülükler, daha cüretle söyleyelim, dünyanın bütün kötülükleri, bizi bilgisizliğimizi açığa vurmaktan kaçınmaya, reddemediğimiz şeyi kabul etmeye alıştırmalarından geliyor. Her şeyden bilgiçce ve kesinlikle söz ediyoruz. Roma'da bir adet varmış: Bir tanığın gözleriyle gördüğünü söylediği ve bir yargıcın en kesin bilgiyle ortaya koyduğu şeyden bile, bana öyle geliyor ki, diye söz edilirmiş. Olabilecek şeyleri bana hiç şaşmazmış gibi yutturmaya kalktıkları zaman o şeylere karşı nefret uyandırıyorlar bende. Önerilerimizin, küstahlığını yumuşatan şu sözleri severim ben: Olabilir ki, kimi yerde, kimisi, derler ki, sanırım benzeri sözleri. Çocukları eğitecek olsam, kestirip atarca değil şöyle sorarca karşılık vermeye alıştırırdım onları: Ne demek bu? Bundan anlamam, olabilir, doğru mu? On yaşında bilginler gibi konuşacaklarına altmış yaşında öğrenci gibi kalsınlar. Bilgisizlikten kurtulmak isteyenin onu açığa vurması gerekir. İris, Thaumantis'in (aydınlık şaşkınlığın) kızıdır. Şaşma bütün filozofinin temeli, soruşturma gelişmesi, bilgisizlik son aşamasıdır. Bilgisizliğin öylesi vardır ki yücelik ve cömertlikten yana bilimden aşağı kalmaz; o bilgisizliği kavramak için de bilimi kavramak için gerektiği kadar bilim ister. (Kitap 3, bölüm 2)
__________________ |
||||||||||
|
|
|
|
|
#88 (permalink) | ||||||||||
|
BÜYÜKLÜK VE İNSANCALIK
Şana şerefe ermenin en kestirme yolu şan şeref için yaptığımızı kendi vicdanımızın buyruğuyla yapmaktır. Büyük İskender'in değeri bence, o parlak yaşayışı içinde Sokrates'in düşkün ve sönük bir yaşayışı içindeki değeri yanında bir hayli cılız kalıyor. Düşüncem Sokrates'i İskender'in yerine koyabiliyor rahatlıkla, ama İskender'i onun yerinde düşünemiyorum. İskender'e ne yapmasını bildiğini sorsalar: Dünyaya boyun eğdirmesini bilirim, der; Sokrates ise insan yaşantısını doğal niteliğine uygun olarak yönetmesini bildiğini söyler. Bu bilim daha ağır basan, daha saygın bir bilimdir. Ruhun değeri yükseklere çıkmasında değil, düzenli olmasındadır. Ruhun büyüklüğü büyük yerlerde değil, gösterişsiz yerlerde çıkar ortaya. Onun için bizi içimize inerek yargılayanlar ünlü eylemlerimize pek önem vermezler, bunların aslında çamurlu ve batak bir dipten fışkırmış pırıltılı su serpintileri olduğunu görürler. Bizi parlak görünüşümüze göre yargılayanlar ise içimizin de aynı parlaklıkta olduğunu sanırlar, onları şaşırtan ve görüşlerini aşan başarı güçlerini halkın ve kendilerinin güçleriyle bir arada düşünemezler. Bir işçinin helaya gitmesini, karısıyla yatmasını düşünmek olağan gelir de bize, gösterişli ve bilginliğiyle saygınlık kazanmış bir koca başbakanı o durumlarda düşünmeyi yadırgarız. O yüksek tahtlarda oturanlar yaşayacak kadar alçalamazlar gibi gelir bize. (Kitap 3, bölüm 2)
__________________ |
||||||||||
|
|
|
|
|
#89 (permalink) | ||||||||||
|
KENDİ ZENGİNLİĞİMİZ
