![]() |
|
|
#1 (permalink) | ||||||||||
|
MÜZİĞİN TOPLUMSAL TEMELLERİ
TUĞRUL TANYOL Mimarlık-Arredamento Sanat ve toplumsal yapı arasındaki ilişkiler ele alındığında örnekler genellikle resim, şiir ya da öteki yazınsal türlerden verilir. Müzik çoğunlukla bir iki cümleyle geçiştiriliverir. Müziğin alabildiğine soyut dili, karşılaştırmalar yapmayı zorlaştırmaktadır belki de. Oysa müziğin tarihsel süreç içinde kazanmış olduğu bu soyut anlatımın bile toplumsal ilişkilerin tarih içinde geçirdiği değişimlerle yakın bağlantısı vardır. Tarihsel süreç içinde ekonomik işbölümü, düşünsel işbölümü ve uzmanlaşmanın ortaya çıkması, sanatın da kendi içinde bir uzmanlaşmaya, işbölümüne yönelmesine neden olmuş; ilkellerde bir bütün olan şiir, dans ve müzik ayrışarak kendi içlerinde bağımsız gelişmelerini sürdürmüşlerdir. İnsan düşüncesi somuttan soyuta dönüştükçe, müzik de son somut bağları olan şiirden kurtularak soyut düşüncenin ta kendisi olan saf çalgı müziğine ulaşmıştır. Demek ki daha müziğin kendi iç gelişme süreci bile bize onun toplumsal ve düşünsel bağları hakkında ipuçları vermektedir. Müziğin geçirdiği dönüşümler, toplumsal yapının geçirdiği dönüşümlerle büyük bir koşutluk taşır. Belli bir tarihsel kesitte ele alınacak belli bir toplum yapısıyla müzik arasında büyük yapısal benzerlikler vardır. Dahası müzik belirli bir dönemin başat ideolojisini, değerlerini, inançlarını belki de en iyi yansıtan sanat türüdür. Soruna bu bakış açısından eğilirsek, öncelikle toplumsal dönüşümlerle müzikteki değişmeler arasındaki ilişkileri saptamak, yani sorunu tarihsel çerçeve içinde ele almak gerekir. Müzik toplumsal yapıdaki dönüşümlere koşut bir gelişim izliyorsa, bu çerçeve içinde çoksesliliğe geçişin anlamı nedir? Batı uygarlığında ortaya çıkan çoksesli müzik yalnızca Batıya özgü bir durum mudur? Çoksesliliğe geçişin nesnel koşulları nelerdir? Toplumsal yapıdaki dönüşümlerin Batı müziğindeki yansımalarını kolayca görebiliriz. Batının geçirdiği ekonomik ve toplumsal dönüşümler müziğe büyük ölçüde yansımıştır. Batı müziği tarihi Batının toplumsal tarihinin bir aynası gibidir. Akla şöyle bir soru daha gelebilir: Müziğin yapısı ve özündeki değişimlere bakarak toplumsal değişme hakkında düşünce sahibi olabilir miyiz? Daha açık bir deyişle, müzik toplumsal değişmenin bir göstergesi olarak kabul edilebilir mi? Örneğin Batıda, Barok çağdan Klasik ve Romantik çağa geçişte müzik öz ve biçim olarak büyük değişimlere uğramıştır. Yine biliyoruz ki aynı dönemde Batıda büyük toplumsal dönüşün meydana gelmiştir. Bu koşutluk rastlantısal mıdır, yoksa belirli kurallar için de mi gerçekleşmektedir? Geleneksel müziğimizi ele aldığımız da. Batıdakine benzer değişimler göze çarpmamaktadır. Bu Osmanlı toplumunun Batıya oranla daha dural (statik) bir yapıya sahip oluşundan mı kaynaklanmakta Akla gelebilecek bir başka soru da, yine yukarıda söylenenlere bağlı olarak, müzik ve ideoloji arasındaki ilişkilerin neler olabileceğidir. Biliyoruz ki, üretim ilişkilerince belirlenen hukuksal ve siyasal üstyapı, yine bir üstyapı kurumu olan sanatı da biçimlendirir. Bu üstyapı ideolojik bir nitelik taşır. Üretim tarzındaki değişme, toplumsal ilişkiler zincirinde ve giderek üstyapıda değişiklikler yaratır ve yeni ideolojik oluşumlar sanatta yeni akımların, yeni biçimlerin doğmasına neden olur. Plehanov, «her sanat yapıtı, her felsefe sistemi gibi, belirli bir çağın düşünce ve davranış biçimleriyle açıklanabilir, der. Bu düşünce ve davranış biçimleri o çağın başat ideolojisidir ve müzik, sanatın bir dalı olarak ister istemez bu ideolojiyi yansıtacaktır. Toplumsal yapıdaki herhangi bir değişim anında müzik, toplumun yeni ekonomik