![]() |
|
||||||||
| Makaleler Makaleler burada paylaşımda. |
|
|
LinkBack | Seçenekler | Stil |
|
|
#1 (permalink) | ||||||||||
|
Son zamanlarda, bu ülkenin parlamenter siyaset zemininde bulunan insanların yaşanan siyasi, sosyal ve ekonomik tıkanıklıktan ve çözümsüzlükten kaynaklı verdikleri tepkilere tanıklık etmekteyiz.
Nisan ayının başlarında, Kürt Sorunu ile ilgili görüşlerinin ve bu sorunun çözümüne yönelik çözüm önerilerinin yer aldığı bir çözüm paketi ile Türkiye Başbakanı R. Tayip Erdoğan ile görüşmeye giden ve çeşitli meslek kuruluşlarından ve sivil toplum kuruluşlarından oluşan Diyarbakır heyeti, beklemedikleri bir tavırla karşılandılar. Görüşmede Erdoğan, bölgeye yönelik daha önce de kamuoyuna yansıyan ekonomik paketleri açıkladıktan sonra heyetteki sivil toplum örgütü temsilcilerinin tek tek görüşlerini aldı. Diyarbakır Barosu Başkanı Av. Sezgin Tanrıkulu, Kürtlerin anadil hakkını savunduğu için Erdoğan tarafından "Yalan söylüyorsunuz, dürüst biri değilsiniz" hakaretine maruz kaldı. Av. Sezgin Tanrıkulu, misafir ağırlama ahlakından ve siyasi nezaketten uzak bu kaba tavır karşısında, aydın bir insana yakışan onurlu tavrıyla toplantıyı terk edip: "Ben onun milletvekili değilim, kimseyi dürüst olmamakla itham edemez. Ben dürüstlüğümü kimseye sorgulatmam" diyerek tepkisini gösterdi. Bu yakışıksız üslubundan ve kaba tavrından dolayı Erdoğan, bulunduğu siyasi makamı başkalarına karşı bir üstünlük aracı olarak görüp, insanların düşüncelerini yok saymamayı ve onurlarını rencide etmemeyi öğrenmiş olmalıdır. Bu gelişmeyi elbette ki iki kişi arasındaki bir tartışmanın ötesinde görüyoruz. Bir tarafta Kürt halkının en temel haklarından biri olan asgari bir talep (çünkü Kürt halkının talepleri anadil hakkı ile sınırlı değildir), diğer tarafta sistemin yaşadığı kafa karışıklığının ve bunalımlı ruh halinin dışa vurumu olan agresif bir tutum var. Bu durum, bir kez daha sistemin Kürt sorununu çözme noktasında ciddi bir projesinin olmadığını ve somut adımlar atılmaması hususundaki inadını göstermiştir. Bu düzen, dünden bugüne kadar devlet eliyle oluşturduğu bir ulusun varlığını, "ötekileştirmeye ve yabancılaştırmaya" çalıştığı Kürtlerin varlığının inkârıyla açıklamaya ve ispat etmeye çalışmaktadır. Yani "Türklük, Türkiyelilik, anayasal vatandaşlık" v.b. gibi kavramların içini doldurmaya çalışırken, devleti Türk kimliği ile özdeşleştirip, Kürt halkını da hiyerarşik sırada en alt kademeye iterek, devlete vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesi Türk ilan edebilmektedir. Eğer kendi varlığınızı birilerini yok saymaya dayandırıyorsanız; varlığınızın meşruiyeti, ortaya attığınız tezlerin bilimselliği, siyasetlerinizin haklılığı ve düşüncelerinizin inandırıcılığı da yoktur ve olamaz da. Anayasal tanımlamalar, hayatın gerçekleri karşısında tutunamıyorlarsa ve herkesin mutabık olduğu anlamda savrulmaları ve içerikte çürümeleri yaşıyorsa, insan aklının ürünü değişken bu tür kanun metinleri statükoyu korumaktan başka hiçbir işleve sahip olamaz. Toplumun sorunlarını