Biz kendimiz sandığımızdan daha zenginizdir; ama bizi her şeyi başkalarından almaya, dilenmeye alıştırıyorlar. Kendimizden çok başkalarından yararlanacak biçimde yetiştiriyorlar bizi. İnsan hiçbir şeyde gerek duyduğu kadarıyla yetinmiyor. Ne şehvette, ne servette, ne devlette kollarını kucaklayamayacak kadar açmaktan alabiliyor kendini; açgözlülüğü ılımlı olamıyor bir türlü. Bilme merakı da aşırı gidiyor bence insanın: Başaramayacağı kadar, gereğinden fazla iş alıyor üstüne, bilginin yararını konusu kadar genişleterek. Ut omnium rerum sic litteram quoque intemparatis laboramus. (Seneka) Her şeyde olduğu gibi okuma çabasında da ölçüyü aşıyoruz. Tacitus, oğlunun aşırı bilim oburluğunu dizginleyen Agricola'run anasını övmekte haklı öyle bir nimet ki bu, sağlam gözlerle bakılırsa, insanların bütün nimetlerinde olduğu gibi onda da doğal olarak bir hayli gereksizlik, güçsüzlük bulunduğu ve pahalıya da mal olduğu görülür. Bilim edinmek, et ya da balık satın almaktan çok daha netametli bir şeydir. Çünkü satm aldığınız nesneyi bir kaba kor eve getirirsiniz; ne mal olduğunu yakından da görebilir, ne kadarını ne zaman yiyeceğinizi düşünürsünüz ama bilimler öyle mi ya? Ruhumuzdan başka bir kaba koyamıyoruz onları. Satın alır almaz yutuyoruz; çarşıdan zehirlenmiş ya da değişmiş olarak çıkıyoruz. Öyle bilimler var ki kafamızı besleyecek yerde engel ve yük oluyorlar bize, öyleleri de var ki iyileştirecek yerde öldürüyorlar bizi. (Kitap 3, bölüm 12) Halkı bir tek insan, bir tek insanı bütün halk gibi gör. (Kitap 1, bölüm 39)
__________________ |
||||||||||
|
|
|
|
|
#90 (permalink) | ||||||||||
|
TÜRK ORDULARINDAKİ DİSİPLİN
Askerlerin düşmandan çok komutanlarından korkmalarını isteyen o eski ahlak ne oldu? Şu güzelim örneğin benzeri nerde: Bir elma ağacı Roma ordusunun kamp kurduğu bir yerin ortasında kalmış da ertesi gün ordu çekilip giderken olgun, nefis elmaları bir teki eksilmeden sahibine bırakmış. İsterdim ki gençlerimiz vakitlerini pek yararlı olmayan gezintiler ve pek onurlu olmayan uğraşlarla geçirecek yerde biraz gidip yaman bir Rodoslu kaptanın bir deniz savaşını nasıl yönettiğini, biraz da Türk ordularındaki disiplini görsünler. Çünkü bizimkinden çok ayrı ve çok üstün onlardaki disiplin. Bizim askerlerimiz seferde eskisinden daha uygunsuz, sorumsuz, Türk askerleriyse tersine daha ölçülü, daha çekingen davranıyorlar. Çünkü, onlarda, barış zamanı fakir rahatsız etmek, malını çalmak birkaç kötek cezasıyla geçiştirildiği halde, savaşta en ağır cezaları görüyor. Parasını vermeden bir tek yumurta almanın cezası tam elli sopa. Onun dışında, karın doyurmayan, az ya da çok değerli herhangi bir şeyi çalanlar hemen kazığa geçiriliyor ya da başları kesiliveriyor. Fatihlerin en zalimi olan Selim üstüne yazılanları okurken şaştım: Mısır'ı aldığında Şam şehrini bolluk ve güzellikle saran eşsiz bahçelere askerlerinden hiçbirinin eli değmemiş; hem de kapalı değil açık oldukları halde. (Kitap 3, bölüm 12)
__________________ |
||||||||||
|
|
|
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|
Benzer Konular
|
||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevaplar | Son Mesaj |
| Michel Eyquem de Montaigne, | MÊVAN | Biyografi | 0 | 05-07-2008 06:28 PM |