ve toplumsal yapısına eklemlenir. Bu diyalektik ilişki müziğin bir önceki müzik biçimlerine ve anlayışına eklemlenmesi gibi bir görünüm taşır. Bununla birlikte toplumsal değişme dikkate alınmadıkça, müzik-toplum ilişkisi ortaya konmadıkça, yapılacak her açıklama bir betimlemeden öteye gidemez. Ancak bu ilişki göz önünde bulundurulduktan sonra müziğin iç diyalektiği önem kazanır. Bu arada müziğin diğer sanat dalları ve özellikle çağın düşünce sistemi ile olan ilişkilerini gözden kaçırmamak gerekir. Batı Müziğinin Toplumsal Evrimi «Batıda müzik sanatının, evrimini kiliseye borçlu olduğu" söylenir. Kuşkuyla karşılanması gereken bir görüş. Gerçi kilise, bir sanatın evrimiyle ilintili kaygılarından çok dinsel kaygılarla tören müziği düzenlemeyi gerekli görmüş, böylece bireysel yaratışa bir ortam hazırlamıştır» Müzik, Hıristiyanlığın ilk on yüzyılında gözle görülebilecek bir gelişme göstermemiştir. Karanlık çağlar olarak adlandırılan bu zaman devresi gerek insanlık, gerek sanat. ve bilim açısından adına yaraşır bir görünüm sergiler. Nedir bu dönemin özellikleri? Düşünce, toplum ve sanat açısından bu dönemin insanlık tarihindeki yeri ve etkileri neler olmuştur? Eski Yunan sanatı ve düşüncesi İskender�in bir kıvılcım gibi parlayıp sönen imparatorluğu ile birlikte son demlerini yaşadı ve eski Yunanın tüm kalıtı Roma İmparatorluğuna geçti. Roma, düşünce açısından Yunan temeli üzerinde kendi duvarlarını ördü. Nedir ki sanat için aynı şeyleri söylemek oldukça güç. Evet, Romalılar da iyi şairler yetiştirdiler, ama o kadar. Ne yontu ne de müzik, eski Yunan�ın o güzel ve görkemli günlerine dönemedi. Romalılar mükemmel heykeller yontamadılar ama mimarlık sanatı onların zamanında çok ileri boyutlara ulaştı. Çünkü Roma, geniş imparatorluk sınırları içinde daha pragmatik çözümlere yönelmişti. Tarihin o zamana dek gördüğü en iyi mühendis toplum onlardı. Geniş ordularının kolayca yer değiştirmesi için yollar yaptılar. Büyük kentler ve su yolları inşa ettiler. Nedir ki tüm yapılanların gerisinde güncel yaşam kaygıları, askersel ve siyasal amaçlar yatıyordu. Müzik Roma�da, Yunan�da olduğu gibi parlak bir dönem yaşamadı. Bununla birlikte, Romalılar Yunanlılara derin bir hayranlık besliyorlardı. Onların tanrılarını nasıl benimsediler ve korudularsa, müziklerini de derin bir sevgiyle kucakladılar ve korudular.Roma, barbar saldırılarıyla yıkıldığında artık birleşmiş olan eski Yunan-Roma düşünce ve sanatı, bu görkemli ve geniş imparatorlukda birlikte tarih sahnesinden çekiliyordu.Eski Roma�dan kala kala bir tek katolik kilisesi kalacaktır. Tarihin garip cilvesi, onca horlanan ve itelenen kilise, eski Yunan ve Roma kültürünün başlıca aktarıcısı olacak ve Roma�yı yıkan barbarlar, Romalıların uzun süre horladığı bu dinin etkisiyle Latinleşeceklerdir. Kilise, Avrupa�da feodalitenin yükselme devrinde ilk tarihsel misyonunu yüklenmiş ve çıkar ilişkileriyle bağlandığı feodal beylerle birlikte halkın üzerinde bir korku kasırgası estirmiştir.Kilise tüm feodalite döneminde sistemin ideolojik yönünü oluşturmuştur. Hıristiyanlığın o ilk günlerindeki devrimci düşünce, Romalı kölelerin kurtuluş umudu, feodal beylerin ve kilise önderlerinin bir baskı aracı durumuna dönüşmüştür. (���) Feodal sistem, yaşamını, .Althusser�in deyimiyle �iki devlet aygıtı�yla sürdürüyordu. Bunlar bastırıcı ve ideolojik devlet aygıtlarıydı Bastırıcı devlet aygıtları olarak bu dönemde orduyu ve kilisenin yargı gücü olan engizisyonu gösterebiliriz. Nedir ki kilise, daha çok bir ideolojik devlet aygıtı olarak görev yapmaktaydı. Bunun işleyiş biçimini yukarıda gördük. Bu ideolojinin müziğe yansıma biçimini ya da müziğin kilisede ne