![]() |
|
|
#16 (permalink) | ||||||||||
|
İNSANIN GÜÇSÜZLÜĞÜ
Bir filozofu, ince çelik tellerden örülmüş sağlam bir kafes içine koysalar ve kafesi Paris'in Notre-Dame katedralinin kulelerinden birinin tepesine assalar filozof akıl yoluyla oradan düşmesi tehlikesi olmadığını açıkça bilecek, ama yine de (dam aktarma işlerinde çalışmamışsa) bu kadar yükseklerden aşağı bakar bakmaz korkuyla ürpermekten kendini alamayacaktır. Çan kulelerinin yüksek yerlerinde, korkuluklar kafesli oldu mu bu kafesler taştan da olsa, korka korka dolaşırız. Böyle yerlerde dolaşmanın düşüncesine bile dayanamayan insanlar vardır. İki kule arasına, üstünde rahatça gezilebilecek kalınlıkta bir direk uzatsalar, hiçbir felsefi olgunluk, ne kadar sarsılmaz olursa olsun bize orada yerde yürür gibi yürümek cesaretini veremez. Ben bunu bizim tarafın dağlarında çok denedim. Yükseklerden öyle pek fazla korkanlardan da olmadığın halde, o sonsuz derinlikler karşısında bacaklarım titremeye başlardı. Hem öyle yerlerde ki uçurumun kenarında boyumdan fazla yer vardı, bile bile kenara gitmedikçe düşme olasılığı da yoktu... Hekimlerin anlattığına göre bazı sesler ve çalgılar kimi insanları çıldırma hallerine sokarmış. Ben kendim masalarının altında bir köpeğin kemik kemirmesini duyunca deliye dönen kimseler gördüm. Demirin eğelenirken çıkardığı keskin sese pek az kimse dayanabilir. Boğazında veya burnunda tıkanıklık olan birinin konuşmasını dinlerken öfkeye, nefrete kapılan insanlar çoktur. Graechus'ün bir flütçüsü varmış. Efendisi Roma meydanlarında nutuk verirken bu flütçü arkadan flütüyle onun sesini yükseltir, alçaltır düzenlemiş. Burada flütün gördüğü iş dinleyicilerin heyecanını artıran, düşüncelerini değiştiren bazı ses tonlarını ve hareketlerini bulmaktan başka ne işe yarayabilirdi? Doğrusu, bir üfürüğün titreyiş ve iniş çıkışlarıyla halden hale giren, çekilen tarafa giden şu bizim mübarek insanoğlunun sağlamlığına büyüklüğüne hiç diyecek yok. (Kitap 2, bölüm 12)
__________________ |
||||||||||
|
|
|
|
|
#17 (permalink) | ||||||||||
|
ÜN
Yaptığı iyiliği başkaları duysun diye, kendisine daha fazla değer verilsin diye yapan, doğruluğu dillerde dolaşmak koşuluyla doğru olan adamdan pek hayır gelmez. Gredo che'I resto di quel verno cose Facesse denge di tenerne conto, Ma fur sin'a que tempo si'nascose, Che non e colpa mia s'hor'non le conto: Perche Orlando a far opre virtuose, Piü ch'a narrerla poi, sempre are pronto, Ne mai fu alcun'de li suoi fatti espresso Se non quando hebbe i testimonü appresso (Aristo, Orlando Furioso) Sanıyorum ki geri kalan kış aylarında Orlando birçok onurlu işler gördü. Fakat şimdiye kadar bunlar o kadar gizli tutuldu ki, onlardan sözetmiyorsam suç benim değildir. Çünkü Orlando'nun, isteği parlak görünmek değil, parlak işler görmekti. Sağlam tanıkları olmadıkça zaferleri meydana çıkmazdı. İnsan savaşa girmeyi kendi için bir ödev bilmeli ve beklediği ödül, bütün iyi davranışların ne kadar gizli olursa olsun, er geç görecekleri ödül olmalıdır, bu da temiz bir vicdanın iyi bir iş gördüğü için kendi içinde duyacağı rahatlıktır. İnsan zevki için yiğit olmalı ki yiğit talihin cilvelerinden uzak kalsın, sağlam ve güvenli bir temel üzerine yerleşsin. Virtus, repulsae nescia sordidae Intaminatis fulget honoribus; Nec sumit aut ponit secures, Arbitria popularis aurae. (Horatius) Başarısızlıktan zarar görmeyen bir değer, hiçbir şeyin lekeleyemediği bir