![]() |
|
|
#91 (permalink) | ||||||||||
|
ÖLÜME HAZIRLANMA
Çoğu zaman ölüme hazırlanma ölümün kendisinden daha fazla azap vermiştir insana. Eskilerden biri, hem de akıllılarından biri söyler bunu: Minus afficit sensus fatigatio quam cogitatio (Quintilianus) Duymak düşünmekten daha az üzer bizi. Ölümü yanı başımızda duymak kimi zaman birden, kaçınılmaz bir şeyden kaçınmama kararını verdirir bize. Eski zamanda gladyatörler görülmüştür ki, korka korka çarpıştıktan sonra ölümü yiğitçe karşılamış, gırtlaklarını düşmanın kılıcına uzatıp ölümü kendileri istemişlerdir. Uzağımızdaki ölümü düşünmek daha sürekli, dolayısıyla daha zor katlanma çabası ister. Ölmesini bilmiyorsanız, hiç tasalanmayın; doğa hemen gereğince ve yeterince öğretir size; bu işinizi o görüleceği gibi görür siz yormayın kendinizi. Incertam frustra, mortales, funeris horam Quaritis, et qua sit mors aditura via. (Propertius) Boşuna bilmek istiyorsunuz, ölümlüler Ölüm saatinizin ne zaman, ne yoldan geleceğini. Paena minor certam cubito preferre ruinam Quod timeas gravius sustinuisse diu. (Ciallus) Kaçınılmaz bir belaya birden katlanmak Uzun süre korku azapları çekmekten yeğdir. Yaşamayı ölüm kaygısıyla, ölümü de yaşama kaygısıyla bulandırıyoruz. Biri dertlendiriyor, öteki korkutuyor bizi. Ölümün kendisine karşı hazırlanıyor değiliz aslında. Çarçabuk olup biten bir şey bu. Çeyrek saatlik, uzantısız, zararsız bir azap için ayrıca uzun boylu kafa yormalara değmez. Doğrusunu isterseniz, ölüm hazırlıklarına karşı hazırlanıyoruz. Filozofi bize ölümü hep göz önünde tutmamızı, vaktinden önce görüp üstünde düşünmemizi buyuruyor, sonra da bu öngörüp düşünmelerin bizi üzmemesi için alacağımız tedbirleri, uyacağımız kuralları öğretiyor. Hekimler de öyle yapmıyorlar mı? Bizi hastalıklar içine atıyorlar ki üstümüzde ilaçlarını ve sanatlarını kullansınlar. Yaşamasını bilmemişsek bize ölmesini öğretmek yersizdir. Dayanaklı olarak, iç rahatlığıyla yaşamasmı bilmişsek aynı biçimde ölmesini biliriz.; Bırakalım onlar diledikleri kadar övünsünler. Tota filosoforum vita commentatio morts est. (Cicero) Filozofların bütün hayatı ölüm üstüne düşünmedir. Bana sorarsanız, ölüm yaşamın ucudur, ama amacı değil; sonu, bitimidir, ama konusu değil. Yaşamın gözlerini dikeceği şey kendi kendisi olmalıdır. Ona gerekli olan çaba kendini düzenlemek, yönetmek, kendi kendisine katlanmaktır. Yaşama biliminin bu genel ve başlıca bölümünün içerdiği daha birçok işler arasında ölmesini bilme de vardır; ve bu iş, korkunun ona verdiği ağırlık olmasa, en hafiflerindendir. Yararlılık ve yalın gerçeklik bakımından basit insanların bize verdiği dersler, bilimin tam ters yönde verdiği dersleri hiç de aratmazlar. İnsanların zevkleri ve güçleri değişiktir onları kendilerine göre, değişik yollardan yönetmek gerekir. Quo me comque rapit tempestas, deferor hospes (Horatius) Fırtına nereye atsa beni, orda bir yer vardır yaşanacak. Çevremdeki köylülerden hiçbirinin son saatlerini nasıl bir tutum, nasıl bir