DigiSörf  

Geri git   DigiSörf > Kültür, Sanat, Edebiyat > Edebiyat Bölümü > Hikayeler, Denemeler
Anasayfa Kayıt ol

Hikayeler, Denemeler Hikayeler, Denemeler burada verilecektir.



 
 
LinkBack Seçenekler Stil
Alt 07-17-2008, 03:10 PM   #26 (permalink)
 
Üyelik tarihi: Jun 2008
Nerden: Mardin
Mesajlar: 1.470
Üye No: 599
Tecrübe Puanı: 518
Rep Puanı : 51562
Rep Derecesi
Asur-Banipal has a reputation beyond reputeAsur-Banipal has a reputation beyond reputeAsur-Banipal has a reputation beyond reputeAsur-Banipal has a reputation beyond reputeAsur-Banipal has a reputation beyond reputeAsur-Banipal has a reputation beyond reputeAsur-Banipal has a reputation beyond reputeAsur-Banipal has a reputation beyond reputeAsur-Banipal has a reputation beyond reputeAsur-Banipal has a reputation beyond reputeAsur-Banipal has a reputation beyond repute


Standart

İYİ AMAÇ UĞRUNA KÖTÜ YOLLAR

Doğanın yapıtlarındaki evrensel düzende şaşılası bir bağlaşma ve
uyuşma var: Belli ki oluruna bırakılmış ve değişik başların yönettiği
bir düzen değil bu. Bedenlerimizin hastalıkları, nitelikleri, devletlerde,
hükümetlerde de görülüyor. Krallıklar, cumhuriyetler bizim gibi
doğuyor, gelişip parlıyor ve yaşlanıp ölüyorlar. Bedenlerimizin
gereksiz ve zararlı akıtlarla dolduğu oluyor: Bunlar iyi akıtlar da
olabilir aslında (çünkü hekimler sağlığımızın fazla iyi olmasından
korkarlar ve her şeyimiz değişken olduğu için derler ki sağlığımız
fazla parlak, fazla kanlı canlı oldu mu özellikle bozmalı, hızını
kesmeli, yoksa belli bir yerde dura kalamayan yaratılışımız düzensizce
ve birdenbire geriye teper işte bu aşırı sağlığı önlemek için atletlere
müshil verir ve kan alırlar bir yerlerinden). Ya da kötü akıtlar aşırı
çoğalıyor ki, hastalıkların genel nedeni budur. Buna benzer bir aşırı
çoğalma yüzünden devletlerin hastalandığı görülür ve onlar için de
türlü müshiller kullanmak adet olmuştur. Kimi zaman büyük sayıda
ailelere göç ettirildi, ülkenin yükünü azaltmak için; bunlar gider
başkalarının zararına geçinecek bir yer ararlardı. İşte böylece bizim
eski Franklar Almanya içlerinden gelip Galya'yı aldılar, ilk sakinlerini
kovdular; sonsuz bir insan seli böylece gelişip Brennus ve başkaları
zamanında İtalya'ya aktı. Gotlar, Vandallar için de, bugün
Yunanistan'ın ilk halkını kovup yerine oturanlar için de böyle oldu.
Bunlar kendi yurtlarını bırakıp uzak uzak yerlere gittiler; ve dünyada
bu göçlerin sarmadığı bir iki köşe kaldı yalnız. Romalılar
sömürgelerini bu yoldan kuruyorlardı; kendi kentlerinin aşırı ölçüde
şiştiğini görünce az gerekli halkı çıkarıyor, fethettikleri yerlere
yolluyorlardı. Kimi zaman savaşları bile bile kışkırtıp besledikleri de
oldu: Yalnız adamlarını hep tetikte tutmak, bozulmaların anası olan
işsizliğin daha kötü sonuçlarını önlemek için yapmıyorlardı bunu:

Et patimur longae pacis mala, saevior armis Luxuria incumbit...

Fazla uzun bir barışın dertlerini çekiyoruz Lüks, kılıçtan beter eziyor
bizi.

Cumhuriyetlerinden biraz kan alınmasını sağlamak, gençlerinin fazla
ateşlenen kanlarını serinletmek, fazla taşkın büyüyen bu ağacın
dallarını biraz kısaltıp aralamak istiyorlardı. Kartacalılar' a karşı
açtıkları savaşın nedeni buydu...

Bizim zamanımızda da böyle düşünceler var; içimizde fazla
kaynayan kanı bir komşu ülkeyle yapılacak savaşta akıtmak istiyorlar;
yoksa diyorlar, bedenimizi saran bu ateşli akıtlar başka yere akıtılmadı
mı bizi uzun süre sıtma sıcaklığı içinde tutup sonunda içimizden
çökertirler.

