![]() |
|
|
#1 (permalink) | ||||||||||
|
Son dönemlerde Türkiye’de yeniden alevlenen milliyetçilik dalgsası, millet ve milliyetçilik gibi kavramların ne anlama geldiğine dair toplumda/kamuoyunda tekrardan bir tartışma yarattı. Milliyetçilikle ilgili yürütülen bu tartışmada, maalesef kullanılan kavramların yeterince anlaşılmadığını düşünüyorum. Çünkü kullanılan kavramların genellikle teorik arka plani bilinmiyor. Oysa kullanılan bu tür kavramların arka planında teorik toplumsal modeller yatmaktadır. Dolayısla millet, milliyetçilik, devlet ve ulus-devlet gibi teorik içeriğe sahip olan bu kavramların toplumsal bir model olarak ele alınıp, tartışılması bir zorunluluk olarak karşımıza çıkmaktadır. Aksi taktirde millet ve milliyetçilik gibi kavramların tam olarak ne anlam ifade ettiklerini anlamakta zorluk çekeceğiz. Bu köşede yürütülecek olan teorik tartismalar belki aktüel konulara uzak gibi görünebilir, fakat iyi ele alınıp incelendiğinde öyle olmadigi rahatlikla anlaşılacaktır. Çünkü aktüel yürütülen bu tür tartışmaların teorik kavramsal kökenine inmeden bugünü anlamanın oldukça güç olduğunu düşünüyorum.
Bu köşede polemik tartışmalara girilmeyecektir. Ama konuyla ilgili içerikli, özellikle eleştirisel düzeyde hakaret içermeyen bir tartışmaya da ihtiyaç olduğunun altını çizmek gerekir. Bu köşedeki yazıların içeriğini genellikle teorik sosyoloji yazıları oluşturacaktır. Bu bağlamda ilk olarak ‘millet’ (ulus) kavramını ele alacağız. Millet nedir? Toplumsal, siyasal, sosyal ve kültürel yaşamın her alanına damgasını vuran ‚millet’ kavramı teorik olarak ne anlam ifade etmektedir? Batı dillerine ‚nation’ olarak geçen ve osmanlı döneminde ‚millet’, Cumhuriyet’ten sonra da ‚ulus’ olarak Türkçe’ye kazandırılan bu kavramın anlamı oldukça çetrefillidir. Her konuşmada, tartışmada dilden düşmeyen ve her derde deva gibi sunulan bu kavramın tarihsel gelişimi çok eskiye gitmekle birlikte, siyasi anlamı fransız devrimi, daha doğrusu aydınlanma dönemi ile başlar. Kavram olarak ‚nation’ tarihsel olarak farklı romen dillerinde ‚yabancı’ ve ‚ödünç kelime’ karşılığında kullanılmıştır. Aynı zamanda etnik olarak aynı kökenden gelen toplumlar için de bu kavram kullanılmıştır. Fakat siyasi literatur diline modern anlamda aydınlanma dönemiyle birlikte, yani ‚yeni çağda’ girmiştir. Millet tanımı Omanlı’da bütün müslümanlar için kullanılan bir kavramdı; bu bakımdan içeriği dine göre tanımlanmıştı. Fakat Cumhuriyet sonrasında kullanılmaya başlanan ‚ulus’ kavramının dini içeriği boşaltılıp, yerine ‚etnik’ türk tanımını getilmiş olduğunu görürüz. Devletin oluşumu ve varlığı ise tarihsel olarak çok eskiye, daha doğrusu Aristo ve Plato’ya (Eflatun) dönemine kadar geriye gitmektedir. Ama devleti ‚millet’ üzerinden inşa etme süreci fransız devriminden sonra başlamıştır. Siyasi kavram olarak ‚millet’ ortaya çıktığı tarihsel sürece göre değerlendirildiğnde, ileri ve modern bir içeriğe sahiptir. Temel gücü ve iktidarı elinde bulunduran krallık ve imparatorluk gibi kurumlara karşı toplumun en alt kesimini oluşturan zümrelerin de iktidardan