![]() |
|
||||||||
| Kitap Tanıtım Ve Eleştiri Kitap Tanıtım Ve Eleştirileri bu alanda verilecektir. Kitap Özetleri veya E-Kitaplar vermek yasaktır! |
|
|
LinkBack | Seçenekler | Stil |
|
|
#1 (permalink) | ||||||||||
|
![]() “Yola çıkış düşüncem, insanlara bir ayna tutayım şeklindeydi. Değişik uluslardan insanları aynı karelerde yanyana getirerek, insanca yaşayabileceğimizi göstermek istedim. Yani ben her dildeki güzel kelimelerin ve güzelliklerin peşine düştüm.” Sırrı Ayhan, ‘Taxi İnternational’ ve ‘Eksik Hayatlar/ Jiyanen Nivco’ adlı kitaplarından sonra ‘Berberin Dansı’nı kaleme aldı. Almanya’nın Düsseldorf tren istasyonunun önünde o kitabına konu olan Taxi’sinde buluştuğumuz yazar Sırrı Ayhan ile yazarlık serüvenini ve yeni çıkan romanı ‘Berberin Dansı’nı konuştuk. Sohbetimiz esnasında tarihe ‘kanlı 1 Mayıs’ olarak geçen 1977 1 Mayıs’ının siyaseten sizin için bir dönüm noktası olduğunu söylediniz. Bunu biraz açar mısınız? 1977 yılındaki 1 Mayıs eyleminin içindeydim. Sonuna kadar o eylemin içinde yer aldım. Daha önce de siyaseti, Kürdistan devrimciliğini filan öğrenmeye çalışıyordum, ama 1977 1 Mayıs’ından sonra siyasetin içine daha yoğun girdim. O eylem, o gün yaşananlar bende daha derin izler bıraktı ve kendimi daha çok sorgulama ve tanımaya yöneltti. Zaten o olaylardan hemen sonra tekrar Kahta’ya döndüm. Orada liseye kayıt oldum. Amacım lisede siyasi çalışmalar yürütmekti. Birde benim mesleğim aslında berberlik. Kahta’nın içinde bir de berber dükkanı aldım. Bir kalfa koymuştum. Orada da siyasi çalışmaları yürütüyorduk. Sizin kuşağındaki birçok Kürdistanlı devrimci gibi siz de bir 12 Eylül mağdurusunuz. Neler yaşadınız 12 Eylül faşist darbesinde? 1979 yılında Maraş katliamını protesto etmek için Türkiye ve Kürdistan genelinde TÖB-DER’in organize ettiği protesto eylemlerine katıldık. Orada ‘Kürdistan’a özgürlük, Kürt diline özgürlük’ sloganları atıyorduk. O protesto eyleminde yakalandım. Dokuz ay Adıyaman ve Adana cezaevlerinde yattım. 141.-142. maddelerden yargılanıyordum. 12 Eylül’e sayılı günler kala üzerimize ifade verenlerin ifadelerinden vazgeçmeleri sonucu şans eseri serbest bırakıldım. Hemen ardından 12 Eylül faşist darbesi oldu ve bizler tekrar kaçak duruma düştük. 1981’in Şubat ayında Ankara’da üç arkadaşla birlikte yeniden yakalandım. DAL dedikleri işkence merkezinde tam yüz gün işkencede kaldım. Sağlığım bozuldu ondan sonra bir anlamda beni tedavi amacıyla Adıyaman’a normal cezaevine gönderdiler. Onüç ay Adıyaman cezaevinde aldıktan sonra ‘suçsuzsun’ diyerek beni serbest bıraktılar. Tabii cezaevinin kapısında tekrar tutuklayıp askere götürdüler. Askerde yediğim dayaklardan dolayı komaya girdim. Çamlıca Askeri Hastahanesi’nde, gördüğüm işkencelerden dolayı yakalandığım verem hastalığı yüzünden bana çürük raporu verip dışarı attılar. 