onurla parlar; böyle bir değer halkın keyfiyle ne yükselir ne de alçalır. Ruhumuz yapacağım gösteriş için yapmamalı, her şey içimizde, hiçbir gözün görmediği en gizli yerimizde olup bitmelidir. Orada ruhumuz bizi ölüm korkusundan, acılardan, yüzkarasından bile korur, çocuklarımızı, dostlarınızı, servetimizi yitirmeye dayanacak ve gereğinde savaşın tehlikelerine atılabilecek bir duruma getirir: Non emolumento aliquo, sed ipsius honestatis decore. Çıkar için değil, yiğitlik şanı için. (Cicero) Böyle bir kazanç, başkalarının hakkımızda iyi yargılar vermesinden başka bir şey olmayan onurlar ve ünlerden çok daha büyüktür, istenmeye çok daha layıktır. Ufacık bir toprak davası için halkın içinden on beş kişiyi seçmeyi akıl ediyoruz, sonra en önemli davamızı tutup bilgisizliğin, adaletsizliğin ve kararsızlığın anası olan halkın oyuna bırakıyoruz. Akıllı bir insanın, hayatını düşüncesiz bir sürünün oyuna bırakması akıl kârı mıdır? «An quidquam stultius quam quos singulos contemmas eos aliquid putare esse universos?» (Cicero) Ayrı ayrı bakınca değer vermediğimiz kimselere, bir araya geldikleri zaman değer vermekten daha büyük budalalık olur mu? ... Halk öyle şaşkın, öyle başıboş bir kılavuzdur ki, ne kadar zeki, ne kadar becerikli olsak adımlarımızı ona uyduramayız. Her kafadan çıkan bütün o karmakarışık sesler, bizi dört bir yana sürükleyen o kaba sözler, düşünceler arasında doğru yolu bulmak olacak iş değildir. Bu kadar kararsız, serseri bir varlığı kendimize kılavuz saymayalım: Her zaman aklımızın ardısıra gidelim, halkın takdiri de canı isterse ardımızdan gelsin. Bu takdir zaten talihe bağlı olduğu için onu kendi yolumuzda giderken de bulabiliriz. Doğru yolu yalnız doğru olduğu için tutmak istemesek bile, bu yolun eninde sonunda halk için de en yararlı yol olduğunu göreceğiz ve yine ona döneceğiz: «Dedit hoc providentia hominibus munus, ut honesta magis juvarent.» (Qintilianus) Yazgının insanlara bir lütfu da, namuslu işlerin aynı zamanda en yararlı işler olmasıdır. Yunanlı bir balıkçı, bir kasırga sırasında Neptunus'a şöyle söylemiş: «Ey tanrı, beni ister kurtar, ister batır, ben dümenimi kırmadan dosdoğru gideceğim.» Zamanımda nice dönek, ikiyüzlü, karışık insanlar gördüm ki, dünya işlerinde benden daha tedbirli oldukları halde, benim kurtulduğum felaketlerden kendilerini kurtaramadılar. Risi successu posse carere dolos. (Ovidius) Kurnazlıkların para etmediğini gördüm de güldüm. (Kitap 2, bölüm 16)
__________________ |
||||||||||
|
|
|
|
|
#18 (permalink) | ||||||||||
|
TANRILAR ÜSTÜNE
En az bildiğimiz şeyler tanrılaşmaya en elverişli olanlardır. Onun içindir ki Yunanlıların, biz insanları tanrılaştırmalarına bir türlü akıl erdiremem. Ben kendi hesabıma yılana, köpeğe, öküze tapanları daha akla uygun görüyorum; çünkü onların huylarını daha az biliyoruz. Onlara hayalimizle istediğimiz gibi değer biçimler, görülmedik kudretler vermek daha fazla hakkımızdır. Bizim yaratılışımızın ne kadar eksikleri olduğunu biliyoruz; tanrıları bize benzer tasarlamak, onları bizim gibi arzuları, öfkeleri, kinleri, kanları, hazları, ölümleri, mezarları olan birer varlık olarak düşünmek insan düşüncesinin bir sarhoşluk zamanına rastlamış olsa gerektir. Quae procul usque adeo divino ab numine distant. Inque deum numero quae sint indigne videri (Lucretius) Bütün bunlar tanrılıktan ne kadar uzak, tanrıların dünyasına ne kadar aykırı. «Formae, aetates, vestitus