yararlanmasını ve pay almasını öngören bir model olarak ortaya çıkmıştır. Modern anlamda ‚vatandaşlık’ veya ‚yurttaşlık’ diye tanıdığımız terimler bu şekilde siyasi anlam ve hukuki meşruiyet kazanmışlardır. Bu çekilde devlet, milleti oluşturan farklı etnik, dinsel, dilsel toplum grupları tarafından ilk defa ‚ulus-devlet’ şeklinde ortaya çıkmıştır. Temel prensibi, toplumu oluşturan farklı etnik ve dinsel grupların tek çatı altında toplama amacını taşımasıdır. Yani temel ilkesi, ‚milletin egemenliği’ (Souveränität) ve ‘milletin tekliğine’ dayanmaktadır. Ulus-devlet’in tarihteki ilk örneği Fransa’dır. Devlet olarak Türkiye Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş dönemde, belirtilen Fransız ulus-devlet modeli üzerine inşa edilmiştir. Devletin ‘bölünmez bütünlüğü’ ve ‘tekliği’ gibi yakından bildiğimiz ilkeler ulus-devlet teorisinin temelini oluşturmaktadırlar. Bu bakımdan bölünmezlik ve teklik üzerine kurulan ulus-devlet modeli günümüzde etnik grup ve genel olarak azınlıkların korunması bakımından oldukça tartışmalıdır. (Bu konuya başka bir yazıda tekrar geri döneceğiz) Millet tanımına geri dönecek olursak, tarihsel olarak iki farklı millet tanımını görürüz. Birinci tanım ‘subjektif’; ikinci tanımsa ‘objektif’ kriterlere dayanan millet anlayışıdır. Milleti ortak dil, kan, ırk ve soy gibi kriterlerle tanımlamak objektif millet (ulus) anlayışı olarak tanımlanır. Subjektif millet anlayışı ise ortak geçmişe sahip olmak, aynı kültürü paylaşmak, ortak hislere sahip olmak, geçmişe dair anılara sahip olmak, geleceğin planını birlikte kurmak gibi subjektif kriterlere dayanır. Batı Avrupa’da ikinci dünya savaşının sonuna kadar damgasını vuran faşist ve ırkçı sistemler göz önünde bulundurulduğunda, objektif millet anlayışının tamamen silindiğinin ve genel olarak subjektif ulus anlayışının dünyada kabul gördüğünü görürüz. Milleti subjektif kriterlere göre tanımlayan ilk düşünür fransız din felsefecisi Ernest Renan’dır. Subjektif millet tanımını ilk olarak 1882 yılında Ernest Renan yapmıştır . Bu tanım günümüzde de geçerliliğini korumaktadır. Eric.J. Hobsbawn, Benedick Anderson ve Ernest Gellner gibi çağdaş sosyal bilimciler retsospektif olarak (geriye dönük olarak) Ernest Renan’dan yararlanmışlardır. Fakat bu yazıda sadece Renan’ın millet teorisinin ana hatları ele alınacaktır. Belirtilen çağdaş sosyal bilimcilerin eserlerini değerlendirmek başka bir yazının konusudur. Renan’ın millet tanımını altı başlık altında taplayabiliriz: 1) Milletler yeni çağda ortaya çıkmışlardır. 2) Milletler hatırlama ve unutma yoluyla ortaya çıkmışlardır. 3) Sadece ırk, dil, din, ekonomi ve coğrafya gibi kavramlar milleti tanımlamaya yetmemektedir. 4) Milletin tanımı etnik olarak mümkün değildir. 5) Milletler ortak irade sonucu ortaya çıkmışlardır. 6) Millet kendini her gün tekrarlayan bir plebiszite’dir. Bu altı noktanın ne anlama geldiğini kısaca ele alalım: 1) Renan’ın burada vurgulamak istediği nokta, eski ve orta çağda milletlein olmadığıdır. Modern anlamda düşünüldüğünde yurttaş veya vatandaş gibi kavramlar fransız devrimiyle birlikte ortaya çıkmışlardır. Birey ile devlet arasındaki ilişki ilk defa modern anlamda bu şekilde ortaya çıkmıştır. Eski çağda krallık ve imparatorluktan bahsetmek doğrudur ama bireyin deletle ilişkisi hala gelişmemiştir. 