![]() |
|
||||||||
| Hikayeler, Denemeler Hikayeler, Denemeler burada verilecektir. |
|
|
LinkBack | Seçenekler | Stil |
|
|
#1 (permalink) | ||||||||||
|
Biz, kurbandık!
Apoletleri, cüzdanları ve mevkileri büyük, ama beyinleri küçük insanların çevrelediği bir atmosferde gözlerimizi dünyaya açtığımızda, ağlayışımız bile belki mutsuzluğa bir itirazdı... Büyüyüp, neyin ne olup olmadığını anlamaya çalışırken, bizim yoksulluğumuza, yoksulluğumuzun bize küfrettiği gerçeğiyle irkildik. Yazgılarımızın başucuna çöreklenmiş bezirgânlar, düşlerimize ulaşmamızın; gençliklerimize, aşklarımıza yaraşmamızın olanaklarını daha doğduğumuzda gasp etmişlerdi! Çünkü kurbandık... Onlar, vahşi kahkahalarıyla insanın emeği ve onurunun hanesine zar atıyorlardı. Zarlarındaki hepyek bizdik... Çünkü kurbandık! Kurbandık...Dünyaya gelmek ya da gelmemek konusunda tercih hakkımızı da kullanamadık. Aslında doğmadan önce hepimiz spermdeki olasılık kadardık; o olasılıkla doğmak ya da doğmamak üzere daha analarımızın rahminde yalnızdık. Sonra bize bir kent, bir sokak verdiler: “Çakılıp kalın!” dediler! Ebeveynlerimizi seçebilme konusunda da bir tercihimiz yoktu. Sonra dayılar, amcalar, halalar, muhtarlar, müdürler verdiler; “ her koşulda“ bun-larla “iyi geçinin” dediler... Bir süre “pa” durup ayaklarımızın üstünde tutuk adımlarla yürümeye başladığımızda, önce Kurân’ın, cinlerin, ekmeğin bizi nasıl çarpacağını, sünnetçilerin ve “iğneci amcaların” nasıl “cıss” yapacaklarını dinledik. İtiraz hakkımız yoktu; çünkü konuşamıyorduk... Oyun çağına geldiğimizde, üzerimizde tek tip bir elbiseyle okul yollarına dizildik. Eli sopalı öğretmen- lerden ve bizden yaşça büyük mahalle çocuklarından dayak yedikçe, hayatın aslında hep gerili tetik bir “savunma”yı korumak olduğunu öğrendiğimizde, yedi sekiz yaşlarındaydık. Okulda önce tek tip giyinmeyi, sıraya, hizaya girmeyi ve özgürlükleri değil, kuralları ve itaat etmeyi öğrendik... Yine o yaşlarda neye elimizi atsak günah, ne konuşsak ayıp, ne istesek yasaktı... İlk ve orta öğretim-de tam on bir yıl o sınavdan bu sınava terli yarış atları gibi koşuşturmaktan imanımız gevredi... Pedagoji bilmeyen haşmetli öğretmenlerin sopalarının uçlarındaki yazgılarımıza saf ve korkulu çocuk gözlerimizle bakmak ve susmak dışında hiçbir seçeneğimiz olmadı. Çünkü kurbandık! Tanrı imgesiyle ve dualarla tanıştırılmamızla birlikte içimizdeki erdemlerden çok korkularımız büyüdü. Her an tanrı katının herhangi bir birimi; bir peygamberi, meleği ya da cinler, şeytanlar tarafından çarpı- labilirdik. Bu nedenle uyumaya çalışırken, bildiğimiz, dahası ezberlediğimiz bütün duâları her gece yenibaştan okuduk; bize, sevdiklerimize bir kötülük yapmamasını her gece tavana çakılmış gözlerimizle Allah’tan rica ettik. Çünkü bütün kötülüklerin de, iyiliklerin de ancak ondan gelebileceği anlatılıp öğretil-mişti bize... Birileri ancak okula gidilerek “adam” olunabileceğini söyledikçe, kalça kemiklerimizi sızlatan o tahta sıralarda midemizin açlık gurultularını dinleyerek saniyeleri saya saya teneffüs zillerini bekledik...Tek sıra olduk, biat ettik, bekledik... Bekledik, ama Kaptan Swing’in Köpeği Puik’le, Teksas’ın Tomy ve kanyakçısıyla gönül bağımızı “illegal” sürdürmeye