yürekle geçireceği üstüne düşündüğünü görmedim. Doğa ona ölümü yalnız öleceği zaman düşünmesini öğretmiştir. Ölümü Aristoteles'ten daha güzel bir davranışla karşılar çünkü. Aristoteles hem ölümün hem de uzun bir hazırlanmanın çifte baskısı altındadır. Oysa Caesar'a göre de en az düşünülmüş olan ölüm, en mutlu ve en ağırlıksız ölümdür. Plus dolet quam messes est, qui ante dolet quam messe est. (Seneka) Gereğinden önce dertlenmek, gereğinden fazla dertlenmektir. Ölüm düşüncesinin acılığı bizim onu kurcalamamızdan geliyor. Doğanın gerektirdiklerini ondan önce düşünüp yönetmeye kalkmak yüzünden hep başımızı derde sokarız böyle. Yalnız bilginlerdir sapa sağlamken ağız tadıyla yemek yiyemeyen ve ölüm düşüncesiyle kasılıp kaşlarını çatanlar. Basit insan yalnız iş başına geldiği zaman çare ve avuntu arar ve ne kadar duygulanıyorsa o kadar da düşünür. Hep demez miyiz ki kaba halkın, başına gelenlere, sabırla katlanması, gelebilecek korkunç belalarıysa hiç aklından geçirmemesi kafasızlığından, sersemliğinden gelir; ruhları kalın ve katı olduğu için etkilenmesi, sarsılması daha zordur. Eh, öyleyse biz de artık sersemlik okulunda yetiştirelim kendimizi. Bilimlerin bize vaadettikleri son mutluluk budur ve sersemlik ne rahatlıkla götürüyor ona öğrencilerini. (Kitap 3, bölüm 12) Gideceği limanı bilmeyene hiçbir rüzgardan hayır gelmez. (Kitap 2, bölüm 2)
__________________ |
||||||||||
|
|
|
|
|
#92 (permalink) | ||||||||||
|
CİNSEL EYLEM ÜSTÜNE
Cinsel eylem insanlara ne kötülük etti ki kimse utanmadan söz edemiyor ondan, ciddi ve edepli konuşmalarda yer verilmiyor ona? Hiç sıkılmadan öldürmek, çalmak, aldatmak diyebiliyoruz da ona geldi mi kısıveriyoruz sesimizi. Neden acaba? Yoksa onun sözünü ağzımızda ne kadar az harcarsak düşüncesi kafamızda o kadar büyütmeye hak mı kazanıyoruz? Çünkü, bilirsiniz, en az kullanılan, en az yazılan, en saklı tutulan sözler en iyi bellenen, en çok insanca bilinen sözlerdir. Her yaşta, her baştaki insan onu ekmeği bildiği kadar bilir. Dile, sese, harfe gereği olmadan herkesin içine yazılır. Suskunun dokunulmazlığı içine kapamışız cinsel eylemi: Çıkarmak bir suçtur ordan onu, suçlamak ve yargılamak için bile olsa. Ancak dolambaçlı sözler ve resimlerle kırbaçlamaya kalkabiliriz onu. Böylesine tiksindirici olmak bir suçlu için ne büyük onur: Adalet dokunmayı, bakmayı suç sayıyor bu suçluya! Cezasının ağırlığı özgürlük, dokunulmazlık kazandırıyor suçluya. Kitaplar için de öyle olmuyor mu? Ne kadar yasaklanırlarsa o kadar daha çok satılıyor, o kadar daha çok okunuyorlar. (Kitap 3, bölüm 5)
__________________ |
||||||||||
|
|
|
|
|
#93 (permalink) | ||||||||||
|
İNSANA GÜVEN GÖSTERMENİN YARARI