2) Burada hatırlamadan ve unutmadan kastedilen şey, toplum olarak yaşanılan acıyı, kederi ve sevinci hatırlamak ve unutmaktır. Toplum olarak zengin bir hatıraya sahip olmak ve aynı zamanda yaşanılan acıları hatırlamak bir topluluğu millet olmak yönünde ilerletir ve şekillendirir. 3) Renan ırk, dil, din ve coğrafya gibi kriterlerin milleti tanımlamak için yeterli olmadığını savunmaktadır. Renan milleti bir iradi ilke olarak tanımlar. Bu iradi ilkenin iki boyutuna vurgu yapar: a) geçmiş b) gelecek. Yani geçmişe dair ortak zengin bir mirasa sahip olmak ve geleceğe dair birlikte yaşama isteği, arzusu ve iradesine sahip olmak, milletin ortaya çıkması için vazgeçilmez kriterlerdir. Renan milleti aynı zamanda büyük bir dayanışma topluluğu olarak tanımlar. Yani kendini feda eden ve gelecekte de feda etmeye hazır olan bir topluluk olarak tanımlar milleti. 4) Renan etnik olarak milleti tanımlamak mümkün değil derken, belirtmek isteği nokta şudur: halkların, toplum ve toplulukların tarihsel olarak farklı sebeplerden dolayı içiçe geçtiğini ve bundan dolayı da kimin geçmişte hangi etnik kökene ait olduğunu veya hangi kanı taşıdığını ispat etmenin mümkün olmadığını savunur. 5) Renan milleti tanımlarken ortak iradeden bahseder. Ortak irade sahibi olmadan bir milletin oluşmasının veya bir arada yaşamasının mümkün olmadığını belirtir. Bu noktada günümüze dair bir kaç örnek verebiliriz. Mesela İsviçre veya Amerike Birleşik Devletleri farklı dilleri konuşan, farklı dinlere ve kökene sahip olan topluluklardan oluşmaktadır. Her iki ülke de yaşayan insanlar kendilerini İsviçre ulusuna veya ABD ulusuna ait hissederler ve kendilerini İsviçreli veya Amerikalı olarak tanımlarlar. Tabii, ne İsviçre ne de Amerika bir milletin etnik kökeni üzerine kurulu değildir. Bu durum örneğin Türkiye’de (Kemalist anlayış tarafından kabül edilmesede) tam da tersidir. Türkiye’de millet etnik köken üzerine kuruludur, yani Türklük üzerine, teoride öyle değilse de pratikte öyledir. Fakat İsviçre’de veya ABD’de millet tek bir etnik kökene dayalı değildir. Aksine yetmiş iki milletten oluşur. 6) Renan plebiszite’yi (plebiszite bir toplumun/halkın ana konularda söz sahibi olması anlamına gelir) kendini devamlı günlük tekrar eden bir olgu olarak tanımlar. Yani millet denen olgu kendini günlük olarak yaşamın her alanında gösterir. Kısaca Renan’ın millet tanımı yukarıda belirtildiği gibidir. Ayrıntılarına girilmemiştir; burada sadece subjektif teoriye dayanan millet tanımı yapılmıştır. Tabii ki, Renan’ın bu görüşleri tartışmaya açıktır. Fakat belirtmek gerekirki, Renan’ın subjektif millet tanımı günümüz dünyasında da hala geçerliliğini korumaktadır. Bir sonraki yazımızda Türk milliyetçiliğini ele alacağız. Sebahattin Topçuoğlu [Linkleri Sadece Üyelerimiz Görebilir. ] |
||||||||||
|
|
|
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|