çözemeyen ve taleplerine cevap olamayan düzenler, toplum nezdinde marjinaldirler. Çünkü bu tür düzenler, toplumun taşıdığı gerçekliklerden kopuktur. Toplumun dinamiklerine dayanmayan sistemler, toplumu devlet aygıtının imkânlarını kullanarak ehlileştirmeye ve kendi düzenine biat ettirmeye çalışır. Artık amaç, toplumun huzuru değil, devletin bekasıdır. Diğer bir nokta da sistemin yetkili ağızlarından dökülen bazı inciler her ne kadar teorik anlamda yüzeysel olarak doğruları ifade etse de var olan soruna yönelik politikalara işaret etmemektedir. Yani Alman yetkililerine: "Asimilasyon bana göre bir insanlık suçudur" diyen Erdoğan'ın, Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi'nde katıldığı konferansta: "Türk okullarına giden yabancı çocuklara her sabah, "Türküm, doğruyum, çalışkanım" şeklinde öğrenci andını söyletmek yanlıştır" diyen MEB Bakanı Hüseyin Çelik'in uygulamadaki gerçeklerle hiçbir şekilde örtüşmeyen ve çifte standartçı açıklamaları Kürtlerin temel insani haklarının iadesine ve onlara yönelik haksızlıkların bertaraf edilmesine dönük değildir. Eşitlik ilkesi hiçbir ayrım uygulanmadan, din, düşünce, etnik farklılık gözetmeden herkesin aynı hak ve özgürlüklerden faydalanmasıdır. Kürtçe bilboard, Kürtçe gazete, radyo, televizyon yayını, kaset ve kitap yayınlayanlar ve yapanlar hakkında soruşturmalar açılıyor, gazete ve dergiler kapatılıyor, belediye başkanları görevlerinden alınabiliyor. Bu fiilin sahipleri mahkemelerde yargılanarak cezalara çarptırılabiliyor. Bunlara birkaç somut örnek verelim: * Gaziantep'de minibüs şoförlüğü yapan Yusuf Öztürk, 6 Ekim 2006 tarihindeki yolculuğunda Kürtçe şarkı çaldığı gerekçesiyle 15 gün trafikten men cezası ve 664 YTL para cezası aldı. * Mersin'deki Newroz kutlamalarında Kürtçe konuşan 4 kişi ile Kürtçe konuşulmasına izin veren Tertip Komitesi üyesi 12 kişi hakkında dava açıldı. * Diyarbakır Sur Belediye Başkanı Abdullah Demirbaş ve belediye meclis üyeleri "Çok dilli belediyecilik" projesi nedeniyle görevden alındı. Bunlar sadece birkaç örnek. Eşitlik, sözle olmaz. Eşitlik, hak ile olur. Eşitlik, önce serbest deyip, sonra da insanların düşüncelerini ve özgürlüklerini kısmakla olmaz. Eşitlik, pratikte uygulamalar ile olur. Eşitlik, kendini AB nezdinde aklamak ve paklamak ile olmaz. Eşitlik, samimi ve kalıcı düzenlemelerle olur. Bu ülkede Kürtleri, bahsi edilen üst kimliğe entegre etmek için sürekli kullanılan "kardeşlik" kavramı da eşitlikle açıklanmaya çalışılmaktadır. Ümmet içerisinde Kürtlere yapılan "üvey evlat" muamelesinin yerel bazdaki yansımasından farkı olmayan bu siyasi söylemlerle ne haklar, ne de özgürlükler sağlanabilmektedir. Öyle ise bu kavramların gerçek yaşamda hiçbir değeri ve özelliği yoktur. Kardeşlerden biri evin efendisi diğeri de hizmetkârı iken bunun adına haksızlık denir, kardeşlik değil, eşitlik ise hiç mi hiç değil. Bugün Türkiye'de; Almanlar, İngilizler, Fransızlar ve farklı etnik kökene sahip halklar özel okullar açabilmektedir. Bunları kısıtlayan, dillerini yasaklayan herhangi