ornatus noti sunt, genera, conjugia, cognationes omniaque traducta ad similitudinem imböcillitatis humanae: nam et per turbatis animis inducuntur; accipimus enim deorum cupiditates, aegritudines, iracundias.» (Cicero) Tanrıların yüzlerini, yaşlarını, elbiselerini, süslerini biliyoruz; Şecereleriyle, evlenmeleriyle, akrabalıklarıyla hep biz aciz insanlara benzetilmişlerdir: Onların ruhları da aynı yanlış yollara sapmaktadır, tanrıların da tutkularından, kederlerinden, hiddetlerinden sözedilmektedir. İnanca, doğruluğa, namusa, özgürlüğe, barışa, zafere, dindarlığa, hatta hazza, sahteciliğe, ölüme, hırsa, ihtiyarlığa, sefalete, korkuya hastalığa, felakete, şu zavallı, cılız hayatımızın daha birçok belalarına birer tanrı işi diye bakmak aynı şeydir. Quid juvat hoc, templis nostros inducere mores O curvae in terris animae et caelestium inanes! (Persius) Bizim ahlak ve törelerimizi, bizim toprağa bağlı, göklerden yoksun ruhlarımızı tapınaklara sokmaya ne gerek var? Mısırlılar, tedbirliliği hayasızlığa götürüyor, Apis ve İzis'in vaktiyle birer insan olduklarını söyleyenlere ölüm cezası veriyorlardı; oysa böyle olduğunu herkes de biliyordu. Varro der ki, bu tanrılar heykel ve resimlerinde parmaklarını ağızlarına koymakla sanki rakiplerine: Sakın bizim aslında birer insan oldugumuzu kimseye söylemeyin, yoksa insanlar bizi artık saymazlar, demek istiyorlardı. Mademki insanlar ille de tanrılarla akraba olmak istiyorlar, bari, Cicero'nun dediği gibi, kendi kusur ve sefaletlerini göklere çıkaracaklarına, tanrıların değerlerini yere indirip kendilerine mal etselerdi. Fakat aslına bakacak olursak, insanlar aynı sakat düşünce ile, hem o türlüsünü hem de bu türlüsünü yapagelmişlerdir. Yunan filozoflarının, tanrıları inceden inceye bir sıraya korken, ilintilerini, görev ve yetkilerini büyük bir özenle ayırtederken ciddi olduklarına bir türlü inanamıyorum. Bana öyle geliyor ki Platon, Pluton'un bahçesini (cehennemini), gövdelerimizin çürüyüp toprak olduktan sonra göreceğimiz işkence veya rahatlıkları sayıp dökerken ve bunları hayattaki duygularımıza benzetirken, Secreti celant calles, et myrtea circum Sylva tegit, curae non ipsa in morte relinquunt (Virgilius) Gizli yerler, defne ormanları onları saklar ve dertleri ölümde bile peşlerini bırakmaz. ve Muhammet, Müslümanlara, halılar döşeli, altınlar, zümrütlerle süslü, en güzel kadınlarla, şaraplarla, acayip yemeklerle dolu bir cennet vadederken içlerinden gülüyorlardı ikisi de ve ağzımıza bir parça bal sürüp bizi dünyadaki isteklerimize uygun hayal ve umutlara düşürmek için mahsus bizim insani ve maddi tarafımıza sesleniyorlardı. Nitekim birçoklarımız bu gaflete düşerek mahşer gününden sonra tıpkı dünyadaki çeşitten zevkler ve rahatlıklarla dolu bir dünya hayatı süreceğimizi sanıp dururuz. İnanabilir miyiz ki Platon, bu kadar yüksek düşüncelere ulaşmış, «tanrısal» lakabını alacak kadar tanrılara yaklaşmış olan bir adam, insan gibi zavallı bir varlıkta aklın ulaşamadığı o esrarlı tanrı gücüne benzer bir taraf görsün, bu zayıf varlığımızın, cılız duygularımızın sonsuz bir hazza dayanacak kadar sağlam ve dayanıklı olduğunu sansın? Eğer Platon bu kanıda ise, biz de ona insan aklı adına şunu söyleriz: Bize öteki dünyada vereceğin zevkler burada duyduğumuz zevklerse, bunların sonsuzluğa benzer hiçbir yanları yok. Duyularımızın beşi de ağızlarına kadar hazla dolacak olsa, ruhumuzun arzulayacağı, umacağı