Gerçekten de yabancılarla savaş bir iç savaştan daha tatlı bir beladır;
ama kendi rahatımız için başkalarının rahatını kaçırmak da öyle
büyük bir haksızlık ki bunu tanrının hoş göreceğini sanmam.
Ne var ki yaratılışımızın cılızlığı yüzünden ister istemez iyi bir amaca
ulaşmak için kötü yollara başvurmak zorunda kalıyoruz. Lykurgos,
gelmiş geçmiş yasa koyucuların en erdemlisi ve en olgunu, halkını
içki düşkünlüğünden korumak amacıyla pek haksız bir yol bulmuş;
köleleri olan Elotlar'a zorla içirtirmiş ki, Ispartalılar adamların şarapla
ne durumlara düştüğünü görüp içki düşkünlüğüne karşı iğrenme
duysunlar. Bundan beteri de var: Eskiden ölümün her türlüsüne
hüküm giyenleri hekimlerin canlı canlı kesip biçmelerine izin
verilirmiş ki, iç organlarımızı doğal halinde görebilsinler. Kötü yola
gitmek gerekirse bunu ruhun sağlığı için yapmak beden sağlığı için
yapmaktan daha bağışlanır bir şey. Romalılar da halkı yiğit
yetiştirmek, tehlikeleri ve ölümü hoş görmeye alıştırmak için o
korkunç oyunlara başvuruyorlardı. Gladyatörler herkesin gözü önünde
savaşıyor, birbirini yaralayıp öldürüyorlardı:

Quid vesani aliud sibi vult ars Impia ludi

Quid mortes juvenum, qui sanguine pasta voluptas. (Prudentius)

Bundan geliyordu o ölüm oyunları, o çılgınlık

O kanla beslenen zevk.

Bu gelenek İmparator Teodosius'a kadar sürdü.
Doğrusu halkın eğitimi için yaman bir ibret, verimli bir ders oluyordu
bu: Her gün halkın önünde yüz, ikiyüz, bin çift insan silahlanıp
birbirini param parça ediyordu; hem bu işi öyle sağlam bir yürekle
yapıyorlardı ki ağızlarından acıklı ya da acındırıcı bir söz çıktığı, bir
kez sırtlarını döndükleri; rakiplerinin vuruşundan sakınmak için tek
korkakça hareket yaptıkları bile görülmüyordu: Kılıca boyun uzatıyor,
göğüs geriyorlardı. Birçokları ölesiye yara alınca meydan üzerinde
canvermezden önce halka adam yollayıp ölüşlerini beğenip
beğenmediğini sorduruyordu. Durmadan savaşıp ölmeleri yetmiyor,
bu işi sevinçle yapmaları gerekiyordu; o kadar ki ölüm karşısında
biraz çekingen davrandıkları görülünce yuhalar, lanetler yağıyordu
üstlerine.

İlk Romalılar bu işte hükümlüleri kullanıyorlardı; ama sonraları
suçsuz köleler de kullanıldı. Bu iş için kendilerini satan özgür
yurttaşlar, senatörler, Romalı Şövalyeler, hatta kadınlar bile oldu. Çok
şaşırdım, inanmazdım da buna, eğer zamanımızdaki savaşlarda
binlerce yabancı insanın kendilerini hiç ilgilendirmeyen bir kavga
uğruna kanlarını, canlarını sattıklarını görmeseydim. (Kitap 2, bölüm
23)
__________________
Asur-Banipal isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla


Alt 07-17-2008, 03:10 PM   #27 (permalink)
 
Üyelik tarihi: Jun 2008
Nerden: Mardin
Mesajlar: 1.470
Üye No: 599
Tecrübe Puanı: 518
Rep Puanı : 51562
Rep Derecesi
Asur-Banipal has a reputation beyond reputeAsur-Banipal has a reputation beyond reputeAsur-Banipal has a reputation beyond reputeAsur-Banipal has a reputation beyond reputeAsur-Banipal has a reputation beyond reputeAsur-Banipal has a reputation beyond reputeAsur-Banipal has a reputation beyond reputeAsur-Banipal has a reputation beyond reputeAsur-Banipal has a reputation beyond reputeAsur-Banipal has a reputation beyond reputeAsur-Banipal has a reputation beyond repute
Standart

RUH VE BEDEN HAZLARI

Denebilir ki bence, bu dünya zindanında, ne yalnızca ruh, ne de
yalnızca beden sayılabilecek hiçbir şey yoktur insanda: Ve (kimi din
adamlarının ruhlarını kurtarmak için yaptıkları gibi), insan bedenine
işkence etmek günahtır. İnsanın zevk duymasını en azından, acı
çekmesi kadar hoşgörmemiz gerekmez mi aklımızı kullanırsak?
Azizler nefislerini körletirken acıların en büyüğünü duyuyorlardı;
bileşik olmaları dolayısıyla beden de katılıyordu elbet bu acıya, hiç de
kendi davası olmadan. Öyle ki bedenin acı çeken ruha yalnızca
katılması, yardım etmesiyle yetinmemişler, ona ayrıca korkunç
eziyetler etmişler ki, ruhla beden yarışırcasına insanın, çetinliği
ölçüsünde kurtarıcı bir azaba soksun!