amaçla söylendiğini Hegel�in şu sözlerinde tüm açıklığıyla görebiliriz: «Eski dinsel müzikte, örneğin Isa�nın çarmıha gerilmesinin temsilinde, İsa�nın çektikleri, duyduğu kutsal �acı, ölümü ve gömülüşünü anlatan ana düşünce öyle tasarlanmıştır ki, bu olay karşısında yalnız öznel bir duygu, öznel bir acıma duygusu ve bu olaylardan kaynaklanan kişisel bir acı değil, en derin anlamıyla bu olayın kendisi dile gelir Kuşkusuz, bu son anlatımın müzikal uyumu ve ezgisel düzeni bile dinleyeni duygulandırma amacını taşır Kışı çarmıha gerılme ve gomülme olayının acılarını yalnız izlemekle, bu olayla ilgili genel bir düşünöe edinmekle kalmaz. Amaç, onun bu ölümü ve kutsal acıları varlığının derinliklerinde duyarak yeniden yaşaması, ölüm acılarıyla sınanması, anlatılanların gerçekliğini yaşantısının bir parçası yaparcasına özümlemesi, tüm duyarlılığını yalnız ona adamasıdır»�. Fischer de, Hegel�in bu örneğinden yola çıkarak �Ortaçağ kilise müziğinin görevinin, inanan kulların pişmanlık içinde bir eziklik duymalarını sağlamak, her türlü bireyciliğin izlerini silerek boyun eğen bir topluluk yaratmak� olduğunu söyler ve şunları da ekler: «Gerçi herkes ayrı ayrı günahlarını anımsıyordu, ama müziğin yardımıyla herkes, evrensel bir günah duygusuna gömülüyor ve evrensel bir kurtuluş özlemi duyuyordu. Bu çeşit müziğin özü her zaman aynıydı: Sen, değersiz, çaresiz, günahkar bir varlıksın; İsa�nın acılarını benimse ve kurtul».� İnsanlar üzerinde sağlanan bu ortak ruh durumu ise onların daha çok eziyet çekerek, yani din adamları ve feodal beyler tarafından sürekli sömürülerek yaşamalarına ve cennetin kapılarının ardına dek açılacağı günü düşleyerek ses çıkarmamalarına olanak sağlıyordu. Kilisenin müziğe olan ilgisi işte buradan kaynaklanıyordu. Bu müzik doğal olarak sözlerle güçlendiriliyor ve daha etkili olması sağlanıyordu. Dahası, asıl önemli olan sözlerdi. Bunlar değişmezlik kazanmış metinlerdi. Kilise doğal olarak bu düzeni bozacak her harekete karşıydı ve özellikle din dışı halk müziğinin, kilise kapılarını aşmasından korkuyor; sürekli olarak bu hareketi engelliyordu. Oysa kilise dışında halk, kendi şarkılarını söylüyordu. Haçlı savaşları ise Doğudan yeni şarkı biçimleri, yeni konular getirmişti. Bu çağlarda dindışı müziği, troubadour adı verilen soylu şairler temsil eder. Bu çağlar şövalyelik anlayışının egemen olduğu çağlardır ve şarkıların konuları kahramanlık ve sevgi üzerinedir. Kavga, dövüş, av ve içkiden başka bir konuyla ilgilenmiyen şövalyeler, troubadourların ortaya çıkışıyla deri değiştirdiler. Bu, ince davranışın, sanat müziğinin ve şiirin gelişmesi demek oldu�. ![]() Mutlakçı kralın (monarşilerin) güçlenmesi, şatoların desteğıne bağlı bu kültürün yok olmasına neden oldu Bu kültürün çöküşüyle birlikte troubadour sanatı da çöktü. Çünkü ozanların geçim kapısı kapanmıştı. Orta sınıflar henüz bu ozanları besleyebilecek kadar zenginleşmemişti Troubadourların işlevlerini bir süre sokak çalgıcıları üst loncalar halinde örgütlendiler. Bu çalgıcıların yaptığı müzik de din dışıydı. Hatta zaman zaman kiliseyi alaya alır bir hava içindeydi ve halktan büyük destek görüyordu. Nedir ki bu çalgıcılar korumasızdılar ve kilisenin insafsız gücü keskin bir kılıç gibi enselerinin üzerindeydi. Troubadour müziği başından beri burjuva sınıfından büyük bir yakınlık görmüştü. Burjuvazi kendisini kısıtlıyan kiliseye karşı hınçla doluydu; bu müzik ve giderek her türlü din dışı müzik, burjuvanın dünyasının bir parçası olmuştu. Kilisenin kapıları din dışı müziğe daha fazla kapalı kalamadı ve XIV. yüzyıldan başlayarak din dışı müzik, sanat müziğinde ön plana geçmeye başladı. Halk müziğiyle yüksek müzik arasındaki