Adamın biri evimi ve beni bir pusuya düşürmeyi kurmuş. Kurnazlığı kapıma önce yalnız gelip içeriye girmekte biraz telaş göstermek oldu. Kendisini adından tanıdım; komşum ve az çok da benden yana olduğu için ona güvensizlik gösteremezdim. Herkes gibi ona da kapımı açtırdım. Bir de baktım adam korkular içinde, atı soluk soluğa, bitik bir halde. Şu masalı anlattı bana: Bizden yarım fersah ötede, benim de tanıdığım, kavgalı olduklarını bildiğim bir düşmanıyla karşılaşmış; düşmanı dolu dizgin ardına düşmüş; gafil avlandığı ve yanında az adamı olduğu için can havliyle benim kapıya dar atmış kendini; adamlarını çok merak ediyormuş; ya ölmüş ya da yakalamışlarmış. Ben saflıkla onu avutmak, güvenlendirek ve ferahlatmak için elimden geleni yaptım. Az sonra, askerlerinden dördü beşi aynı surat ve aynı telaşla içeri girmek istediler; ardından başkaları, daha başkaları sökün etti; yirmi beş otuz kadar oldular; hepsi tepeden tırnağa silahlı ve hepsi düşmanlarından kaçma numarası yapmakta idiler. Bu kadarı bende kuşku uyandırmaya başladı. Ne zamanlarda yaşadığımızı, benim evim ene kadar göz dikildiğini biliyordum ve tanıdıklarım arasında böyle baskınlara uğramış olanlar vardı. Ne var ki, başladığım nezaketi sonuna götürmemekte bir kazancım olmayacağı ve caymakla bütün ipleri koparmış olacağımı düşünerek, her zamanki gibi, işi oluruna, en doğal ve basit yoluna bırakıp hepsine kapımı açtırdım. Doğrusu, ben aslında yaratılıştan güvensizliğe ve kuşkulara düşmeyen bir insanımdır. Bana kötülük edenleri dinlemeye, hoşgörmeye çalışırım. Ejderhalara ve mucizelere nasıl inanmıyorsam, çok büyük tanıklar olmadıkça insanlarda doğa dışı korkunç canavarlıklar olacağına inanmam. Ayrıca ben kadere seve seve boyun eğebilir, kendimi onun kollarına bırakabilirim. Böyle oluşumdan da bugüne dek zarardan çok yarar gördüm. Kader hep benden daha akıllı davranıp benim çıkarımı benden daha iyi sağladı. Yaşamımda başarılmış zor, ya da belki akıllıca denebilecek birkaç eylem vardır. Bilin ki bunlarda benim payım üçte bir, kaderin payıysa en az üçte ikidir. Bence başarısızlıklarımız kadere yeterince güvenmemekten ve elimizde olmayan bir gücü kendi davranışımıza bağlamaktan geliyor. Dilediklerimize varamayışımız çok kez bundan ötürüdür. Kader insan aklına, onun zararına olmak üzere verdiğimiz hakları kıskanıyor ve biz ne kadar artırırsak o da o kadar azaltıyor bu hakları... Uzatmayalım, o adamlar at üstünde evimin avlusunda beklediler. Şefleri benimle içeri girmiş, adamlarından haber alır almaz gideceğini söyleyerek atının ahıra götürülmesini istememişti. Giriştiği işi artık avucuna almış durumdaydı; geri kalanı eyleme geçivermesiydi yalnız. Sonradan çok kez anlatmışlar bana; çünkü bu yaptığını anlatmaktan sakınmıyordu hiç. Yüzüm, davranışım, açık yürekliliğim kalleşliği söküp atmış içinden. Adamları vereceği işaret için hep gözlerine bakıp dururken o birden atına bindi ve onlar bu kazançlı durumunu nasıl tam sonunda bırakmasına şaşadursunlar, çekti gitti. (Kitap 3, bölüm 12)
__________________ |
||||||||||
|
|
|
|
|
#94 (permalink) | ||||||||||
|
KENDİNİ ÖLDÜRME