de ahdetmiştik...Karatahtadaki matematik ve fizik formüllerinin çocuk yüreklerimizi karartan görüntüsünün orta yerinde, Tommiks’in gizliden sevdiği Albay’ın kızı Suzi’nin örgülü saçları ve çilli yüzünün silueti, dersi dinlemediğimiz için kulak memelerimizin çekiştirilmesine kesinlikle değerdi... “Adam olabilmek” için upuzun okul yollarına giden otobüslerin bilet paralarını haftalar boyu metelik görmeyen ceplerimize indirip, soğuk kış günleri yaya da olsa, balçık yollara bata çıka okulumuza sağ salim vardık. Öğretmenlerimiz sınıfa girince ayağa kalkmakta ve mutluluğun “Türk” olmaktan gelip giden bir şey olduğunu anlatan “andımız”ı okumakta kusur etmedik. Etmedik ama, buna rağmen okul sıralarında öğretmenlerimiz tarafından habire çekiştirilen kulak memelerimizin aşağıya sarkmışlığını bir ömür taşımaya yazgılı kaldık...Şiddet mübah ve daha meşruydu o yıllar ve biz, kurbandık! “Adam olabilmek” ve o lânet olası diplomaları alabilmek için yıllarca dayak yedik; babam hortum ve deri terlikleri, öğretmenlerim ise daha çok kırılmayan cetvelleri tercih ediyorlardı. Onlar, bizi döverken rahat ve huzurluydular; çünkü “adam” olabilmemiz için geleneksel görevlerini -sözde- yerine getiriyordu- lar ve biz,kurbandık! Bu ahmaklar cennetinde liseye başladığımda, bana hiç de babam, öğretmenlerim gibi davranmayan, hiç de dövmeye niyetli görünmeyen “devrimci”lerin derneklerine gidip gelmeye başlamıştım. Bana yaşıtlarıymışım gibi dostça davranıyorlardı. Yanıldıklarını bir an için düşünmesinler diye dudaklarımın arasına bir cıgara iliştirip, kaşlarını yetişkinler gibi çatmaya başladığımda henüz on beş yaşımdaydım. Gerisini hatırlamıyorum; kendime geldiğimde o eylemden bu eyleme koşuşturan afili bir "militan"dım... Liseyi bitirdiğimde, sevinçle bütün okul kitaplarımı yakıp, diplomamı kapıp çığlıklar atarak, sırtımda yediğim o dayakların da sızılarıyla sarkmış kulak memelerimi de alıp evden kaçtım. Sonra “yasak yayın bulundurmak” isnatıyla tutuklandım. Bu kez de nezarette Mehmetçiklerden bir hafta geberesiye falaka yemekti yazgım. Sonra çıktım, ama çok geçmeden yine içeri... Dışarı... İçeri ve 12 Eylül: Tam içeri... Orada kaldık! Dışarısı gökteki yıldızlar kadar uzaktı artık... “Babaların, öğretmenlerin kıymetlerini bilmek gerekir,” diyenleri de ancak çarmıhlarda, cezaevinde can havliyle anladım. Çünkü onlar, hiç değilse döverken öldürmüyorlar ya da sakat bırakmıyor, sadece tenlerimizde mor renkli desenler çiziyorlardı(!) Diyarbakır Askeri Cezaevi'nde ise yanıbaşımda insanlar katlediliyorlardı… Avuçlarımızın coplanmaktan kan toplayıp patladığı o hapishane geceleri gördüğüm bazı rüyalarda, artık babamın merhametli hortumlarını ve öğretmenlerimin kibar cetvellerini özlemle anıyordum... Cezaevinden çıkınca, artık bir fiske daha yemeye tahammülüm kalmamıştı. Yirmi yaşımdaydım ve artık kendimi bir daha kimseye dövdürmemeye yemin etmiştim! Daha sonra vatan kurtarmak üzere “cebren ve hile ilen” askerlik şubesine teslim edilip canım ta-buruma(!) vardığımda, ne göreyim, yeni gelenler dışında bütün askerler birilerine sataşmak, dövmek için düpedüz birilerini arıyorlardı.Bir başka, bir garip diyardı ordu.Sağlıksız desem, hakaret olur,yargılanırım yine; bu