bütün zevklere erse, bu da hiçtir. Bir şey ki benimdir, bendedir, onda tanrısal bir taraf yoktur. Dünyadaki durumumuza, hayatımıza bağlı şeylerin ötede bulunmaması gerekir. Ölümlü varlıklara özgü bütün zevkler ölümlüdür. Öteki dünyada akrabalarımızı, çocuklarımızı, dostlarımızı bulmak bizi sevindiriyorsa, hala böyle bir mutluluğa bağlı kalıyorsak, dünyadaki ölümlü hayatımız orada da devam ediyor demektir. Biz o yüksek ve tanrısal değerleri ne biçimde hayal edersek edelim, layık oldukları biçimde hayal edemeyiz: Onları gereğince düşünebilmek için, düşünülmez, anlatılmaz, anlaşılmaz ve bizim bayağı hayatımızın nimetlerine hiç benzemez kabul etmek gerekir. Aziz Paulus der ki: «Allahın kullarına hazırladığı mutluluğu ne insan gözü görebilir, ne de insan yüreği duyabilir.» Eğer bu mutluluğu duyabilmemiz için (Platon, senin söylediğin gibi) bizi arıtmalardan geçirip yeni bir biçime sokacaklarsa, bu değişiklik o kadar büyük, o kadar kökten olacaktır ki, artık ortada bizden eser kalmayacaktır. Hector erat tunc cum bello certabat; at ille, Tractus ab Aemonio, num erat Hector, equo (Ovldius) O dövüşen adam Hektor'du, fakat öteki, O atların sürüklediği artık Hektor değildi. Ahirette, vadedilen ödülleri alacak olan, bizden başka türlü bir varlık olacaktır. Qoud mutatur, dissolvitur; interit ergo: Trajiciuntur enim partes atque ordine migrant (Lucretius) Değişmek, dağılmak; yokolmaktır Parçalar oynar yerinden, bozulur düzenleri. Pitagoras'ın ****morfozlar evreninde ruhların beden değiştirdiğine bir an inansak bile Caesar'ın ruhunu taşıyan aslanın aynı ihtirasları duyduğunu, bir Caesar olduğunu kabul edebilir miyiz? Eğer onda Caesar'lık kalıyorsa, Platon'un da tuttuğu bu düşünceye çatanlara hak vermek gerekir. Bunlar der ki, insan kalıp değiştirdikten sonra yine kendisi kalırsa, bir evladın, katır şekline girmiş olan annesinin sırtına binmesi gibi saçmalıklar olabilir. Hayvan bedenlerinin aynı türden başka bedenlere çevrilişlerinde son gelenlerin eskilerden farksız olduklarını kabul edebilir miyiz? «Phoenix»in (Yandıktan sonra küllerinden yeniden doğan efsanevi bir kuş: Anka.) küllerinden bir kurt peyda olur, sonra bu kurttan başka bir «phoenix» çıkarmış; bu ikinci «phoenix»in birincisinden başka olmadığı nasıl düşünülebilir? şu bizim ipeği yapan kurtlar, bakarsınız, ölmüş, kupkuru olmuş gibidirler, sonra aynı bedenden bir kelebek peyda olur, ondan da tekrar bir kurt çıkıverir. Bu kurdun birinci kurt olduğunu kabul etmek gülünçtür. Bir kez yok olan şey artık yoktur. Nec si materiam nostram collegerit aetas Post abitum, rursumque redegerit, tu sita nunc est. Atque iterum nobis fuerit data lumina vitae, Pertineat quidquam tamen ad nos id quoque factum Interrupta semel cum sit repetentia nostra. (Lucretius) Biz öldükten sonra zaman bütün maddemizi yeniden toplasa; ona bugünkü düzenini geri verse, yeniden hayat ışığına çağrılsak bütün bunların bizimle hiç ilgisi olmazdı, çünkü bellek ipliği bir kez kopmuş olurdu. Platon, sen başka bir yerde diyorsun ki, öteki dünyada ödüllere kavuşacak olan, insanın yalnız ruh yanıdır. Bu da yine, pek olacağa benzemiyor. Scilicet, avolsis radicibus, tu nequit ullam Dispicere ipse oculus rem, seorsum corpore toto. (Lucretius) Göz, kökleri kopup bedenden ayrılınca, kendi başına kalınca artık hiçbir şey göremez. Çünkü, bu hesaba göre, ahiretin nimetlerine kavuşacak olan insan değildir, yani biz değiliz; çünkü ruh ve