Hegesias dermiş ki: Yaşamanın yolu gibi ölmenin yolunu da kendimiz seçmeliyiz. Diogenes, filozof Speusippos'a rastlamış. Tutulduğu iyileşmez fil hastalığından ötürü kendini sedyeyle gezdirten Speusippos: Selam sana, Diogenes, demiş. Sana selam yok, diye karşılık vermiş Diogenes, sen ki bu halinle yaşamaya katlanıyorsun hala. Bir zaman sonra filozof öylesine zor yaşamaktan sıkılarak kendini öldürmüş. Bunun tersi düşünceler de yok değil. Birçoklarına göre de bu dünya kışlasını, bizi oraya koyanın buyruğu olmadan bırakıp gidemeyiz. Tanrı bizi yalnız kendimiz için değil, ona ve başka insanlara hizmet etmek için yollamış; onun izniyle gidebiliriz ancak, kendi iznimizle değil. Doğuşumuz bizden çok ülkemiz içindir. Yasalar kendi çıkarları için hesap sorarlar bizden; bizi öldürme hakkı onlarındır; görevimizden kaçtığımız için hem bu dünyada, hem ötekinde cezalanırız. Bizi bağlayan zinciri taşımak onu kırmaktan daha fazla yürek ister ve yurdu için bütün cefalara katlanan Regulus, kendini öldüren Cato'dan daha üstün bir yılmazlık sınavı vermiştir. Gözü kararma ve sabırsızlanmadır bizi ölüme koşturan. Dinç erdem hiçbir belaya sırtını çevirmez; dertleri ve acıyı arar, yiyeceğini arar gibi zalimlerin korkutmaları, işkenceler, cellatlar diriltir, dinçleştirir onu; Duris ut ilex tonsa bipennibus Nigra feraci frodis in Algido Per damna, pen cades, ab ipso Ducis opes animumque ferro. (Horatius) Karanlık ormanında Algido'nun Dalları baltayla budanan meşe gibi Bu belalar, bu cefalar, bu zincirler Yiğitliğine yiğitlik katar onun. Bir başkası da şöyle der: Non est ut putas virtus, pater, Timere vitam, sed malis ingentibus Obstare, nec se vertere ac retro dare. (Seneka) Erdem yaşamaktan korkmakta değil, baba, Belalara karşı koyup diretmekte Yolundan dönmemektedir. Bir başkası da şöyle: Rebus in adversis facile est contemnere mortem; Fortius ille facit qui miser esse potest. (Martialis) Kolaydır ölümü küçümsemek başımız dertteyken, Daha yiğittir başına gelene katlanan. Yigitlere değil korkaklara yaraşır feleğin sillesinden kaçmak için bir çukura, ağır mezar taşları altına büzülmek. Fırtına ne kadar sert olursa olsun, yiğit olan şaşmaz yolundan yordamından. Si fractur illabatur orbis, Imparidam ferient ruina. (Horatius) Dünya parçalanıp yerle bir olsa Yiğitçe katlanır yrkılmasına. Başka dertlerden kaçmaktır en çok bizi ölmeye iten; o kadar ki, ölümden kaçmak kimi zaman ölüme koşturur bizi. Hic, rogo, non furor rest, ne moriare, mori? (Martialis) Delilik değil midir, sorarım, ölüm korkusundan ölmek? Uçurum korkusuyla kendi kendilerini uçuruma atar kimi insanlar. Usque adeo, morits formidine,vitae Precipit humanos odium, lucisque videndae, Ut sibi consciscant maerenti pectore lethum, Obliti fontem curarum hunc timorem. (Lucretius) Ölüm korkusuyla insanlar Bıkarlar yaşamaktan, ışıktan; Atılırlar ölüme, ölümden korkmanın Dertlerin kaynağı olduğunu unutarak. Platon yasalarında, en yakınını, en iyi dostunu yani kendisini öldürenin onursuzca gömülmesini ister, eğer bu işi kamu yargısıyla, kaderin başına getirdiği önlenmez, çekilmez bir dert, katlanılmaz bir utanç yüzünden değil de, korkaklığından, ürkek bir ruhun güçsüzlüğünden ötürü