Necati Atar'ın ikinci kitabı 'Bu Şehir Yabancıdır Senin Susuşlarına', Çıra Yayınları arasında çıktı. 159 sayfalık bir hacme sahip olan kitap, Atar'ın deneme olarak kaleme aldığı yazılarından oluşuyor. Aslında taşrada yazmak, bir çok sorunu da beraberinde getirmiştir hep. Türkiye gibi edebiyat dünyasının birkaç kentte tekelleşmiş olduğu bir resim içinde, taşrada yaşayan yazar, öykücü, şairlerin üretimlerini yayınlatmasından daha zor bir şey yok sanırım. Öncelikle bu çimentoyu sarsan çabanın hakkını teslim etmek gerekir. Çünkü Anadolu, adeta kitapsız şair ve yazarlar cennetti gibi.
Atar, kendi içine yaptığı yolculuklardan yakaladığı fotoğrafları güneşe tutup, kendine has bir günceyi oluşturuyor. Bu güncenin içinde: Yollara, düşlere, şiire, aşka, hüzne dair çarpıcı saptamalar bulunuyor. 'Aşk Üzerine Düşülmüş Kısa Notlar' bölümünde 'aşk' imgesinin o iç sarsıcı, kanayan, insanı esrik bir rüzgarda sersemleten ruh halini, cesurca bir tavırla ve en önemlisi içten ve samimi bir dille yazmış. Bu sahiciliği, 'Hiç Kimse' yazısında adeta ellerinizle tutabiliyorsunuz. 'Bu Ağır Postallarla Sana Gelinmez' bölümündeyse daha çok, sekize kadar numaralandırılmış ve bütünselliği kaybolmamış 'Askerden Dayıya Mektuplar' adlı yazılardan oluşuyor. Askerlik yaptığı dönemde yazdığı bu yazılarda belirgin olan anti-militarist bir ruh hali mevcut. Daha çok bir içe dönüş, kendiyle hesaplaşma ve ağır bir kırılganlık ve bu narin kırılganlığın içinde Atar'ın kendine has çığlığı mevcut. Edebiyat gibi sivil ve yeri geldiğinde anarşizme yakın olan bir sanat dalı ile uğraşan hemen hemen bütün yazar, şair ve romancıların yaşadığı, hiyerarşi içindeki boğulmadan kurtulabilmek için kaleme sarılma güdüsü Atar'da da kendini ele vermiş. Kitap üç bölümden oluşuyor, son bölümün adı 'Biz En Çok Çarşı Ekmeğini Sevdik.' Bu bölümde, daha çok çocukluk dönemine ait belleğinde kalmış tutanakları, bu zamana taşıyarak, yaşanan bu çılgınlığın, kaosun aslında sadece mutsuzluk aşıladığını göstermeye çalışıyor. Ve geriye doğru giderek, yaşanan onca çaresizlik ve sefalete rağmen, aslında geçmişin kendi içinde bir umudu hep barındırdığının altını çiziyor. Genel bir bakış attığımızda kitaba, en belirgin özellik olarak şunu gözlemlemek sanırım yanlış olmaz. Atar, hemen hemen bütün yazılarında hep 'ötekini' anlatmaya çalışmış. Kimdir öteki? Bu ülkede yaşayan esmer çocuklardır, ceplerinde hiçbir zaman harçlıkları olmayan çocuklardır, boyacılık yapan, simit satan, tarlalarda ter döken çocuklardır, yetimhanelerin soğuk yatakhanelerinde çaresizlik içinde ağlayan çocuklardır. Zaten 'çocuk' imgesi hep kendini hissettiriyor yazılarda. Atar, süreç içinde kendine ait bir poetikasını yaratmış durumda. Sistemle memnuniyetsizliğini edebi metinlerle yazıya dökerken kendine has haykırışını adeta yüzümüze tokat atarcasına hissettirmekte: 'Hiç kimsenin acısı benim acılarım kadar kendi kendine çoğalmadı. Benim acılarım kadar doğurgan, benim acılarım kadar biteviye, benim acılarım kadar sürekli, mutluluk veren acıları olmadı hiç kimsenin...' Necati Atar'ın kendine has söylemi, samimiyeti ve sahiciliğiyle üzeri kolayca çizilecek bir çalışma değil.
DOĞAN DURGUN