Bütün bunlar yetmiyormuş gibi, ruhu beden hazlarından soğutmak,
bir köleyi sevmediği bir işe zorlar gibi onu hiçbir şeyden tat almamaya
alıştırmak haksızlık değil mi? Ruha düşen daha çok zevkleri koruyup
geliştirmek, onlara katılıp karışmaktır yönetim görevi ondadır çünkü.
Ruhun yapacağı bir şey de, bence, kendine özgü zevkleri bedene
tadabileceği kadar tattırıp benimsetmek, bu zevklerin ona tatlı
gelmesini, yararlı olmasını sağlamaktır. Çünkü, dedikleri gibi, bedenin
kendi iştahlarına ruha zarar verecek ölçüde düşmemesi gerektiği
doğrudur, ama ruhun da kendi heveslerine bedene zarar verecek
ölçüde düşmemesi neden doğru olmasın?

Benim pek öyle soluğumu kesecek tutkularım yoktur. Benim kadar
boş zamanı olmayan başkalarına cimriliğin, yükselme hırsının,
kavgaların, davaların verdiği aşk daha rahatlıkla verebilirdi bana:
Kendime daha iyi bakar, daha dikkatli, daha tok gözlü, daha alımlı
olurdum; ihtiyarlığın surat asmalarından o biçimsiz, o zavallı surat
asmalarından korurdu beni aşk; daha fazla sevip sayılmanın sağlam ve
akıllıca yollarını aratırdı bana; ruhumu umutsuzluktan, bezginlikten
kurtarıp kendi kendisiyle barıştırdı; benim yaşımdakilere işsizliğin ve
kötüleşen sağlık durumunun yüklediği bir sürü sıkıntılı düşüncelerden,
kasvetli kaygılardan uzaklaştırırdı beni; doğanın ilgilenmez olduğu
kanımı ısıtır, coştururdu; çöküşüne doğru alabildiğine giden bu zavallı
insanın çenesini dik tutturur, sinirlerini biraz gerer, canına dirilik,
tazelik getirirdi. Ama bu mutluluğa yeniden ermenin hiç de kolay
olmadığını iyi bilirim; gücümüz azalıp görgümüz arttıkça zevkimiz
daha nazlı, daha titiz oluyor az şey getirebildiğimiz zaman çok şey
bekliyoruz; seçilmeyi en az hakettiğimiz bir yaşta daha çok seçme
hakkı istiyoruz; kendimizi bildiğimiz için de daha az atılgan, daha
kuşkulu oluyoruz; kendimizin ve başkalarının durumlarını
bildiğimizden, sevileceğimizden emin olamayız. Kendimden utanırım
kanı kaynayan taptaze gençler arasında:

Cujus in indomito constantior inguine nervus

Quam noca collibus arbor inhaeret. (Horatius)

Onlar ki kalkar dimdik genç uzuvları

Tepeye yeni dikilmiş bir fidan gibi.

Ne işimiz var o sevinç yelleri ortasında bu düşkün halimizle?

Possint ut juvenes visere fervidi

Multo non sine risu

Dilapsam in cineres facem (Horatius)

Görsün diye mi ateşli gençlik

Kahkahalarla gülerek

Bizim küllenen meşalemizi.

Güç de, akıl da onlardan yana; bırakalım meydanı gençlere;
yarışamayız onlarla.

O yeşeren güzellik bu hantal ellere gelmez, kaba yollarla kazanılmaz.
Çünkü, ne demiş bir eski filozof, ardına düştüğü bir körpeden yüz
görmeyişiyle alay eden birisine: Dostum peynirin bu kadar tazesini
olta ısırmıyor!

Aşk, karşılıklı duyumlar, uyumlar isteyen bir ilişkidir. Başka zevkleri
insan ayrı cinsten türlü karşılıklar ödeyerek elde edebilir; ama bunda
aldığını parayla ödemek zorundadır. (Kitap 3, bölüm 5)
__________________
Asur-Banipal isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 07-17-2008, 03:10 PM   #28 (permalink)
 