beden bizim esaslı iki parçamızdır; onların birbirinden ayrılması olan ölüm, varlığımızın yok olmasıdır. Inter enim jacta est vitai pausa, vageque Deerrarunt passim motus ad sensibus omnes. (Lucretius) Hayatın sona erdiği yerde her şey amaçsız olarak ve duygulara dokunmadan yaşar. İnsanı yaşatan organları kurtlar kemirirken, toprak hepsini parçalayıp yerken, insanın acı duyduğundan söz eden yok. Et nihil hoc ad nos, qui conjugioque Corporis atque animae consistimus uniter apti. (Lucretius) Bütün bunların hiç ilişkisi yok bizimle, Çünkü biz ruhla beden bir aradayken varız. (Kitap 2, bölüm 12)
__________________ |
||||||||||
|
|
|
|
|
#19 (permalink) | ||||||||||
|
AYLAK RUHLAR
Boş bırakılmış topraklar, gübreli ve bereketliyseler, yüz bin çeşit otlarla dolar. Yararlı olabilmeleri için onlara kazma vuruyor, işe yarar tohumlar ekiyoruz. Kadınlar kendi başlarına kalınca biçimsiz birtakım et parçaları çıkarırlar sağlam ve doğal bir beden yaratabilmeleri için bir tohum almaları gerekiyor. Ruhlar da böyledir; onları bir düşünceyle uğraştırıp dizginlerini tutmazsanız, uçsuz bucaksız bir hayal dünyasında, başıboş, öteye beriye dolaşıp dururlar. Böyle bir aylaklık içinde ruhların kurmadığı hayal, düşmediği kuruntu, yaratmadığı gariplik kalmaz. Velut aegri somnia, vanae Finguntur species. (Horatius) Sayıklayan hastalar gibi boş hayaller kurarlar. Bir amaca bağlanmayan ruh, yolunu kaybeder; çünkü, her yerde olmak hiçbir yerde olmamaktır. Quisquis abique habitat, Maxime, Nusquam habitat. (Martialis) Her yerde olan hiçbir yerde değildir. Hayatımın son yıllarını elimden geldiği kadar kaygısız ve salt kendi rahatımı düşünerek geçirmeye karar verip de köşeme çekildiğim zaman, ruhuma edebileceğim en büyük iyiliğin onu tam bir başıboşluk içinde bırakmak olacağını düşünmüştüm; bırakalım kendi kendisiyle söyleşsin; kendi içinde, kendi hayalinde kalsın, demiştim. Yaşım beni daha ağırbaşlı, daha olgun bir hale getirdiği için bunu artık kolayca yapabileceğimi umuyordum; fakat görüyorum ki: Variam semper dant otia mentem (Lucianus) Ruh başıboş kalınca türlü hayaller kuruyor. İstediğimin tersine ruhum, yularından kurtulup kaçan bir at gibi kendini daha fazla yoruyor. Kafam durup dinlenmeden, hiçbir sıra, hiçbir ilinti gözetmeden öyle garip düşünceler, öyle saçma sapan hayaller kuruyor ki, ilerde bunların anlamsızlığını ve acayipliğini görüp kendinden utansın diye hepsini kaydetmeye başladım. (Kitap 1, bölüm 9)
__________________ |
||||||||||
|
|
|
|
|
#20 (permalink) | ||||||||||
|
BİLİNÇSİZ DUYGULAR
İç savaşlarımızın ikincisinde miydi, üçüncüsünde mi, iyi hatırlamıyorum, evimin bir fersah kadar ötesine gezmeye gitmiştim. Benim ev de bütün kargaşalıkların göbeğinde olmuştur her zaman. Uzağa gitmediğim ve güvensizlik duymadığım için yanıma fazla adam almamış, pek uysal, ama hiç de sağlam olmayan bir ata binmiştim. Dönüşte bu attan alışkın olmadığı bir hız istemek zorunda kaldım bir ara. Adamlarımdan biri, geme dizgine kulak asmayan gürbüz bir küheylana binmiş iri yan delikanlı, arkadaşlarım geçip caka satmak için dolu dizgin üstüme geliverdi. Ben küçük, at küçük, adam bütün ağırlığı, dev cüssesiyle bir çarpınca biz ikimiz de tepetaklak gittik. At bir yana serili, ben sırt üstü on adım ötesinde; yüzüm gözüm yara bere içinde; elimden fırlamış kılıcım beş kulaç uzaklarda, üstüm başım param parça, kımıltısız, duygusuz bir kütük. Geçirdiğim tek baygınlıktı