geçit vermez perde artık kalkmıştı�. Bu din dişi müziğin sanat müziğinde yerini alması, kiliseye yönelen tepkinin yavaş yavaş ortaya çıkmasıydı; X. yüzyıldan başlıyarak kilisenin düşünce alanındaki üstünlüğü ve tartışılmaz otoritesi de sarsılmaya başlamıştı. Kilise, insanı yok sayıyordu. Oysa din dışı müzikte insan ön plana çıkıyordu Ayrıca müzik kendi içinde bir devrimi geçiriyor bır yandan din dışı müzik kiliseye sızarken, öte. yandan çağdaş çoksesliliğe doğru ilk adımlar atılıyor ve organum denen müzik türü düz şarkı içinden kendisine yol açıyordu. Giderek 1300�lerde yeni sanat (ars nova) adıyla yeni bir müzik akımı kontrpuan�ın, yani notaya karşı nota, öncülüğünü yapıyor ve çağdaş armoni�ye giden yolun kapıkapılarını aralıyordu. Insan, skolastiğin tek sesli düşüncesinden çokseslı bır duşunceye evrim geçiriyordu Çoksesli muzığın ortaya çıkması ve tek değerli kilıse müziğinin, halk müziğine karşı koyamaması bunun bır gostergesıydı Burjuvazı bır sınıf olarak yavaş yavaş örgütleniyor ve kilise düşüncesinin kapılarını zorluyordu Gerçekçilik - Adcılık Tüm bu gelişmeler, ınsanın onemını Ortaça karanlıkları içinde ılk vurgulayan duşunce olan ve Yeniçağin akılcılığıni ve deneyciliğini, Rönesansı ve Hümanizmayı, bilimsel duşunceyı ve tüm bu gelişmelerin sanata yansımasını hazırlayan adcılık (nomınalızm) bir yana bırakılarak açıklanamaz Troubadourların din dışı şarkıları, insanın değerinin vurgulanması, seslerin zenginleşmesi nedeniyle eski nota sistemleri yerine yeni nota sistemlerinin aranması ve çokseslı duşunulmeye başlanan müziğin çağdaş nota yazısına dökülmesinin Ilk denemelerı ıle adcı duşunce arasında sıkı bir bağ vardır Bu bağıntı doğrudan olmayabılır Ne var ki, kilise düşuncesıne ılk ağır darbeyi vuran ve aydınlanma çağına ılk adımları atanlar adcılar olmuştur Adcı düşünce olmasaydı deneysel duşuncenin, yani bilimsel düşüncenin gelişmesi de çok zor olurdu Adcı düşünce, kilise düşüncesıne bir tepki olarak doğmuştur Hauser, ozellıkle gotık sanatta belırginleşen bır ikilikten söz eder Bu ikiliğin, ekonomik, dinsel, felsefi butun toplum boyutlarında görüldüğünü soyler Çatışma ve ikilik, tuketim ekonomisi ıle tıcaret ekonomisi, feodalızm ıle burjuvazı, ote dunya ile bu dunya kısaca, gerçekçilik ile adcılık arasındadır. Felsefi gerçekçilik, platon�un, düşüncesine bağlı olanlarca savunuluyordu. Bu düşünce, tümel. kavramların insan anlığı (kavrayış gücü) dışında gerçek olduklarını ileri sürüyordu. Gerçekçiliğe göre soyut daire, güzellik ya da doğru; yuvarlak cisimlerin, güzel nesnelerin ve doğru davranışların dışında gerçek varlıklara sahiptirler. Adcılar ise bunun tersini ileri sürüyorlar ve gene hiçbir şeyin var olmadığını söylüyorlardı. Bunlar, yalnızca birer addı; bunlar, insan anlığının ürünleriydi. Daire, insanların tüm yuvarlak cisimlere verdikleri bir addı ve tek başına, bağımsız bir daire varlığı yoktur. Tüm Ortaçağ, adcı düşüncenin aşırılığa doğru kaydığını gösterir ve bu kayış, Ockhamlı William�ın düşüncesin de doruğuna erişir. Ona göre, insan ya .da at diye bir şey yoktur, ancak tek tek insanlar ve atlar vardır. İnsanlar ya da atlar arasındaki benzerlikler bizi bunları aynı kavramla adlandırmamıza neden olur. Bu kavramın, bu nesneler dışında herhangi bir gerçekliği yoktur. Bu düşünüre göre bilgi de tek tek nesneleri tanımlamak ve ardından bunlar arasındaki benzerlikleri saptamaktır. Ona göre gerçek olan tek şey bireydir. Bireyin anlığı kişiliksiz değildir. Her birey kendi anlığına sahiptir. Ockhamlı William�ın, metafiziğe ve tanrıbilime gerek görmeden mantık ve bilginin olabileceğini ileri süren düşüncesi, bilimsel, araştırmaları güçlendirici bir etki yapmıştır