Üyelik tarihi: Jun 2008
Nerden: Mardin
Mesajlar: 1.470
Üye No: 599
Tecrübe Puanı: 518
Rep Puanı : 51562
Rep Derecesi
Asur-Banipal has a reputation beyond reputeAsur-Banipal has a reputation beyond reputeAsur-Banipal has a reputation beyond reputeAsur-Banipal has a reputation beyond reputeAsur-Banipal has a reputation beyond reputeAsur-Banipal has a reputation beyond reputeAsur-Banipal has a reputation beyond reputeAsur-Banipal has a reputation beyond reputeAsur-Banipal has a reputation beyond reputeAsur-Banipal has a reputation beyond reputeAsur-Banipal has a reputation beyond repute
Standart

CİNSEL YANIMIZ

Tanrılar, der Platon, bize buyruk dinlemez ve zorba bir organ
vermişler. Azgın bir hayvan gibidir bu organ, amansız iştahıyla her
şeyi kendine kul etmeye kalkışır. Kadınlarda da öyle obur, doymak
bilmez bir hayvandır o; zamanında yiyeceği verilmezse deliye döner,
beklemek bilmez, bedenlerini kudurtur, damarlarını tıkar, soluklarını
keser, türlü dertlere yol açar, ta ki ortak arzunun meyvesini içlerine
çeksinler, rahimlerinin dibi bol bol sulanmış, tohumlanmış olsun.

Yasa koyucularımız bunu böylece bilip ona göre gereğini
düşünmelidirler: Cinsel gerçeğin erkenden öğretilmesi daha iffetli ve
daha verimli olmasını sağlar, yoksa herkes onu hayal gücünün keyfine
ve ateşine göre bulmaya kalkar. Kimi kadınlar, arzu ve umut peşinde,
gerçeğin yerine ondan kat kat daha acayip, olmayacak şeyler koyarlar.
Platon bunları düşünmemiş midir kadın erkek, yaşlı genç her kesin
cimnastik yaparken birbirini çıplak görmesini isterken? Erkekleri hep
çıplak gören Kızılderili kadınlar hiç olmazsa göz duygularını
soğutmuş oluyorlar. Büyük Peru Krallığında kadınlar bellerinden
aşağısına önü yırtmaçlı bir kumaş sararlar; öyle dardır ki bu etek, ne
kadar edepli olmak da isteseler, her adım atışlarında edep yerleri
gözükür. Gerçi kadınların bunu erkekleri kendilerine çekmek için
yaptıklarını, çünkü o ülkede erkeklerin kendi cinslerine düşkün
olduğunu söylerler; ama şu da denebilir ki, bunu yapmakla
kaybettikleri kazandıklarından fazladır, çünkü tam bir açlık, hiç
değilse gözle doyurulan bir açlıktan daha zorludur. Livia da der ki,
namuslu bir kadın için çıplak bir erkek bir resimden fazla bir şey
değildir. Lakedemonyalı kadınlar, ki evliyken bizim kızlarımızdan
daha bakireydiler, her gün şehirlerinin delikanlılarını çıplak güreşir,
yarışırken görüyorlardı; kendileri de yürürken bacaklarını kapamaya
pek önem vermiyorlardı; çünkü, Platon'un dediği gibi namusları, uzun
eteksiz, yeterince örtüyordu onları. Ama Augustinus'un sözünü ettiği
birtakım adamlar çıplaklığı öyle akıl dışı bir baştan çıkarma gücü
olarak görmüşler ki, kadınların mahşer günü kendi cinsellikleriyle mi,
yoksa, o kutsal ülkede bizi baştan çıkarmamak için, erkek olarak mı
dirileceklerinden kuşkuya düşmüşler!

Kadınları türlü yollardan aldatıp azdırıyoruz, kısacası. Durmadan
hayallerini coşturuyor, dürtüklüyoruz, sonra da dişiliklerine lanet
okuyoruz. Doğrusunu söyleyelim: Biz erkeklerin hemen hepsi kendi
günahlarından çok karısının günahlarından gelecek ayıptan korkar,
kendi vicdanından çok karısının vicdanı üstüne titrer (Aman ne
fedakarlık!); tek karısı ondan daha iffetli kalsın da hırsız olmaya,
yemin bozmaya, karısının adam öldürmesine, aforoz edilmesine
razıdır herkes...

Kötülükleri ne haksızca değerlendirmek bu! Kadınlar da biz de cinsel
taşkınlıktan daha zararlı, daha insanlık dışı binbir ahlaksızlığa
düşebiliriz; ama kötülükleri doğaya göre değil kendi çıkarımıza göre
ölçüyoruz, bu yüzden de tutarsız türlü biçimler alıyor kötülükler.
Ahlak kurallarımızın sertliği kadınların cinsel düşkünlüğünü doğal
niteliğini aşan daha azgın, daha sapık bir hale getiriyor ve böylece
düşkünlüğün sonuçları nedenlerinden daha kötü oluyor. Bilinem
Caesar'ın, İskender'in kazandıkları savaşlar daha mı çetin olmuştur
genç ve güzel bir kadının, bizim gibi beslenen, gün ışığına, dünyaya
açılan, bunca ters örnekler gördükçe gören, durmadan azgın
saldırılara uğrayan bir kadının iffetini savunmasından! Hiçbir
kuşatma bu dayatmadan daha netameli, daha çetin olamaz. Ömür
boyunca zırh taşımak bir bakirelik perdesini taşımaktan daha kolaydır
ve bakireliğini tanrıya adamak fedakarlıkların en zoru olduğu için en
yücesi sayılır. Diaboli virtus in lumbust est, şeytanın gücü beldedir,
der Ermiş Hieronimus. (Kitap 3, bölüm 5)
__________________
Asur-Banipal isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 07-17-2008, 03:10 PM   #29 (permalink)
 