1989 yılında Almanya’ya geldiniz. Yazarlık serüveniniz de ondan sonra başlıyor. Ama yazarlıktan önce uzun bir süre fotoğraf sanatı ile uğraşmış hatta birçok yerde sergi açmışsınız. Bunları biraz anlatır mısınız? Daha önce de söylediğim gibi benim esas mesleğim berberlikti. Daha sonra Almanya’da taksi şoförlüğüne başladım. Taksicilik yaparken çok farklı milliyet ve ulustan insanlarla yüz yüze geliyordum. Onlarla konuşup sohbet ediyordum. Düşünceleri, insanlığa bakışları ilgimi çekiyordu. Acaba onların ortak noktaları nedir diyerek bu insanlardan yazılar toplamaya başladım. Bu yazıları ileride kitap haine getiririm diye topluyordum. Daha sonra bu yazıların tek başına fazla bir şey anlam ifade etmeyeceğini, yazıların yanına resimleri de eklersem çok daha gerçekçi olacağını düşünerek müşterilerimin fotoğraflarını çekmeye başladım. O fotoğraf karelerinde dondurduğum insanların bakışlarında, mimiklerinde ortak paydaları yakalamaya çalıştım. Peki fotoğraf çekme konusunda eğitim aldınız mı? Hayır tamamen amatör olarak çekiyordum. Ben fotoğraf makinesini 35 yaşımdan sonra elime aldım. Taksinize binen müşterilerin fotoğraflarını çekmek istediğinizde tepkilerle karşılaşmadınız mı? Bu normal bir şey değil bir müşteri için çünkü. Neden çekiyorsunuz diye sormuyorlar mıydı? Evet. Almanya’da özel hayatın gizliliği diye bir kanun var. Türkiye’de belki bu böyle değil. İnsanların iznini almadan böyle bir şey yaparsanız suçtur. Mesela daha önce tanınmış Alman yazar Günter Wallraff da gizli kamera kullanarak programlar yaptı. Ama ben gizli bir şey yapmıyordum. İnsanları ikna ederek bu işi yapıyordum. Benim yaptığım iş insanlığa daha çok faydası olan, herkesin ortak noktasını, herkesin tölerans, hoşgörü ve birbirimizden insan olarak, insanlığımızı koruyarak farklılıklarımızla birbirimizi tanımamız gerektiğini vurguluyordum. Taksinize binen bir müşterinize ne diyordunuz örneğin? İnsanlara diyordum ki; gönlünüzden geçen bir şeyleri yazın. Onlar defterime yazdıktan sonra, bu yeterli değil izin verirseniz bir de fotoğrafınızı çekmek istiyorum diyordum. Niye çekiyorsun, ne yapacaksın diyorlardı. O zaman ben de, bu fotoğrafları yazdıklarınızla yanyana getireceğim. Bu yazılarınız ve fotoğraflarınızla sizinde bir değişik kültürünüz olduğunu, sizin de insan olduğunuzu, karşınızdakinin de sizi olduğunuz gibi gibi kabul etmesi gerektiğini anlatıyordum. Böyle bir düşünce nereden aklınıza geldi? Neden böyle bir şey yapmaya başladınız? Yola çıkış düşüncem, insanlara bir ayna tutayım şeklindeydi. Biz farklı ülkelerden gelen, çalışan, seyahat eden, yolda gezen insanlar her ne kadar dilleri, dinleri, kültürleri, düşünceleri değişik olsa da ortak noktaları çoktu. Ben o değişik uluslardan insanları aynı karelerde yanyana getirerek insanlara, bir Çinli, Japon, Kürt ya da Ermeni, Alman’ın arasında fark olmadığını, hepimizin insan olduğunu ve birlikte birbirimizi kabullenerek barış içinde insanca yaşayabileceğimizi göstermek istedim. Eğer insan karşısındakini önce insan olarak kabul ederse İsrail’deki gibi öldürmeye çalışmaz. Filistinlilerle birlikte yaşamanın çaresini ararlar. Keza Türk devleti için de Kürtlerle bu geçerlidir. Yani ben her dildeki güzel kelimelerin ve güzelliklerin peşine düştüm. O zaman öncelikle siz kendiniz aslında farklı kültürleri tanımak amacıyla böyle bir işe giriştiniz... Evet. Ben taksime binen ve konuştuğum insanlara Kürt olduğumu, Kürdistan’dan, Mezopotamya topraklarından geldiğimi söylüyor onlara, öncelikle kendi hikayemi kısaca anlatıyordum. Zaten insanları iyi bir şeyler yaptığına ikna edemezsen onlardan bir şey alamazsın. Siz diyaloglarınızda karşınızdakine güven verebilirseniz o zaman