Bireyin ön plana çıktığı bu düşünce Rönesans ve Hümanizmayı yaratmış, bireyi yok sayan kilise düşüncesi ise yavaş yavaş etkisini yitirmiştir. Çünkü insanı ve insan anlığını ortaya çıkaran, insanları aramaya ve araştırmayı. sürükleyen adcı düşünce; doğal olarak, insanın Tanrıyı bulması için de artık din adamlarının aracılığına gerek görmeme sonucunu doğuracaktır. Nitekim Luther ve Calvin�le birlikte, din adamlarının büyülü gücüne de son verilecek ve feodal katolik düşüncesinin karşısına burjuva protestan düşüncesi konacaktır Adcılığın sanatta açtığı doğalcılık (natüralizm) çığırı, müzikte yeni sanat (ars nova) akımını doğurdu. XV. yüzyılın başlarında son bulan bu akım, müziğin evrimine büyük katkılar yaptı. Bu akımın belirgin özellikleri olan doğaya ilginin uyanışı, insan ve dünya yaşamı, müziğe olanca güzelliğiyle yansıdı ve gelişen din dişi müzikle yan yana yürüdü, bazen bu müzik, dinsel müziğin üzerine çıktı. Ritim, yeni sanatın ürünlerinde giderek karmaşıklaştı. Müzik doğayı betimleyici ve gerçekçi bir içerik kazandı. Halk müziğinin dans biçimleri olan rondo, balad gibi türler, sanat müziğine sokuldu. Madrigal, yani kilise dili olan Latinceye karşı ana dildeki şarkı, müzik literatürünün içine girdi. |
||||||||||
|
|
|
|
|
#2 (permalink) | ||||||||||
|
Ortaçağ sonlarına gelindiğinde, müziğin çağdaş çoksesliliğe evriminde büyük adımlar atılmıştı. Bununla birlikte müzik hala büyük ölçüde sese dayanıyordu ve bağımsız çalgı müziği, yani tam anlamıyla soyut müzik henüz gelişmemişti.
Müzik Ve Burjuvazi Müziğin sözden ve sesten arınabilmesi de burjuvazinin evrimine bir koşutluk taşır. Ortaçağlarda burjuvazi, din dışı müziği desteklemiş ama henüz yeterli birikime sahip olmadığı için troubadour müziğinin çöküşüne engel olamamıştı. Oysa Rönesans, gelişen burjuvazinin, eğitilmiş orta sınıfların ve kent aristokrasisinin bir hareketidir. Ve burjuvazi bu dönemde, sanatta patronluğunu ilan etmiş, sanatı ve müziği kendi ideolojisi doğrultusun da belirlemeye başlamıştır. Müziğin insan sesinden arınma süreci tüm Rönesans boyunca sürmüş ve tam gelişmiş çalgı müziği ancak burjuvazinin iktidara aday olma çağında ortaya çıkmıştır. Bu arada kapitalist üretim, tüm sistemi akılcı ekonomi teknikleri ve pazar ekonomisi yönünde bir dönüşüme uğratmış; gelişen sanayi burjuvazisi, o zamana dek ortaya çıkan en akılcı sınıf olarak sisteme el koymuştur. Rönesans ticaret burjuvazinin yarattığı bir harekettir. Oysa gelişen sanayi burjuvazisi insan düşüncesini, toplumu ve sanatı çok daha akılcı bir yöne sürüklemiştir. Yeni sanat sonrasında, müzikteki üstünlüğün kuzeye Hollanda�ya kaymasının nedenleri de burada aranmalıdır. Hollandalıların, İspanyollara karşı ayaklanmaları, bağımsızlıklarını elde etmeleri ve İngiltere�ye karşı başarıyla mücadele vermeleri sonucunda Avrupa�nın en zengin, en özgür, en sanayileşmiş ulusu olmaları, sanatın burada gelişmesine neden olmuştur� Büyüyen Hollanda sermayesinin İngiltere�ye akışı ve Ingilizlerin iç savaş sonrasında hızla kapitalistleşmeleri, sanatın İngiltere�de de parlak boyutlara ulaşmasını sağlamıştır. 1400�lerden başlayarak yüz elli, yıl boyunca, müzikteki üstünlük Hollandalıların elinde kalmıştır. İtalyanlar Rönesansın bu süresinde büyük ressam ve yontucular ortaya çıkarmalarına karşın büyük besteciler yaratamamışlardır. Rönesans İtalyasında sanat, aristokratik zevklere sahip büyük kent burjuvazisinin koruması altında gelişti. Bu dönem genelde, burjuvazinin tüm Avrupa�da kendisini eğitme ve iktidara hazırlama dönemidir. Burjuvazinin karşısındaki en büyük engel katolik kilisesidir. Feodal ideolojinin temsilcisi olan bu kiliseye karşılık, burjuvazi de kendi