Üyelik tarihi: Jun 2008
Nerden: Mardin
Mesajlar: 1.470
Üye No: 599
Tecrübe Puanı: 518
Rep Puanı : 51562
Rep Derecesi
Asur-Banipal has a reputation beyond reputeAsur-Banipal has a reputation beyond reputeAsur-Banipal has a reputation beyond reputeAsur-Banipal has a reputation beyond reputeAsur-Banipal has a reputation beyond reputeAsur-Banipal has a reputation beyond reputeAsur-Banipal has a reputation beyond reputeAsur-Banipal has a reputation beyond reputeAsur-Banipal has a reputation beyond reputeAsur-Banipal has a reputation beyond reputeAsur-Banipal has a reputation beyond repute
Standart

İNSANIN DURUMU

Benim işim gücüm kendimi incelemek: Yapacak başka işim de yok
zaten. Bakıyorum da öyle çürük taraflarım var ki söylemeye zor
varıyor dilim. Sağlam oturaklı neyim var? Her an sendeleyip
düşebilirim. Gözlerim bir şöyle görüyor, bir böyle. Açken başka
adamım sanki, yemekten sonra başka. Keyfim yerindeyse, hava da
güzelse kötü kişi değilim: Ama bir nasır canımı yakmaya görsün, asık
suratlı, aksi, yanına yaklaşılmaz bir adam olurum. Aynı atın yürüyüşü
bir rahat gelir bana, bir rahatsız; aynı yolu bir uzun bulurum, bir kısa;
aynı biçim bir hoşuma gider, bir zıddıma. Bir gün her işe yatkınım, bir
başka gün hiçbir şey gelmez elimden. Bugün sevindiğim şeye yarın
üzülebilirim. İçimde durmadan değişen, ele avuca sığmayan bir sürü
duygu. Kara kara düşünceler, derken bir öfke; ağlamaklı bir
haldeyken, birdenbire taşkın bir sevinç. Kitapları karıştırırken
bakarım, dün içinde türlü güzellikler bulduğum, oldukça coştuğum bir
yer bugün bir şey demez olmuş bana: Eviririm, çeviririm, orasını
burasını okurum, nafile: O sayfalar boşalmış, yabancılaşmıştır artık
benim için.

Kendi yazılarımda bile her zaman, ilk duyduğum düşündüğüm
şeyleri bulamam. Burada ne demek istemişim acaba derim;
değiştiririm çok kez ve yitirdiğim ilk anlamın yerine ondan değersiz
bir yenisini koyduğum olur. Aynı yolda bir gider bir gelirim:
Düşüncem her zaman ileri götürmüyor beni; bir o yana, bir bu yana
yalpalıyor, gelişigüzel:

. . . Velut minuta magno

Deprensa navis in mari vesaniente vento. (Catullus)

. . . Hafif bir tekne gibi

Azgın fırtınanın denizde bastırdığı.

Çok kez başıma gelmiştir: Oyun olsun diye kendi düşüncemin tam
tersini savunayım derken kafam o tarafa öylesine kendini vermiş,
bağlanmıştır ki, kendi düşüncemi yersiz bulmaya başlayıp
bırakmışımdır. Eğildiğim yere sürükleniveriyorum: Ağırlığım beni
ondan yana düşürüyormuş gibi.

Kendi içine bakan herkes de bunları söyleyebilir, aşağı yukarı.
Kürsüde konuşanlar bilir: Konuşurken duydukları heyecan onları
inanmadıkları şeye inandırır. Soğukkanlı, sakin zamanımızda hiç de
bağlı olmadığımız bir düşünceyi öfkeli anlarımızda nasıl benimser, ne
candan, ne taşkınca savunuruz. Bir avukata davanızı anlatın yalnızca:
Size ikircikli, kararsız laflar eder: Bakarsanız bu adam sizin hakkınızı
da savunabilir, karşı tarafın da. Ama bol para verin, davanıza bir
tutulsun, sizi kazandırmak o zaman nasıl aklı da, bilgisi de sizden
yana olur, hem de ne coşkunlukla. Kafasında birdenbire doğrunun
şimşeği akmış, yepyeni istesin: Bakın bir ışıkla aydınlanmış, davanıza
gerçekten inanmış, bağlanmıştır. Öyleleri vardır ki, dostları arasında
serbestçe düşünürken kıllarını kıpırdatmayan bir düşünce uğruna,
mahkemede, yargıcın sertliğine içerleyerek, inada kapılarak, ya da
şöhretlerini yitirmek korkusuyla ateş alev kesilirler. (Kitap 2, bölüm
12)
__________________
Asur-Banipal isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 07-17-2008, 03:11 PM   #30 (permalink)
 
