Üyelik tarihi: May 2008 |
|
|
Mesajlar: 57
|
|
Üye No: 83
|
Tecrübe Puanı: 2
| Rep Puanı : 24
| Rep Derecesi
 |
|
| |
|
Sürgün ve sürgünde müzik -I-
HAKAN AKAY
İster insan beyninin bugünkü yapısının elverdiği kadarıyla anlayıp açıklayabildiği evrim teorisine inanın, isterse de insan zekası ve fantazisinin ‘yarattığı’ en güzel hikayelerden biri olan ‘Adem ile Havva’ macerasına inanın, her ikisindeki ortak noktanın da, sürekli bir değişim ve başkalaşım olduğunu görürsünüz. Aradaki fark, birincisinin doğa kanunlarına, neden-sonuç ilişkisine dayalı bir değişimin, ikincisinin ise insanüstü, doğaüstü güçlere dayalı bir değişimin olmasıdır. Birinci durumda, bir kıtadan diğer kıtaya göç eden insanları, mevsim koşullarının olumsuz anlamda değişimiyle yaşanan sonuçlardan etkilenmemek için, kıtalar değiştiren kuşları, vücut yapıları yaşadıkları coğrafyanın ağır iklim şartlarına adapte olan kutup ayılarını, kısacası, insana, doğaya dair her türden değişimi en uç noktalarına kadar görebilirsiniz, ama ‘sürgün’ olgusuna rastlayamazsınız.
Oysa ikinci düşünceye göre, yani ‘Adem ile Havva’ olayında ise her şey ‘sürgün’ üzerine kuruludur. Birilerinin, yasaklı ve zehirli diye tanımladıkları elmayı yiyen insanlar, ceza olsun diye yeryüzüne sürüldüler. Gelinen yer cennet diye adlandırılırken, gidilen yer, yani yeryüzü ise cehennem olarak biliniyordu. Demek ki, sürgün’ün tarihi, en az ‘yaradılış’ efsanesi kadar ve yine tek tanrı kadar eskidir.
İnsanın insan ve doğa üzerindeki güç ve iktidar kavgasının temeli tanrı mı acaba? Bundan olsa gerek ki, bir taraftan yüceltilen tanrı, diğer yandan da içten içe kıskanılmış ve taklit edilmiştir. Bu taklitlerin en gelişmiş biçimi de iktidarlardır.
Kendisini tanrı gibi gören her hakim güç ve iktidar, kendisine göre yasak ve zehirli elma tarifi yapmış ve bu elmaya uzaktan bakmanın, yaklaşmanın, ellemenin, ısırmanın ve yemenin ceza ölçülerini belirlemiştir. Kimi iktidarlar ise elmayı düşünmenin bile cezasını belirlemiştir. Sözkonusu cezalandırmalar, çağdan çağa ve toplumdan topluma göre değişse de, ölüm en başta olmak üzere, en ağır şekilde pratiğe geçirilmiştir. Ölüm dışındaki en ağır cezalandırma biçimlerinden diğeri ise ‘sürgün’ dür.
Sürgün, eski zamanlarda korkunç bir cezaydı. Ve aynı zamanda tedavisi mümkün olmayan ölümcül bir hastalığa yakalanma gibi bir durumu ifade ediyordu. Sürgün yerinde, aşağılanmak, değeri düşük insandan sayılmak, işe yaramayan ve adeta burada ölüm gününü bekleyen bir insan konumunu yaşamak, en kaba şekilde tarif edilebilecek bir durumdu.
Ancak, özellikle günümüzde, hep olumsuz tarafı önplana çıkarılmış biçimde algılandığı ve sanatsal üretime de bu şekilde yansıtıldığı şekliyle ele aldığımızda, ‘Sürgün’ün, aslında klasikleşmiş anlamının dışına çıktığı ve hatta ona uymadığı görülecektir. Sürgün ve sürgünde yaşamak, ne ondokuzuncu yüzyılda anlaşıldığı biçimine, ne de daha önceki yüzyıllarda yaşanan biçimine uymaktadır.
Özellikle, birbirlerinden hem çok farklı biçimlerde, hem de farklı amaçlarla gelip Avrupa ülkelerine yerleşen Kürtler’in durumunu sadece ‘Sürgün’ olgusuyla açıklamak oldukça eksik bir değerlendirmedir. Sürgün, insanlarımızın içinde yaşadıkları toplumdaki sosyal statülerini açıklayan bir olgu olmaktan çıkmıştır. Ve adeta bir yaşam kültürü haline dönüştürülmeye çalışılmaktadır. Neredeyse sürgün diye bir ülke oluşturulmuş ve bu ülke, buralara kadar gelme becerisini göstermiş insanlarımızla doldurulmuştur. İçinde yaşadığımız Avrupa ülkelerine gelme biçimimiz bir çeşit zorlama veya cezalandırma sonucu olmuş olabilir, ancak bu toplum içindeki yaşam biçimimiz artık ceza olamaz. Sürgün olamaz. Sürgün olan, ceza olan şey, buralara geliş nedenidir ve geliş biçimidir. Buralara geldikten sonraki durum farklıdır ve bu farkın görülüp yaşama geçirilmesi gerekmektedir.
Binlerce Kürt insanı yıllardan beridir Türkiye cezaevlerinde tutulmaktadır. Tutsaklığı, demirkapıyı, kör pencereyi, el ve ayaklarına vurulmuş prangaları bile kabul etmeyip, yaşama dört elle sarılan bir gerçekliği var Kürtlerin. Bir yanda, kelimenin gerçek anlamıyla içinde yaşadıkları ‘zından’ı bile kabul etmeyen Kürt gerçekliği ile diğer yanda ‘Sürgün kültürü’, birbirine uyan ve aynı halkın yaşadığı bir gerçeklik olamaz. Sürekli olarak, “doğduğumuz topraklardan uzağız, halkımızdan uzaktayız” diye bir argümente sarılan sanatçı bireyler ise bilerek ya da bilmeyerek ‘Sürgün kültürü’ oluşumunda büyük rol sahibidirler. Üstelik “ülkemizin uzağındayız, sürüldük” diye yakınan sanatçılara baktığınızda, bir çoğunun Avrupa’ya, özledikleri topraklardan değil de, İstanbul, İzmir, Adana gibi metropollerden geldiklerini görürsünüz...
|