bir düzenleme yoktur. Ancak bu ülkede yaşayan 25-30 milyon Kürdün kendi ana diliyle eğitim görebileceği tek bir derslik bile yoktur. Dünyanın hiç bir yerinde böyle bir uygulama yoktur. Yabancı uyruklu ailelerin çocuklarını rencide eden ve bizzat Milli Eğitim Bakanı'nın dile getirdiği "Türküm, doğruyum, çalışkanım öğrenci andını söyletmek yanlıştır" anlayışının aksine bu and on yıllardır her sabah Kürt çocuklarına okutuluyor. Bulgaristan Türklerine yönelik haksızlık yapıldığında, isimleri değiştirilmeye, dilleri yasaklanmaya çalışıldığında "insanlık suçu işleniyor" diyenler, Avrupalarda "Asimilasyon bana göre bir insanlık suçudur" diyenler Kürt halkına yönelik işlenen insanlık suçlarına gözlerini yumarak "et-tırnak gibiyiz, kardeşiz" diyorlarsa biz de deriz ki: "O halde kardeşlik görevinizi yapın. Kardeşlerinizden gaspettiğiniz hakları iade edin" deriz. Bu iş, öyle kendi ortamlarında insanları yalan söylemekle itham ederek olmaz. Adil, eşitlikçi ve özgürlükçü olmazsanız, suçlamasını yaptığınız vasfın tam orta yerine düşersiniz. 301. Madde, TCK ve TMY Ailesindeki Kardeşleriyle Beraber Kaldırılmalıdır: Hemen ifade etmeliyiz ki, insan onuruna, insan haysiyetine, insan haklarına, insan özgürlüğüne, insan fıtratına ters düşen bütün yasalar, kesinlikle kaldırılmalıdır. Bu tür yasaların yürürlükte olması insanlık adına utanç vericidir. Bu tür yasalar sebebiyle insanların yargı önüne çıkarılması, düşüncesinden, inancından dolayı sanık sandalyesine oturtulması, düşüncelerinin mahkûm edilmesi utanç vericidir. Bazen şaşkınlıkla soruyor insan kendine: Nerede yaşıyoruz? Hangi çağda yaşıyoruz? Adı, sanı, numarası ne olursa olsun özgürlüğün önündeki tüm yasal engeller bir daha dönmemek üzere kaldırılmalıdır. Kamuoyu, uzun bir süredir milletin başına bela olan TCK'nın 301. maddesinin değiştirilmesi ile meşgul olmaktadır. Sabıkası oldukça kabarık olan 301. maddeyi bu kadar bilinir kılan durum ise, uzun süredir Avrupa Birliği'nin bu yasanın değiştirilmesi veya kaldırılmasına yönelik ısrarıdır. Çünkü hatırlarsanız 301. maddeden yargılanan Hrant Dink, eli kanlı tetikçiler tarafından katledildi. Önce 301. maddeye bakalım: TCK 301: "Türklüğü, Cumhuriyeti veya Türkiye Büyük Millet Meclisini alenen aşağılayan kişi, altı aydan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır." Bizim gözümüzde ne devlet, ne tarih, ne devletin yöneticileri kutsaldır. Devletin ideolojisinin eleştirilmediği, sistem politikalarının sorgulanmadığı, tarihin kutsandığı, devlet yöneticilerinin yanlışlarının eleştirilmediği toplumlar, "sürüleştirilen toplumlardır." Düşünce ve düşünceyi ifade özgürlüğü; devleti, devletin kurumlarını, yöneticilerini ve uygulamalarını eleştirmeyi de kapsayacak şekilde geniş bir alandır. Ancak TC sistemi kendisine yönelik en ufak bir eleştiriyi ve muhalefeti hakaret kapsamında değerlendirerek, muhalif insanları "Türklüğe hakaret" iddiasıyla sorgulamakta, yargılamakta ve çeşitli cezalara çarptırmaktadır. Bir taraftan, düşünceye her türlü özgürlük var denilen, diğer taraftan da