Üyelik tarihi: Jun 2008
Nerden: Mardin
Mesajlar: 1.470
Üye No: 599
Tecrübe Puanı: 518
Rep Puanı : 51562
Rep Derecesi
Asur-Banipal has a reputation beyond reputeAsur-Banipal has a reputation beyond reputeAsur-Banipal has a reputation beyond reputeAsur-Banipal has a reputation beyond reputeAsur-Banipal has a reputation beyond reputeAsur-Banipal has a reputation beyond reputeAsur-Banipal has a reputation beyond reputeAsur-Banipal has a reputation beyond reputeAsur-Banipal has a reputation beyond reputeAsur-Banipal has a reputation beyond reputeAsur-Banipal has a reputation beyond repute
Standart

ÖLÜM

Mademki ölümün ününe geçilemez, ne zaman gelirse gelsin.
Sokrates'e: Otuz Zalimler seni ölüme mahkum ettiler, dedikleri
zaman: Doğa da onları! demiş.

Bütün dertlerin bittiği yere gideceğiz diye dertlenmek ne budalalık!
Nasıl doğuşumuz bizim için her şeyin doğuşu olduysa, ölümümüz de
her şeyin ölümü olacak. Öyle ise, yüz yıl daha yaşamayacağız diye
ağlamak, yüz yıl önce yaşamadığımıza ağlamak kadar deliliktir. Ölüm
başka bir hayatın kaynağıdır. Bu hayata gelirken de ağladık, eziyet
çektik; bu hayata da eski şeklimizden soyunarak girdik.

Başımıza bir kez gelen şey büyük bir dert sayılamaz. Bir anda olup
biten bir şey için bu kadar zaman korku çekmek akıl karı mıdır? Ölüm
uzun ömürle kısa ömür arasındaki ayrımı kaldırır çünkü yaşamayanlar
için zamanın uzunu kısası yoktur. Aristo, Hypanis ırmağının suları
üstünde bir tek gün yaşayan küçük hayvanlar bulunduğunu söyler. Bu
hayvanlardan, sabahın saat sekizinde ölen genç, akşamın beşinde ölen
yaşlı ölmüş sayılır. Bu kadarcık bir ömrün bahtlısını, bahtsızını
hesaplamak hangimize gülünç gelmez? Ama, sonsuzluğun yanında,
dağların, ırmakların, yıldızların, ağaçların, hatta bazı hayvanların
ömrü yanında bizim hayatımızın uzunu, kısası da o kadar gülünçtür...
Doğa bunu böyle istiyor. Bize diyor ki: «Bu dünyaya nasıl
geldiyseniz, öylece çıkıp gidin. Ölümden hayata geçerken
duymadığımız kaygıyı, hayattan ölüme geçerken de duymayın.
Ölümünüz varlık düzeninin, dünya hayatının koşullarından biridir.

Inter se mortales mutua viviunt

Et quasi oursores vitae lampada tradunt. (Lucretius)

İnsanlar yaşatarak yaşar birbirini

Ve hayat meşalesini, birbirine devreder koşucular gibi.

Hayat bir işinize yaramadıysa, boşu boşuna geçtiyse, onu yitirmekten
ne korkuyorsunuz? Daha yaşayıp da ne yapacaksınız?

Sizin hatırınız için evrenin bu güzel düzenini değiştirecek değilim
ya? Ölmek, yaratılışınızın koşuludur ölüm sizin mayanızdadır: Ondan
kaçmak, kendi kendinizden kaçmaktır. Sizin bu tadını çıkardığınız
varlıkta hayat kadar ölümün de yeri vardır. Dünyaya geldiğiniz gün
bir yandan yaşamaya, bir yandan ölmeye başlarsınız.

Prima, Quae vkam dedit, hora carpsit. (Seneka)

Bize verdiği hayatı kemirmeye başlar ilk saatimiz.

Nascentes morimur, finisque ab origine pendet. (Manllius)

Doğumla ölüm başlar son günümüz ilkinin sonucudur:

Yaşadığımız her an, hayattan eksilmiş, harcanmış bir andır.