yazıyorlar, fotoğraflarını da çekmenize izin veriyorlar. Peki bu taksici müşteri diyaloglarında sizi etkileyen bir anı, olay oldu mu? Öyle yüzlerce belki anı oldu, ama şu an aklıma gelen; mesela bir gün ayağı engelli koltuk değenekleriyle bir Alman taksime müşteri oldu. Ben adama yardım edip taksiye oturttum. Adama bu yazı ve fotoğraf olayını anlattım. Adam duygulandı. Gözlerinden yaş gelerek defterime bir şeyler yazdı. Neden duygulandığını ve ne yazdığını sordum. O da taksicilerin çoğunun kendisi engelli olduğun için yardım etmek istemediklerini, adeta bir paket gibi davrandıklarını fakat benim bu davranışım ve düşüncelerimden etkilendiğini söyledi. Bu çalışmalarınızı sergiye nasıl dönüştürdünüz? Ben istedim ki bu çalışmalarım yalnız bende kalmasın. İnsanlarla paylaşayım. Onun için ‘32 halk bir takside’ adıyla önce küçük bir mekanda sergi açtım. Daha sonra değişik yerlerde sergim devam etti. Bu sergiyle hem insanlarla paylaşmak hem de kitap projesi için imkan yaratarak, ilişki geliştirmeyi amaçladım. Resmi olarak hala bir ‘Göçmen ülkesi’ olduğunu kabullenemeyen Almanya’da böyle bir çalışma ilginç ve de ilgi çekici olmalı. Bir anlamda entegrasyona da katkı sunuyor çalışmaların... Zaten o dönemde yani bundan altı-yedi sene önce cumhurbaşkanından sıradan insanlara kadar herkes entegrasyon, hoşgörü terimlerini konuşuyor, tartışıyorlardı. Şimdi herkes ortak yaşam, multikültürel hayat vb. kavramlardan sözediyor, ama siz bu hoşgörüyü belgelediğiniz zaman bazı yöneticilerin hoşlarına gitmiyor. Eğer farklı kültürler bu memlekette birarada yaşıyorlarsa ve siz bunu belgelediyseniz; o farklı kültürlerin birarada yaşaması için şartların da oluşturulması lazım. Devlet de, yöneticiler de bu şartları oluşturmamak için ‘evet bizde multikültürel yaşam vardır, ama sözde kalırsa vardır’ anlayışındalar. Siz bunu belgelediğiniz zaman hoşlarına gitmiyor ve görmek istemiyorlar. Siz bu anlamda bir tepkiyle karşılaştınız mı? Ya direk olarak bir tepki filan yok ama ben bu ‘32 halk bir takside’ adlı sergimi altı, yedi şehirde açtım. Resmi anlamda bir destek sunan kurum vb. olmadı. Ama sergiyi gezen halktan çok olumlu tepkiler aldım. İnsanlar sergiyi gezdikten sonra anı defterime de çok güzel şeyler yazdılar ve bu çalışmanın bir kitap haline dönüşmesini, kalıcılaşmasını istediler. ‘Taxi İnternational’ kitabı da bu şekilde oluştu. Bir ünlü yazar ‘bir kitap okudum hayatım değişti’ demişti. Sizin de çektiğiniz fotoğraflar ve değişik kültürleri tanıma merakınız yazarlık anlamında hayatınızı değiştirdi diyebilir miyiz? Öyle de denilebilir belki o istek ve merak yazarlığa evrilmemde etkili oldu, ama benim esas amacım toplum olarak zayıf olan, ona yapılanları çektiklerimizi çabuk unutan belleğimizin, unutmaması düşüncesiyle kendi alanımda bir şeyler yapmaktı. Bizim, Ortadoğulu özelde de Kürt toplumu olarak belleği zayıf bir halkız. Bize yapılanları çabuk unutuyor, geçmişte bize halk olarak yaşatılanlardan yüzeysel olarak ders çıkarıyoruz. Her on yılda bir aynı durumlar başımıza geliyor. Bugün Kürt Özgürlük Hareketi dönemine kadar yirmiyedi, yirmisekiz isyan olmuş. Eğer biz bu yirmisekiz isyandan gerekli dersler çıkarmış olsaydık, aynı hatalara düşmemiş olsaydık belki yirmidokuzuncuda değil de