yüzden iyisi mi orada sadece " farklı insanlar" olduğunu vurgulamakla yetineyim(!) "Zagor" lakaplı manyak bir astsubaya ellerimi açmadığım için İstanbul’da Kâğıthane deresinin kıyısın-da bir ağaca kelepçelenip orada aç, susuz, cıgarasız yirmi dört saat kaldım Bir gün ceviz sopasını bana rastgele savuran tabur komutanı Yzb. Adem Darama'nın bileğini tutup, “vuramazsın!” dediğim için “üste mukavemet” suçundan Kasımpaşa Askeri Mahkemesi’nde yargılandım. Bu yüzden askerliğimi doksan gün geç bitirebildim... Daha yirmi iki yaşımda "sürgün"düm bu kez ve hayattan, dayaklardan bezmiş "yorgun" ve inadına daha "demokrat" bir genç adamdım. Alabilmek için kamyonlar dolusu dayak yiyip nice acılara katlandığım diplomalarım, doğrusu bu güne dek hiçbir işe yaramadı... Özel sektörde birçok işte çalıştım, yöneticilikler yaptım; haber ajanslarında, yerel yönetimlerde müdürlükler yaptım, kendi başıma birtakım ajanslar, kitabevleri açtım, kapattım vb. Diplomalarım, inanır mısınız bilmem, albümümün arasında katlayıp bıraktığım yerde tam yirmi yıl öylece durdular... Sonra yazmaya başladım; yazmak için de diploma gerekmiyordu. Birinin fotokopi nüshasını alıkoyup, bütün diploma vb. resmi belgeleri zevkle yaktım…Bu kez de düşünce suçları” kapsamında yazdıkla-rımdan, söylediklerimden dolayı yıllarca şiddet, tehdit, hapishane ve daha pek çok kuşatmaya maruz kaldım.Düşünceyi ve düşüncenin onurunu korumak ve söylediklerimin, yazdıklarımın arkasında dura-bilmek için 1994-2000 yılları arası bu kez de Ankara Ulucanlar, Haymana, Bursa E Tipi ve Saray Kapalı Cezaevleri'nde yattım... Uzun yıllarım, bu totaliter bir toplumda kişiliğimi ezmeye ve bir biçimde üzerimde hiyerarşi kurmaya, çevremdeki başka insanlara da bunu yapmaya çalışanlarla boğuşmakla, onlara karşı onurumu ezdirme-meye çalışmakla geçti…Sonuçta, kendimi oldurmayı zor da olsa başardığıma inandığımı söyleyebilirim. Şimdi sözüm, üniversiteliler de dahil yeni kuşaklardır; arkadaşlar, okullardan yalnız diploma değil, kişilik almaya ya da kişilik teslim etmemeye çalışın. Gerekirse diplomanızı yırtın, ama kişiliğinizi asla! Diplomalarınız benimkiler gibi belki yirmi yıl hiçbir işe yaramayabilir, ama kişiliğinizi korursanız eğer, inanın onunla çok şey başarabilirsiniz... Ben ise hâlâ küçüklerimi seviyor, ama büyüklerimi sayamıyorum. Artık varlığımı onların varlığına ve değerlerine armağan etmek gibi bir niyet de taşımıyorum... Bana sadece bir kısmından söz ettiğim bütün bunları yaşatan büyüklerimi ve ülkemi sevmeme yar-dım edin! Önerileriniz varsa, lütfen iletin... yılmaz odabaşı |
||||||||||
|
|
|
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|
Benzer Konular
|
||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevaplar | Son Mesaj |
| Hem sevdiğinizi hem de kendinizi mutlu edin. | cıwann | Bilim ve Teknoloji | 0 | 05-14-2008 11:58 AM |
| Anaokuluna hazır olduğunu test edin | @si_melek | Çocuk Bakımı ve Sağlığı | 0 | 05-09-2008 11:34 PM |
| Buyrun Göz Sağlığınızı Test edin!!!! | CovBoy | İlginç Konular | 0 | 05-08-2008 05:34 PM |
| Bitki Çayları Zehirliyor Dikkat Edin.. | Rojhanali | Genel Sağlık | 1 | 05-06-2008 05:33 PM |
| İlk Yardım Bilgileri | Bydigi | Genel Sağlık | 8 | 05-01-2008 05:34 PM |