Ömrünüzün her günkü işi, ölüm evini kurmaktır. Hayatın içinde iken
ölümün de içindesiniz; çünkü hayattan çıkınca ölümden de çıkmış
oluyorsunuz. Ya da şöyle diyelim, isterseniz: Hayattan sonra
ölümdesiniz; ama hayatta iken ölmektesiniz. Ölümün, ölmekte olana
ettiği ise, ölmüş olana ettiğinden daha acı, daha derin, daha can
yakıcıdır.

Hayattan edeceğiniz karı ettiyseniz, doya doya yaşadıysanız, güle
güle gidin.

Cur non ut plenus vitae conviva recedis?

Cur amplius addere quaeris

Rursum quod pereat male, et ingratum occidat omne. (Lucretius)

Niçin hayat sofrasında, karnı doymuş bir çağrılı gibi kalkıp
gidemiyorsun?

Niçin günlerine, yine sefalet içinde yaşanacak; yine boşuna geçip
gidecek başka günler katmak istiyorsun?

Hayat kendiliğinden ne iyi, ne kötüdür: Ona iyiliği, kötülüğü katan
sizsiniz.

Bir gün yaşadıysanız, her şeyi görmüş sayılırsınız. Bir gün bütün
günlerin eşidir. Başka bir gündüz, başka bir gece yok ki. Atalarınızın
gördüğü, torunlarınızın göreceği hep bu güneş, bu ay, bu yıldızlar, bu
düzendir.

Non alium videre patres:

Aliumve nepotes Aspicient. (Lucretius)


Babalarınız başka türlüsünü görmedi.

Torunlarınız başka türlüsünü görmeyecek.

Benim komedyam, bütün perdeleri ve sahneleriyle, nihayet bir yılda
oynanır, biter. Dört mevsiminin nasıl geçtiğine bir bakarsanız,
dünyanın çocukluğunu, gençliğini, olgunluğunu ve yaşlılığını onlarda
görürsünüz. Dünyanın oyunu bu kadardır. Mevsimler bitti mi, yeniden
başlamaktan başka bir marifet gösteremez. Bu hep böyle gelmiş, böyle
gidecek.

Versamur ibidem atque insumus usque. (Lucretius)

İnsan kendini saran çemberin içinde döner durur.

Atque in se sua per vestigia volvitur annus. (Virgilius)

Yıl hep kendi izleri üstünde dolanır.

Dünyayı size bırakıp gidenler gibi, siz de başkalarına bırakıp gidin.
Hep eşit oluşunuz benim adaletimin esasıdır. Herkesin bağlı olduğu
koşullara bağlı olmaktan kim yerinebilir? Hem sonra, ne kadar
yaşarsanız yaşayın, ölümde geçireceğiniz zamanı değiştiremezsiniz:
Ölümden ötesi hep birdir. Beşikte iken ölseydiniz, o korktuğunuz
mezarın içinde yine o kadar zaman kalacaktınız.

Licet, quod vis vivendo vincere secla,

Mors aeterna tamen nihlominus illa manebit. (Lucretius)

Kaç yüzyıl yaşarsanız yaşayın,

Ölüm yine sonsuz olacaktır.

Zaten ben sizi öyle bir hale koyacağım ki, artık hiçbir acı
duymayacaksınız.

In vera nescis nullum fore morto alium te.

Qui possit vivus tibi te i;agere peremptum, stansque
jacentem. (Lucretius)

Bilmiyor musunuz ki; öldükten sonra başka bir benliğiniz sağ kalıp
sizin ölümünüze yanmayacak, ölünüzün başucunda durup
ağlamayacak?

Bu doymadığınız hayatı artık aramaz olacaksınız:

Nec sibi enim quisquam tum se vitamque requirit.

Nec desiderium nostri nos afficit ullum. (Lucretius)


O zaman ne hayatı ararız; ne de kendimizi;

Varlığımızdan hiçbir şeye özlemimiz kalmaz.

Hiçten daha az bir şey olsaydı, ölüm hiçten daha az korkulacak bir
şeydir denebilirdi:

Mufto mortem minus ad nos esse putandum

Si minus esse potest quam quod nihil esse videmus. (Lucretius)

Ölüm size ne sağken kötülük eder, ne ölüyken; sağken etmez, çünkü
hayattasınız; ölüyken etmez, çünkü hayatta değilsiniz.

Hiç kimse yaşamından önce ölmüş sayılmaz; çünkü sizden arta kalan
zaman da, sizden önceki zaman gibi sizin değildir: Ondan da bir şey
yitirmiş olmuyorsunuz.

Respice enim quam nil ad nos ante acta vetutas

Temporis aeterni fuerit. (Lucretius)

Bizden önce geçmiş zamanları düşün

Bizim için onlar yokmuş gibidir.