düşünceyi ifade etmeye yönelik ağır müeyyideler ve yaptırımların uygulandığı çelişkilerle dolu bu ülkede bir halkın temel hak ve özgürlüklerini savunmak suç sayılabilmektedir. Mesela Kürtlerin katledildiğinden bahsetseniz, Kürt halkının, Lazların, Çerkeslerin ve diğer halkların haklarından, uğradığı haksızlıklardan bahsetseniz "Türklüğe hakaretten", "Türklüğü rencide etmekten" dolayı yargılama yolu açılıyor. Bir aydın, bir yazar, bir siyasetçi kalkıp da Kürtlerin zulme uğradığını, devletin eliyle ve zorla köylerin boşaltıldığını, fail-i meçhul cinayetlerde gönüllü tetikçilik yapan kontra örgütlerin derin devlet tarafından organize edildiğini, Kürt tarihi, Kürt dili, Kürt kültürü üzerinde baskı ve yasaklamaların olduğunu dile getirdiğinde ya da Hrant Dink gibi kalkıp da Ermeni Halkının soykırıma uğradığını sözlü ve yazılı ifade ettiğinde hemen; 215. madde, 216. madde, 217. madde, 218. madde, 220/8. madde, 301. madde, 302. madde, 318. madde kapsamında yargılanmaktadır. İncelerseniz bu maddelerin içerdiği ceza miktarı, 301. maddede öngörülen ceza miktarından pek de aşağı kalmamaktadır. Yani bu ülkede düşünce özgürlüğünün önündeki engeller 301. maddenin kaldırılmasıyla da sona ermeyecektir. Hrant Dink'in ölümünün gerçek faili 301. maddedir. Prof. Dr. Baskın Oran, Elif Şafak, Perihan Mağden, Orhan Pamuk, Arat Dink, Serkis Seropyan gibi yazarlar da 301'den yargılananlar. "Adalet Bakanı'nın yanıtlaması isteğiyle 21 Ocak 2008 tarihli yazılı soru önergesi ile; 2007 yılında TCK'nin 301. maddesine aykırılıktan kaç dava açıldığını, TCK 301'le ilgili davaların dökümü 28 Mart'ta bianet haber sitesinde de yayınlandı. Adalet Bakanı'nın 18 Mart tarihli yanıtına göre; 2006' yılı ve 2007' yılının ilk üç ayı içinde TCK'nin 301. maddesine aykırılıktan açılan davalarda yargılanan kişi sayısı 2 bin 722... 2006 yılında TCK 301. maddeden toplam bin 533 kişi için 835 dava devam ediyormuş. 2007'nin ilk üç ayında, toplam bin 189 kişi hakkında açılan 744 dava da 301. maddeye aykırılıktan açılan davalar sürmüş. 2007 yılında 536 dava "bir önceki yıldan" yani 2006 yılından devredilmiş." (BİA Haber Merkezi, Fikret İLKİZ, 14 Nisan 2008) 301'de durumlar özetle böyle iken, bölgemizdeki yazarlara ve aydınlara da 301. Madde'nin bölgedeki versiyonu olan 216. maddeden birçok soruşturma açılmaktadır." 216. madde kapsamında da "halkı kin ve düşmanlığa tahrik" etmek iddiasıyla Mizgîn Dergisi yazarları Siyabend AZAD, Bedirxan DİLŞA, Av. Celal AYGEN, Deniz TURSUN, Hayri YAVUZATMACA, Ömer AYBAR, Cemal A. BIÇAK, Av. Ahmet ÖZTEKİN, Av. Mahmut SEZER, Hamza AKSAL, Gülcan BAHTİYAR, Şahbanu HOCAOĞLU, Veysel ERTAŞ, İdris ERTAŞ, Hamdullah CEYLAN ve hemen hemen tüm yazarlarımız hakkında kırktan fazla soruşturma açıldı. Açılan bazı davalar devam ediyor, bazı davalar da sonuçlandı. Yazarlarımız Hamdullah Ceylan, Erkan Konaç, Tuba Bilgin, Ömer Yıldırım, Ömer Aybar beraat ettiler. Yazarımız İslam Azad, Newroz Dildar, Gülcan Bahtiyar ise çeşitli cezalar aldılar. İslam Azad "Ne Azadim", Newroz Dildar "Ya Rebb" şiirlerinden