dokuzuncu kalkışmada halk olarak özgürlüğümüzü kazanabilirdik. Halk olarak hala o geçmişteki başarısızlıklarımızdan yüzeysel olarak ders çıkarıyor, çektiklerimizi, acılarımızı da çabuk unutuyoruz. O nedenle, toplumsal belleğimizin güçlenmesi için her alanda Kürt aydınlarının, yazarlarının araştırma yapmaları, yazı, kitap yazmaları gerekiyor. Herkes kendi yaşamını, çevresinde, ülkesinde yaşananları yazsa, yazamıyorsa bir teyibe okusa ve başucuna koysa bunlardan çok büyük birikimler ve eserler çıkarılacağına inanıyorum. Biz Kürt halkı olarak bu konuda Yahudilerden, Ermenilerden dersler çıkarmamız lazım. Onlar dünyanın her yanında bulundukları alanlarda girişimler yapıyor, soykırım müzeleri vb. şeyler açıyorlar. Kendi toplumları için çalışmalar yürütüyorlar. Böyle bir deneme yani taksisine binen müşterilerin anıları ve fotoğraflarını kitaplaştırma herhalde ilk. Hiç araştırdınız mı? Böyle bir deneme var mı? Böyle bir deneme dünyada ilk. Bunun dışında arabaların arkasındaki yazıları toplayıp kitap yapan var. Birkaç tane ilginç resim çekip resimlerden kitap yapan var, ama böyle müşterilerden yazı toplayıp fotoğraflarını çekip, onların yazılarını tercüme ederek kitap haline getiren herhalde ilk benim. Ben daha sonra duydum bu kitaptan sonra bazı taksiciler de bu tarz girişimlere başlamışlar. 2003 yılında Ankara’da düzenlenen ‘Öykü Günleri’ne katılarak Kürtçe okuma yapmışsınız... Evet. 7. Ankara Öykü Günleri’ne iki öyküm ve ‘Taxi İnternational’ projemi tanıtmak için katıldım. Orada toplam 110 yazar vardı. O yazarlar arasında ilk ve tek olarak Kürtçe okuma yapan ben oldum. Hatta bana neden Kürtçe okuma yaptığımı sordular. Ben de ‘Ankara merkezdir ben Ankara’da Kürtçe kendi anadilimde okumazsam Almanya’da hiç okumam’ dedim. Çokta ilgi gördü. Birde benim için Kürtçe kendi anadilimde okumak önemliydi çünkü 12 Eylül faşizminde Ankara emniyetinde 25 gün işkencede kalmış ve ölü diye bırakılmıştım. Yaklaşık 20 seneden sonra tekrar Ankara’ya geldim ve kendi Kürdistani rengimden, düşüncelerimden ödün vermeden anadilimde okuma yaptım. O yıllara geri dönmüşken birazda o yılları anlatan son romanınız ‘Berberin Dansı’na gelelim. Bu romanda özet olarak neleri anlatmak istediniz? Bu romanımda esas olarak 12 Eylül’ün psikolojik yönünü, bu faşist darbenin devrimciler, Kürdistanlı devrimciler üzerinde yarattığı tahribatları ve toplumu getirdiği noktayı açmaya çalıştım. Romanınızda 12 Eylül faşizminin insanlar üzerindeki işkenceleri, o dönemde çoğalan akıl hastalığı hastahaneleri ve biraz da geçmişte Kürt mücadelesi içinde yer alan bir berberin çalıştığı akıl hastahanesinde kendisiyle hesaplaşmasını anlatıyorsunuz... Evet romandaki asıl amacım, 12 Eylül faşist darbesinden sonra Kürdistan’da ve birçok yerde akıl hastahaneleri, cezaevleri çoğalmasını anlatmaktı. Benim romanda sorguladığım bir şey de bu akıl hastahanelerine getirilen insanlar nasıl bir yerden, hangi işkencelerden geçerek buralara getiriliyorlar? Ve bu yerlerde o insanlar rehabilite edileceklerine daha çok ve çeşitli işkencelere maruz kalıyorlar. Romanda olaylar bir berberin gözünden, yaşadıklarından yola çıkılarak anlatılıyor. Bu berber 12 Eylül öncesinde Kürt mücadelesinde yer almış, darbede yakalanmış, işkencelerden geçmiş