kilisesini kurma yoluna gitti. Bu kilise protestan kilisesidir. Protestan düşüncesi ve Özellikle püriten Calvin düşüncesi, insanın bu dünyada ancak çalışarak kurtuluşa ulaşabileceğini Öne sürüyordu. Bu düşünce çileci (ascetic) düşünceyi de içinde taşıyordu. İnsanlar çalışmalı, kazanmalı, ama zenginliklerini zevkleri için kullanmamalıydılar. Bu düşünce Özellikle lüks madde tüketimini yasaklıyordu. Böylece insanlar sürekli kazanacaklar ama harcamayacaklardı. Bunun anlamının, diyor Weber, «kapitalizmin gelişmesi olacağı açıktır»� Çünkü harcanmayan kazanç, sermaye birikimini doğuracaktır. Calvinizm, burjuva sınıfının kendi sınıfsal inanç sistemi, gelişme olanaklarını kısıtlayan feodal katolikliğe bir karşıt ideoloji olarak böyle ortaya çıkmıştır. Püriten ahlak, doğum sancıları çeken burjuvazinin maddi yaşam koşullarından kaynaklanmıştır. Luther, yeni kilisenin önderi olduğu kadar, iyi bir müzisyendi de. Luther eski kilise müziğini tümden değiştirme yolunu seçmişti. O ve çevresindeki müzisyenler, kiliseye Alman halk şarkılarını soktular. Dinsel müzik bu halk şarkılarıyla yer değiştirdi. Ezgi olduğu gibi alınıyor, yerel sözler dinsel şiirle yer değiştiriyordu� Görüldüğü gibi, burjuva düşüncesinden kaynaklanan protestan kilisesinin müziği de, doğal olarak, çürüyen feodallere karşıt olan burjuvaya ve halka dayanıyordu. Protestan kilisesi Luther�in şu sözlerinde müzik anlayışını buluyordu: �Tanrı�nın hizmetindeki her türlü müzik güzeldir. Şeytana neden her zaman en güzel ezgileri bırakalım?� Bu anlayış, din dışı konuları işleyen müziğin, kilise kapılarından resmen kabul edilmesiydi. Bunun en güzel örneklerini Bach�ın kantatları ve Hendel�in hemen tüm yapıtları oluşturur. (Hendel tam anlamıyla burjuva olan ilk bestecidir. Zamanındaki tüm bestecilerin içinde onun kadar halkla içiçe olan halkın zevklerini onun kadar bilen bir başkası çıkmamıştır. İşe bu nedenle Hendel, yaşamı süresinde büyük bir üne sahip olurken, Bach ölümünden çok sonra tanınmıştır. Burjuvazi Hendel�in müziğini kendisine daha yakın bularak sevmiş, Bach�ın müziğini ise ancak kendi geçmiş kültür değerlerini araştırırken keşfetmiştir.) Rönesans, küçük dükkancıların, zanaatkarların ya da yarı eğitilmiş orta sınıfların uygarlığı değildi. Rönesans kültürü, büyüyen ticaret kentlerinde ortaya çıkmakla birlikte, tüm kentlilerin bu uygarlığı paylaştığı söylenemez. Rönesans, aynı zamanda kapitalizme doğru hız kazanan bir gelişme demek olduğundan, kent vatandaşları, her ne kadar eşit haklara sahip görünürlerse görünsünler, akılcı emek sömürüsüne dayalı sınıf ayrılıkları giderek belirginleşmeye başlamıştır. İtalyan kentlerinde aşırı ölçülere varan bu sınıf farklılıkları, zaman zaman patlama noktaların erişmiş ve İtalya, kent demokrasilerinden tiranliklara dönüşen bir siyasal yapı ortaya koymuştur. Rönesans sanatının öncüleri, Ortaçağın şövalyevari saray kültürüne derin bir hayranlık besliyor. Hauser, Rönesansın sanat evrenine iki sınıfın ve iki zevkin egemen olduğunu söyler. Bunlar kentli orta sınıflar ve aristokratik geçmişe sahip saraylılardı. Bu iki zevk ayrı kökenlerden gelmelerine karşın aynı noktada birleşiyorlardı. Bir yandan orta sınıfların sözünü ettiğimiz şövalyevari yaşama olan hayranlıkları (alt sınıflar için de çekiciliğini hiçbir zaman yitirmemişti bu yaşam) saray kültürü zevkine dayalı bir sanat anlayışının doğmasına neden oldu. Öte yandan saraylılar da kendilerini orta sınıfların akılcılığından ve gerçekçiliğinden soyutlayamadılar ve kökünü kent yaşamından alan bu sanat ve dünya görüşüne katılmak zorunda kaldılar� Böylece kentlere göç etmek ve kentin ekonomik ve toplumsal yapısına uymak zorunda kalan soylular ve