yapmışsa. Yaşamımızı horgörmek de gülünç bir düşüncedir aslında; çünkü yaşam bizim varımız yoğumuz, her şeyimizdir. Daha soylu, daha zengin bir varlığı olan şeyler bizimkini kötüleyebilir; ama bizim kendimizi hor görüp hiçe saymamız doğaya aykırıdır; başka hiçbir yaratıkta görülmeyen özel bir hastalıktır kendinden nefret etmek, yüz çevirmek. Olduğumuzdan başka olmayı dilemek gibi bir saçmalıktır bu. Bu dilek yerine gelse bile bize bir şey kazandırmaz. İnsanken melek oluvermeyi isteyen kendi için bir şey yapmaz, olduğundan daha iyi olmaz; çünkü kendisi ortada kalmayınca kim tadacak, değerlendirecek bu değişmeyi onun yerine? (Kitap 2, bölüm 3) Kendiliğinden doğuveren halk şiirinin öyle saf ve yalın güzellikleri oluyor ki en olgun şiir ustalığının ulaştığı başlıca güzellikle kıyaslayabiliriz: Gaskonyalıların türkülerinde, hiç bilimden, okur yazarlıktan haberi olmayan kimi ulusların türkülerindeki şiir gibi. Bu iki şiirin arasında kalan orta halli şiiri ise küçümser, beğenmez, tutmayız. (Kitap 1, bölüm 56)
__________________ |
||||||||||
|
|
|
|
|
#95 (permalink) | ||||||||||
|
BÜYÜK EYLEMLER VE YAŞ
Benim bildiğim kadarıyla bütün güzel insan eylemleri, ne türden olursa olsun, sanırım eski zamanda da bizim zamanımızda da, otuz yaş sonrasından daha çok otuz yaş öncesinde başarılmıştır. Aynı insanların yaşamlarında da çok kez öyle. Bunu Anibal ve büyük hasmı Scipio için hiç yanılmadan söyleyemez miyim? Yaşamlarının yarısından çoğunu, gençliklerinde kazandıkları ünle yaşadılar. O yaştan sonra başka herkese göre büyük adam oldular, ama kendileri bakımından hiç de olmadılar. Ben kendi hesabıma, otuz yaşımdan sonra beden ve kafa gücümün artmaktan çok azaldığından, ilerlemekten çok gerilediğinden eminim. Zamanlarını iyi kullananların bilgileri, görgüleri yaşadıkça artabilir; ama canlılık, çeviklik, sağlamlık gibi kendi içimizdeki daha önemli, daha özgün yetenekler yaşla soluyor, gevşiyorlar: Ubi jam validis quassatum est viribus oevi Corpus, et obstusis ceciderint viribis artus. Claudicat ingenium, delirat finguaque mensque. (Lucretius) Yaş ağır basınca bedenimiz üstüne Aşınan çarklar zor döner olunca Kafa sendeler, saçmalar, sayıklar. Kiminde beden, kiminde kafa pes eder ilkin yaşın ağırlığı altında. Beyinleri midelerinden ve bacaklarından daha önce yıprananları çok gördüm. Bu dert, ona uğrayanın pek fark etmediği, açıkça belli olmadığı için daha da tehlikelidir. Bundan ötürü yasaların bize fazla iş gördümesinden çok, işe çok geç başlatmasından yakınmaktayım. Bana öyle gelir ki, yaşamın dayanıksızlığı, her gün türlü olağan tehlikeler içinde bulunması göz önünde tutularak, başlangıç dönemine, işsiz yaşamaya, çıraklığa o kadar fazla yer verilmemeli. (Kitap 1, bölüm 57)
__________________ |
||||||||||
|
|
|
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|
Benzer Konular
|
||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevaplar | Son Mesaj |
| Michel Eyquem de Montaigne, | MÊVAN | Biyografi | 0 | 05-07-2008 06:28 PM |