Hayatınız nerede biterse, orada tamam olmuştur. Hayatın değeri uzun
yaşanmasında değil, iyi yaşanmasındadır: Öyle uzun yaşamışlar var
ki, pek az yaşamışlardır. Şunu anlamakta geç kalmayın: Doya doya
yaşamak yılların çokluğuna değil, sizin gücünüze bağlıdır. Her gün
gittiğiniz yere hiçbir gün varmayacağınızı mı sanıyorsunuz?
Avunabilmek için eş dost istiyorsanız, herkes de sizin gittiğiniz yere
gitmiyor mu?

Omnia te vita perfuncta sequentur. (Lucretius)

Ömrün bitince, her şey de seninle yok olacak.

Herkes aynı akışın içinde sürüklenmiyor mu? Sizinle birlikte
yaşlanmayan bir şey var mı? Sizin öldüğünüz anda binlerce insan,
binlerce hayvan, binlerce başka varlık daha ölmüyor mu?

Madem geri dönemezsiniz, niçin kaçınıyorsunuz? Birçok insanların
ölmekle, dertlerinden kurtulduğunu görmüşsünüzdür ama kimsenin
ölmekle daha kötü olduğunu gördünüz mü? Kendi görmediğiniz,
başkasından da duymadığınız bir şeye kötü demek ne büyük saflık!
Niçin benden ve kaderken yakınıyorsunuz? Size kötülük mü ediyorum
ben? Siz mi beni yöneteceksiniz, ben mi sizi? Öldüğünüz zaman
yaşınızı doldurmamış da olsanız, hayatınızı doldurmuş oluyorsunuz.
İnsanın küçüğü de büyüğü gibi bir insandır. İnsanların ne kendileri ne
de hayatları arşınla ölçülemez. Khiron, babası Saturnus'tan, zaman ve
süre tanrısından, ölümsüzlüğün koşullarını öğrenince ölümsüz olmak
istememiş. Sonsuz bir hayatın ne çekilmez olacağını bir düşünün.

Ölüm olmasaydı sizi ondan yoksun ettim diye bana lanet edecektiniz.
Hayatınıza, mahsus biraz acılık kattım; ne hayattan ne de ölümden
kaçmaksızın benim istediğim bir ölçüyle yaşayabilmeniz için hayata
ve ölüme tatlı ile acı arasında bir kıvam verdim.

İlk bilgeniz olan Thales'e, yaşamakla ölmenin bir olduğunu öğrettim.
Birisi ona: Madem yaşamak boş niçin ölmüyorsun? diye sormuş, o da:
İkisi bir de onun için, diye cevap vermiş.

Su, hava, toprak, ateş ve benim bu yapımın diğer bütün öğeleri hem
yaşamanıza hem ölmenize yol açarlar. Son gününüzden niçin bu kadar
korkuyorsunuz? O gün, sizi öldürmede öteki günlerinizden daha fazla
bir iş görmüyor ki! Yorgunluğu yapan son adım değildir son adımda
yorgunluk yalnızca ortaya çıkar. Bütün günler ölüme gider son gün
varır.»

İşte doğa anamızın bize verdiği güzel öğütler... Çok kez
düşünmüşümdür: Acaba niçin savaşlarda kendi ölümümüz de,
başkalarının ölümü de bize evlerimizdeki ölümden çok daha az
korkunç gelir? Öyle olmasaydı ordu hekimlerle, ağlayıp sızlayanlarla
dolardı. Acaba niçin ölüm her yerde aynı olduğu halde köylüler ve
yoksul insanlar ona çok daha metin bir ruhla katlanırlar? Ben öyle
sanıyorum ki bizi korkutan ölümden çok bizim, cenaze alaylarıyla,
asık suratlarla ölüme verdiğimiz korkunç durumdur... Çocuklar
sevdiklerini bile maske takmış görünce, korkarlar. Biz de öyle.
İnsanların ve her şeyin yüzünden maskeyi çıkarıp atmalıyız. (Kitap 1,
bölüm XX)
__________________
Asur-Banipal isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
 


Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Yeni Mesaj yazma yetkiniz aktif değil dir.
Mesajlara Cevap verme yetkiniz aktif değil dir.
Eklenti ekleme yetkiniz aktif değil dir.
Kendi Mesajınızı değiştirme yetkiniz aktif değil dir.

Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı
Trackbacks are Kapalı
Pingbacks are Kapalı
Refbacks are Kapalı
Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz

Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Michel Eyquem de Montaigne, MÊVAN Biyografi 0 05-07-2008 06:28 PM


Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 09:41 AM .


Powered by: vBulletin Version 3.6.8
Copyright ©2000 - 2009, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO 3.2.0
Copyright ©2008 DigiSorf Forum ®, All Rights Reserved