dolayı 10 ay hapis cezası aldılar, Gülcan Bahtiyar'a ise "Lozan Anlaşması" üzerine yazdığı yazıdan dolayı 10 ay hapis cezası verildi. Mizgîn Dergisi'nin 38. sayısında Hamdullah Ceylan'a ait "Çemê Dîcle" başlıklı şiiri ve yine aynı sayıda Erkan Konaç'a ait "Xêza Nav Jiyan û Mirinê" başlıklı yazılarında "örgüt propagandası yapıldığı" gerekçesiyle Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı'nca açılan dava beraatle sonuçlandı. Yazarımız Nevzat Bayındır ve Gercüş temsilcimiz Musa Korkut dergimizin tanıtım çalışmaları sırasında hukuksuz bir şekilde gözaltına alınarak Midyat Cezaevi'ne konuldular. Haklarında Diyarbakır 4. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından "örgüt propagandası yapmak" suçlamasıyla dava açıldı. Mizgîn Dergisi yazarı Nevzat Bayındır'a ve Gercüş temsilcisi Musa KORKUT'a 10'ar ay hapis cezası verildi. Mizgîn Dergisi Yazı İşleri Müdürü Deniz Tursun, hakkında toplatılma kararı verilen 9. sayıda yazdığı "Xemgînî" başlıklı şiirinden dolayı, "Halkı Kin ve Düşmanlığa Tahrik (TCK 216)" suçlamasıyla halen yargılanıyor. Yine Mizgîn Dergisi yazarlarından Av.Mahmut Sezer "Ağrı Ayaklanması" ve "Dersim Direnişi", Siyabend Azad "İslam Medeniyeti ve 21. Yüzyıl", Bedîrxan Dilşâ "Ortadoğu'da Kriz", Hamza Aksal "Kürdistan'da Misyonerlik Faaliyetleri", Ahmet Öztekin "Pênusa Min", İdris Ertaş "Tarihe Kazınmış Belgeler; Soykırımlar-3" başlıklı yazı ve şiirlerinden dolayı dolayı TCK 216. maddeden yargılanıyor. Ve bunları çoğaltmak da mümkün. Sonuçlanan davaların dışında, devam eden onlarca soruşturmanın neticesi ise henüz belli değil. Neticesi ne olursa olsun, burada söz konusu olan sorun, düşüncelerini ifade eden aydın ve yazarların, bu düşünceleri nedeniyle soruşturmalara uğramaları ya da yargılanmalarıdır. Bunun yanı sıra İbrahim GÜÇLÜ, Bayram BOZYEL gibi bölgedeki onlarca siyasetçi, gazeteci, yazar ve aydın özellikle Kürt sorununa yönelik fikirlerinden ve mücadelelerinden dolayı 216. maddeden yargılanmaktadırlar. Yine farklı çevrelerden kişilerin yaptığı açıklamalar "suç ve suçluyu övme", "örgüt propagandası yapma" gibi alakasız iddialara dayandırılmaktadır. Sivil toplum kuruluşlarını, yazarları ve bağımsız kişileri bu yasalar kapsamında değerlendirmek, bilinçli bir politikadır. İnsanları; bağlı olmadıkları kuruluşlarla, yapılarla ilintilendirmek, sahip olmadıkları aidiyetlerle suçlamak, Kürt Sorunu hakkında beyanda bulunan herkesi "silahlı örgüt propagandası yapmakla" suçlamak için yapılan bilinçli bir düzenlemedir. 301. maddede yapılması düşünülen bir dizi değişiklikle ilgili süreç tam bir kara mizaha dönüştü. 