![]() |
|
|
#1 (permalink) | ||||||||||
|
Böyle şeyler filmlerde olsa koşa koşa izlemeye gideriz. Romanı yazılsa kapışır, ağlaya sızlaya okuruz. Lakin "gerçek" olunca hiçbirimiz ilgilenmedik.
Bir siyasi mahkum, hapis cezası bittiği halde, ilkeleri uğruna dört duvar arasında kalmayı seçti ve aldırmadık. Doçent doktor Haluk Gerger, bir törene gönderdiği mesajda suç unsuru bulunduğu gerekçesiyle Terörle Mücadele Yasası'nın ünlü 8. maddesinden dolayı içeri girmiş ve 20 ay yatmıştı. Kalan cezası karşılığı ödemesi gereken 208 milyon lirayı taksitle ödemeyi kabul etse "özgürlüğüne kavuşacak", bizim gibi evinde "rahat" uyuyacaktı. Ama yapmadı. Dışarı yolladığı açıklamada "Kamuoyunun dikkatini bu çağdışı maddeye çekmek için hapisten çıkmayacağım" dedi. Bu protestosu amacına ulaştığında parayı ödeyip, özgürlüğünü satın alacağını söyledi. Lakin kamuoyunun dikkati, o aralar Yılmaz -Çiller görüşmesindeydi. Çiller Yılmaz'a öğretmen edasıyla "Söyle bakiyim, isçilere kaç para vereceksin" diye sormuştu. Onlar görüşürken kapıda onbinlerce işçi "istifa... istifa..." diye bağırıyordu. Ama tek başına Vehbi Koç'un "Birleşin" demesi daha önemliydi. O, manşet oldu. Haluk Hoca tek sütuna bile haber olamadı. *** Oysa herhalde Haluk Gerger de en az Vehbi Koç kadar hayatı seviyordu. Arada içerde efkarlandığında "Ne güzeldir yollarda olmak şimdi" diye şarkılar mırıldanıyordu belki... Ama kavgayı seçmişti bir kez ve kavga bazen kendi isteğiyle hayattan vazgeçmeye zorluyordu insanı... Elbet İsmail Beşikçi de seviyordu hayatı... Ama cezası yüz yılı bulduğu halde düşüncesini yazmaktan caymayarak vazgeçiyordu hayattan... Tıpkı onların yazdıklarının altına suç olduğunu bile bile gönüllü imza atan ve DGM'de yargılanan yüz aydın gibi... Mesut Yılmaz, "Asıl O bana 'Buyrun' diyerek kapıyı gösterdi" diyordu. Basın, hangisinin doğruyu söylediğini araştırıyordu yana yakıla... Pazarlıklar sırasında canı sıkılan muhabirler Yılmaz'ın köpeğiyle, Çiller'in kedisini haber yapıyorlardı. Türkiye'yi ziyaret eden Portekiz Cumhurbaşkanı Soarez, Akmerkez'i görünce şoke olmuş ve Demirel'e "Ne kadar gelişmişsiniz" demişti. Soarez, Haluk Gerger'i tanımıyordu ki... *** Muhtemelen Hasan Ocak da seviyordu hayatı... Cesedi, Beykoz'da bir şarampolde bulunmuştu. Bir bağla boğulmuştu. Bağ izi, gırtlağının az solundan başlayıp, sağ kulağı biraz geçince yokoluyordu. Belli ki yere yüzükoyun yatırılıp, suratı sola çevrilmiş ve ensesine basılarak boğulmuştu. Ne ilginçtir ki Rıdvan Karakoç'un cesedi de yine Beykoz'da aynı şarampolün aynı tarafında bulunmuştu. O'nun da gırtlağının aynı yerinde aynı bağ izi vardı. Son 18 ayda böyle 290 ceset bulunmuş ve kimlikleri tespit edilemediğinden "kayıp" ilan edilmişlerdi. Kimsesizler mezarlığı onların cesetleriyle doluydu. Tansu Çiller, "Bir bürokratın cesedi üzerine politika yaptırmam" diyordu. DGM savcısı, Odalar Birliği'nin Güneydoğu Raporu'nu okuyordu. Cezaevlerinde 1.70 boyundaki tutuklular, kendilerini 1.40 boyunda ranzalara asıyorlardı. Yıllarını sürgünde geçiren Şanar Yurdatapan, aylardır benzersiz bir mücadele vererek, düşünce suçunun önüne aydınlardan bir set örmeye çalışıyordu, her duruşmada özgürlüğün gönüllü bir neferi olarak mahkeme kapısına dikilerek... Yaşar Kemal, mahkemeye gitmekten, roman yazamadığından yakınıyordu. Türkiye, birkaç kez edebiyatta ıskaladığı Nobel'e şimdi barış dalında adaydı: Hem de Leyla Zana ile... En verimli yıllarını hapiste ve sürgünde tüketen Yılmaz Güney'in görüşlerinden ise şimdi eşi yargılanıyordu. Çünkü Fatoş Güney suç olduğunu bile bile eşinin röportajlarını bir kitapta toplamış ve yayınlatmıştı. Aslında onlar da hayatı seviyorlardı ama inançlarına duydukları saygı, bazen hayata duydukları sevgiyi erteliyordu. Sevgi, bazen vazgeçmeyi gerektirirdi. Mesut Yılmaz, "Ben senin öğrencin değilim" diye masaya yumruk vurmuştu. Son birkaç yıldır sürekli olarak hükümette kriz haberi yazan kalem erbabı, nihayet beklenen krize ulaşmış olmanın şevkiyle çeşit çeşit kriz yazısı yazıyordu. Haluk Hoca bu telaşta tek sütuna bile girememişti. * * * Neyse ki tarihin hafızası var... Bugünlerde Fransız direnişçilerinin son mektuplarını okuyorum. Kitabın adı: "Hayatı seviyorlardı". 2. dünya savaşında faşizme direnen Fransız devrimcilerinin ölüme giderken yazdıkları mektuplar var kitapta... Her biri eşine az rastlanır birer soyluluk ve cesaret belgesi... Darağacının hemen altında "Birazdan mutlu yarınları hazırlayacağım" diye not düşüyorlar tarihe... Sevdalılarına bıraktıkları küçük notlar, "Elveda küçüğüm" diye başlıyor: "Elveda birbirimizi sevdiğimiz bütün o kuytu köşeler!... Seni başkasına bırakmaya halim yok, ama bir gün çocuğun olursa eğer, O'na benim adımı ver..." Şimdi o isimle doğan çocuklar, kuşaklar sonra özgür ve demokratik bir Fransa'da yaşıyorlar. Onlara isim verenlerin mektupları, hiçbir karanlığın ebediyen süremeyeceğini belgelercesine ışık saçıyor yıllar ötesinden... Çünkü onlar hayatı seviyorlardı. Sevdikleri hayatı varetmek için seve seve ölüme gittiler. Ve hayat, onlar sayesinde yaşanılır oldu. Ya siz?... Bedelini ödeyecek kadar seviyor musunuz hayatı CAN DÜNDAR |
||||||||||
|
|
|
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|