aristokratik zevklere sahip burjuvalar Rönesansın egemen sınıfını oluşturdular ve sanata yön verdiler. Bununla birlikte sınıf kavgaları da biçim değiştirmeye başlamış ve çatışma bir yandan aristokratlaşan üst orta sınıflarla alt orta sınıflar, arasında, öte yandan da proleter ve tüm orta sınıflar arasında işlerlik kazanmıştır. Rönesans basit dükkan sahibinin kültürü değildir dedik. Rönesans işte bu ince zevklere sahip seçkinlerin kültürüdür. XIV. yüzyıl Italyan yazarları, ya kent aristokratlarının ya da hali vakti yerinde burjuvalar çocuklarıdır.� Toplumun geri kalan çoğunluğunun ise sanata fazla bir ilişkisi yoktur. Eğitilmiş azınlıkla eğitim görmemiş çoğunluk arasındaki aşılmaz uçurum ve eğitilmişlerin her dönemde sanata yön vermeleri Rönesansın bu yapısından kaynaklanmış ve bu uçurum giderek derinleşmiştir.� Burada bir ayraç açalım ve çoksesli müzik teriminin bazı kavram karışıklıklarına neden olması açısından bir açıklama yapalım. Çoksesli müzik Batıda Organumla başlayan, kontrpuan ve armoni dönemlerini de kapsayan dönemdir. Organum, aynı ezgiyi seslendiren solist ve eşlikçilerin birbirlerinden farklı aralıklarla ses vermelerinden doğdu. Solo şarkıcılar giderek ayin ezgisini (cantus firmus) eşliğin altında söylemeye başladılar. Böylece eşlilik özgürleşti ve ayin .ezgisine bir ya da bir kaç karşı ton biçimine girdi. Giderek eski eşlik asıl ezgiyi oluşturmaya başladı ve bu kez de ayin ezgisi eşlik yapıcı bir görev üstlendi. Kontrpuan ise arsnova ile birlikte ortaya çıktı. Burada üst ve alt sesler birbirlerine karşılık vererek ilerliyorlardı. Yani �notaya karşı nota� anlamına gelen kontrpuanın özü buydu. Armoni ise ayrı tonların ve ezgilerin aynı anda seslendirilmesi, birbirinin içine geçmesiyle ortaya çıkıyordu. Kontrpuan yaklaşık 1600�lere dek geçerli olan yöntemdi. «Barbar» Flaman müziğine Floransa�da başlayan reaksiyon sonucunda tek ezgi (monodi) denen bir müzik türü ortaya çıktı. Bu yeni müzik kontrpuandan bağımsız bir biçimi öngörüyordu Tek ezgi ve eşliğe dayanan bu müzik Monteverdi ile doruğuna erişti ve armoniye dayanan çağdaş müziğin temellerini attı Bu müzik yanısıra operayı da yarattı ve armoni kuralları ilk kez Rameau�nun kitabında (1722) belirlendi� Müzikologlar bir sınıflama yaparlarken genellikle organumla başlayan ve kontrpuana dek uzanan döneme çoksesli (polifon) dönem derler ve kontrpuanla armoniyi ayırırlar. Bununla birIikte her üç dönem çoksesli müzik dönemi olarak kabul edilir. Bu dönemler adlarını müzik tekniklerinden almakla birlikte, bunlar bazı sanat dönemlerinde önem kazanmışlardır. 1400�lere dek çok seslilik başat tarzken, 1400-1600 arasında kontrpuan en çok kullanılan teknik olmuştur. Armoni 1600�lerde ortaya çıkmasına karşın kontrpuan tüm Barok dönemde kullanılmıştır. Armoni Barok müzikte önem kazanmaya başlamış olmakla birlikte en olgun biçlmine Haydn, Mozart ve Beethoven�le erişmiş ve Romantik müziğe damgasını vurmuştur. Armoninin gelişmesindeki en önemli etken, klavyeli çalgıların; özellikle de piyanonun gelişmesidir. Ayracımızı kapatalım ve sözü kaldığımız yerden sürdürelim. 1500�lere dek Flaman okulunun elinde olan müzikteki üstünlük, bu yıllardan sonra yeniden İtalyanların eline geçti, monodi akımı, müziğe yeni bir yön verdi. Monodi aynı zamanda eski Yunan ve Roma�nın teksesli müziğine dönüşü simgeliyordu. İngilizler yeni Italyan müziğine en yatkın ulus olarak ortaya çıktılar. İngilizler iç savaş sonrasında hızla kapitalistleşme sürecine girmişlerdi. İç savaş, dinsel bir görünüm taşımakla birlikte bugün tarihçiler ve sosyal bılımcilerce bu savaş bır burjuva devrimi olarak kabul edilir. Dolayısıyla daha Tudor İngilteresinde olgunlaşmış