ve geçirdiği ağır verem hastalığı nedeniyle bırakılmış. Ama kendisini hep gizlemek zorunda olan berber sahte bir kimlikle bir akıl hastahanesinde iş bulur ve orada kendini gizler. Bu berber geçmiş devrimci yaşantısını reddetmez ama hastalığından dolayı da yapacak bir şeyi yoktur. Ve O, hastahanede kendisini gizlemek içinde orada hastalara uygulanan işkence ve kötü muamelelere ortak olmak zorunda kalır. Bu da onu kendi kendisiyle bir hesaplaşmaya, bir kısır döngüye götürür. Romanınızı okuduğumuzda kahramanın aslnda romanın yazarı olduğunu çözebiliyorsunuz. Yani bir anlamda kendi yaşadıklarınızı, hayatınızı kaleme almış gibisiniz. Bu romanı yazarken anlatıcı kim olabilir diye çok araştırdım. Kurgusunu oturttuktan sonra romanın kahramanını da başta kendim olmak üzerü birkaç kişinin yaşamından çıkarıp buraya oturttum. Yani roman kahramanı Can sadece ben değilim ya da sadece başka birisi değil, kahramanda hepimizden bir parça var. 12 Eylül faşizmiyle birlikte binlerce devrimci yurtdışına kaçtı ve zorunlu mülteciliği seçti. Roman kahramanınız Can ya da gerçek adıyla Bedran da bunlardan birisi. O devrimcilerin büyük çoğunluğu Avrupa’da eridi, amaçlarından uzaklaştı. Fakat romanının sonunda Can kaçarken ‘geri döneceğim, sana daha güçlü bir şekilde geri döneceğim’ diyor. Can geri dönebildi mi? Gerçekten insanlık yararına çalışanlar ve insanlık davasında ısrarcı olanlar, mücadelelerine devam ettiler. Onların idealleri, istekleri çok daha somut ve güçlü bir şekilde pratiğe dökülmüş durumda. Geçmişte beş kişi biraraya gelip Newroz’u kutlayamaz ve ‘Kurdan azadi’ dediğinde yaptırımlarla karşı karşıya kalırdı. Ama şimdi Türkiye’de Kürdistan’da bu talepler çok güçlü bir şekilde dile getiriliyor. Dün bir avuç insanın ideolojisinde, ideallerinde yaşatılan fikirler bugün milyonların dilinde ve yüreğinde, Kürdistan dağlarında, metropollerinde yaşatılıyor. Bu anlamda Can, fiziki olarak dönemese de savunduğu fikirleri, idealleri döndü ve ülke topraklarında gerillasıyla, halkıyla yaşıyor, yaşatılıyor. Sırrı Ayhan kimdir? Sırrı Ayhan, 1960 yılında Adıyaman’ın Kahta ilçesinde ailesinin beşinci çocuğu olarak dünyaya geldi. İlkokuldan sonra ortaokul sınavlarını dışarıdan verdi. 1974 yılında İstanbul’a geldi. 1989 yılında Almanya’ya yerleşinceye kadar çeşitli işlerde çalıştı. Düsseldorf kentinde taksi şoförlüğü yapan Sırrı Ayhan, bir yandan da kısa öyküler üzerinde yoğunlaştı. 2004 yılında yayınladığı ‘Taxi İnternational’ adlı İngilizce’ye de çevrilen anı kitabını çıkartmadan önce, yaklaşık onüç yerde fotoğraf sergisi açarak, değişik uluslardan insanların fotoğraflarını sergiledi. Türkiye’de de çeşitli sergilere katılan Ayhan, 2003 yılında Ankara’da düzenlenen ‘Öykü Günleri’nde Kürtçe okuma yapan ilk yazar oldu. Yazarın ‘Taxi İnternational’ kitabının dışında Türkçe ve Kürtçe olarak çıkan ‘Eksik Hayatlar/ Jiyanen Nivco’ adlı bir öykü kitabı, ‘Berberin Dansı’ adlı bir romanı ve hazırladığı bir antoloji var. MURAT ALPAVUT
__________________ |
||||||||||
|
|
|
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|
Benzer Konular
|
||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevaplar | Son Mesaj |
| Reset butonu ocağına düştüm! | bendelal | Komik Resimler | 3 | 08-30-2008 11:23 AM |