bu. Adamlarım beni ayıltmak için ellerinden geleni yaptıktan sonra öldüm sanmışlar ve kollarına alıp zor bela evime getirmişler. Yolda ve iki uzun saat ölü sayıldıktan sonra kımıldamaya, soluk almaya başladım. Mideme o kadar kan akmış ki beden onu boşaltmak için güçlerini diriltmek gereğini duymuş olmalı. Ayağa kaldırdılar beni ve bir hayli kan kustum. Aynı şeyi birkaç kez tekrarladıktan sonra biraz canlanmaya başladım. Ama öyle belli belirsiz, öyle sürüncemeli bir dirilişti ki bu, ilk duygularım yaşamadan çok daha fazla ölüme yakındı. Hiç unutmadığım bu duygular bana ölümün yüzünü ve düşüncesini öyle doğal, öyle olağan gösterdiler ki onunla bir çeşit uzlaşmaya varmış gibiydim. Kendime gelmeye başlayınca gözlerimin gördüğü o kadar bulanık, silik ve ölüydü ki, ışıktı yalnız seçebildiğim. come quel ch'or apre or chiude Gli occhi, mezzo tra'I somno e I'esser desto (Tasso) Gözlerini bir açıp, bir kapar gibi Yarı uyur, yarı uyanık bir insan. Ruhun görevleri bedeninkilerle birlikte, aynı yavaşlıkta kalkınıyorlardı. Kendimi kan içinde gördüm; çünkü üstüm başım kustuğum kanlara boyanmıştı. İlk düşündüğüm şey kafama bir kurşun girdiğini sanmak oldu; gerçekten o sırada çevremizde tüfekler patlıyordu. Canım dudaklarımın ucunda tutunur gibiydi yalnız; çıkıp gitmesine yardım edeyim diye gözlerimi kapıyor, uyuşmaktan, kendimi bırakmaktan haz duyuyordum. Her şey gibi yumuşacık ve hafif bir hayal yaşantısında yüzüyordum; hiçbir acı duymadıktan başka. Rahatsızlık şöyle dursun, uykuya dalmak üzere duyulan tatlılık vardı bunda. Öyle sanıyorum ki can çekişirken kendini bilmez olanların durumu da budur: Büyük acılar duyuyorlar, ruhları işkence içinde kıvranıyor sanarak onlara acımamız yersizdir. Birçoklarına karşı, Etienne de la Boite'ye karşı bile ben hep böyle düşünmüşümdür. Ölüme yakın halde aygın baygın gördüklerimiz, uzun bir sancıdan bitkin düşenler, inme inenler, sara nöbeti geçirenler, başından yara alanlar, kimi zaman iniltiler çıkarır, derin derin soluk alırlar, bedenlerinde kıvranmaya benzer kımıltılar olur. Bunlara bakarak onların kendilerini az çok bildiklerini sanırız; oysa, ben derim ki, ruhları da, bedenleri de uykudadır: Vivit, et est vitae nescius ipse suae (Ovidius) Yaşıyor ama, bilmiyor yaşadığını. Organların uğradığı o büyük çarpılma, duyguların düştüğü o büyük, derin uyuşma içinde insanın kendini bile bile gücünü sürdürebileceğine inanamam; böyle olunca hangi düşünce onlara azap çektirecek, durumlarının korkunçluğunu anlatıp duyurtacak? İşte bundan ötürü pek acınacak durumda olmadıkları kanısındayım. Bence en dayanılmaz, en korkunç durum uyanık olup da azap çeken bir ruhun duyduğunu anlatma olanağını bulamamasıdır. Dili kesildikten sonra işkence edilen insanların durumuna benzetebiliriz bunu... Birçok hayvanların, hatta insanların, öldükten sonra kaslarını sıktıkları, oynattıkları görülür. Herkes bilir kimi uzuvlarımız bizden hiç de izin almadan kımıldar, dikilir ve yatarlar. Yalnızca derimizi oynatan bu etkilemeler bizim sayılmaz. Bizim olmaları için insanın bütünlüğüyle işe karışması gerekir. Uyurken elimizin, ayağımızın duyduğu acılar bizim değildir. (Kitap 2, bölüm 6)
__________________ |
||||||||||
|
|
|
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|
Benzer Konular
|
||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevaplar | Son Mesaj |
| Michel Eyquem de Montaigne, | MÊVAN | Biyografi | 0 | 05-07-2008 06:28 PM |