301 etrafında koparılan yaygaraya tanık olanlar meseleyi bilmeseler "ülkede rejim değişikliğine mi gidiliyor?" diye kendi kendilerine sorar. Aslında sırası gelmişken yapılan değişikliğe söylenecek tek söz var: "Nazar Değmesin!" Mesele abartılıyor, şişiriliyor. "Dağ fare doğurdu" misali bir çaba. Değişiklik, metinde "Türklük" yerine "Türk Milleti", "Cumhuriyeti" yerine "Türkiye Cumhuriyeti Devleti" ifadesinin gelmesi, ceza üst sınırının üç yıldan iki yıla indirilmesi ve soruşturma açma izninin Adalet Bakanlığı'na verilmesi gibi ufak tefek rötuşların yapılmasını öngörüyor. Bazı yetkililer kalkıp da "ama bu tür yasa maddeleri (301. Madde kastediliyor) Avrupa ülkelerinde de var" deyip, çoğu ithal olan ve her 10 yılda bir yapılan darbelerle şekilden şekilde giren darbe ürünü yasal düzenlemeleri ve bu tür çağdışı yasaların sebep olduğu yasakları ve hak ihlallerini savunabilmektedirler. Avrupa Birliği'ne üye olmak isteyen Türkiye, bu tavrıyla Avrupa'nın önüne "kendi uyum kriterlerini" koymaktadır. Bu hükümet yetkilileri, kanaatimce Avrupalı diplomatları Türkçe bilmediklerini varsayarak aptal yerine koyuyorlar herhalde. Avrupa, Türkiye'nin ne yaptığını, Türkiye'nin önüne koyduğu kriterlere ne derecede uyum sağlayıp-sağlamadığını sanki bilmiyor mu? 301. Maddenin değişmesini istemeyenlerin tavrı "bir kaşık suda fırtına koparmaya çalışmaktır." Ortalığı yaygaraya ve velveleye vererek düşünce özgürlüğünü kısıtlayan yasalardaki çok küçük değişiklikleri engellemektir. Aslında karşı çıkanların endişeleri Türklük v.s. değil, statükonun değişmesi, menfaatlerinin zedelenmesi, ekmeklerinin elden gitmesi. 301 meselesinden en çok ekmek yiyen Kemal Kerinçsiz ve Veli Küçük gibilerin durumuna düşmek istemiyorlar. Yapılacak değişikliklerin uygulamada hiçbir şeyi değiştirmeyeceğini yetkililer de ifade ediyor. TRT 1'de yayınlanan ''Zirveden Bakış'' adlı programda gazetecilerin 301'de yapılacak değişiklikle ilgili olarak sorulan soruya Cumhurbaşkanı Abdullah Gül; "Madde değişse bile, uygulama aynı kalır. Tek yararı Türkiye'ye dünyanın sempatisini artırır" diyor. Demek mesele "dostlar alışverişte görsün" diye bir makyajlamanın yapılmasıdır. Kimse kendini kandırmasın. Toplumu da kendilerini avuttukları gibi saf sanmasın. Toplum, yasakçı zihniyeti istemiyor. Düzen, insanların "hak dilencisi" olmadığının farkına varmıyor. Temel insani haklarımız ve özgürlüklerimiz düzenin bize bahşettiği değerler değildir. Bunlar kimsenin tapulu malı değildir. Bunlar, insanlığın ortak değerleridir. Bu düzen, yönettiği toplumu temsil etmiyor. Gücünü ve meşruiyetini toplumdan almıyor. Yasaklardan, tepeden inmeci yasalardan beslenen ve "kaşık ile verip kepçe ile aldığı hakları" bir lütuf olarak sunan bu sistem, toplumun iradesini hiçe sayıp insanları küçük gördükçe günden güne kendisi de küçülecektir. Abdulbaki Yetik
__________________ |
||||||||||
|
|
|
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|
Benzer Konular
|
||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevaplar | Son Mesaj |
| Çağdışı yasa(k)lar... | *rojda* | Makaleler | 0 | 05-27-2008 01:12 PM |
| Manyetik Alan Tedavisi ve S.O.E. | Asmîn | Akupunktur | 0 | 05-15-2008 02:01 PM |
| Ağaç Altına Araba Bırakmayın | kelagerm | Araç Bakım Onarım | 0 | 05-14-2008 05:08 PM |
| america.com" alan adı satılıyor | Stêrka_Jiyan | Bilim ve Teknoloji | 0 | 05-06-2008 09:52 PM |
| Karşı Cinsi Nasıl Kontrol Altına Alabilirsiniz? | Serhad | Astroloji ve Fal | 0 | 05-06-2008 01:01 PM |