bır burjuvazınin varlığı söz konusudur Tudor soyunun kurucusu olan VII. Henri bile gücünü burjuvaziden alıyordu Tudor donemi aynı zamanda İngiliz müziğinin parlamaya başladığı dönemdir Bu donemın en onemlı bestecısı olan Byrd ve ozellıkle Elısabeth donemi bestecıleri, yani Morley, Bull ve Gibbons, saf çalgı müzığinın ılk örneklerini vermişlerdir ![]() ![]() Venedik�te ise Andrea ve Giovanni Gabrielli, Venedik motetlerini, çalgı toplulukları için sonatlar adını verdikleri biçime dönüştürüyorlardı. Floransalıların eşsesli monodisi işte tam bu döneme rastlar. Floransalıların çoksesliliğe karşı eşsesliliğe yönelmiş olmaları yukarıda belirttiğimiz gibi, Rönesansın eski Yunan�a olan özleminden kaynaklanmış olsa gerekir. Burada tüm çalgıların seslendirdiği ana ezgiye karşılık olarak, lavtalar ve klavsenin eşliği söz konusuydu. ![]() Barok dönemde oldukça sık rastlanacak olan bu eşliğe sürekli bas (basso continuo) adı veriliyordu. Bu andan başlayarak çalgı müziği tüm Avrupa�ya İtalyanların etkisiyle yayıldı. Çalgısal monodiye bağlı sonatlar ve özellikle Corelli ve Torelli�nin öncülüğünü yaptıkları bir müzik biçimi, yani solo çalgılardan oluşan bir topluluğa tüm orkestranın karşılık verdiği Concerto Grosso yaygınlık kazandı. Çalgı müziğinin önü açılmıştı ve burjuva düşüncesi bu yolu senfoniye dek götürecek ve çoksesli müzik soyutluğunun doruğuna Beethoven�le erişecektir. |
||||||||||
|
|
|
|
|
#3 (permalink) | ||||||||||
|
Müzik ve Pazar İlişkileri
Müzikle toplumsal ve düşünsel sistem arasındaki ilişkileri buraya dek başbaşa götürmeye çalıştık. Bu dönemin sonrası, müziğin evrimi açısından önemli olduğu kadar, sanatçıların değişen statüleri ve değişen toplumsal yapı açısından da önemlidir. XVIII. yüzyılın sonu ve XIX. yüzyılın başları Batıda büyük devrimlerin, toplumsal çalkantıların art arda geldiği dönemdir. Bu dönemde burjuva sınıfı hemen hemen tüm Avrupa�da siyasal iktidarı eline geçirmiş ve soylular sınıfı, tarihin ölü sayfalarındaki yerini almıştır; Bu değişim sanatçının toplumsal durumunda da büyük değişimlere yol açmış; sanatını etkilemiş ve biçimlendirmiştir. Romantizm diye adlandırılan bu dönem, burjuvazinin sanata bütünüyle el koyduğu dönemdir. Bilindiği gibi Rönesans ve sonrasında sanattaki etkinlik, biçim değiştiren aristokrasi ve aristokratik zevklere sahip üst orta sınıfların elinde idi. Özellikle geç Barok dönemin ağır havasına duyulan tepkiyle ortaya çıkan Rococo, müzikte de, olgunlaşan orta sınıfın zevklerine yakınlık içindeydi. Bu duruma en belirgin kanıtı operanın değişen niteliği gösterir. O zamana dek konularını �yunan mitolojisinden ve tarihten alan ve tüm kıtaya egemen olan İtalyan operasının aristokrasiyle birlikte çöküşünü görürüz. Opera seria�nın yerine konularını güncel yaşamdan alan alaycı, halka özge ve sade, zaman zaman konuşmalarla kesilen opera buffa alır. Pergolesi�nin La Serya Padrona (1733) adlı yapıtı bu türe bir örnek olarak gösterilebilir. Almanya�da ise singspiel adını taşıyan bu türe en iyi örnek Beethoven�in Fidelio�sudur(1805). Bu dönemde müzikte iki değişim daha gerçekleşmektedir. Bunlar çağdaş orkestra çağdaş piyano ve piyano müziğinin ortaya çıkışıdır. Yeni bir anlatım.. Insan duygularının ve düşüncelerinin saf bir biçimde anlatımı; insanın müzik aracılığıyla dolaysız dışavurumu; burjuva idealleri olan eşitlik ve özgürlüğün ve burjuvaların görkemli başarılarının yansıyacağı güçlü ve görkemli bir müzik, bu çağın yeni arayışlara yönelmesindeki en önemli etkenlerdir. Örneğin singspiel, özellikle Alman küçük burjuvasının zevklerine dönük bir opera anlayışıydı. Fransız devrimi ise operayı, devrimi ve devrim kahramanlarını pohpoblayan siyasal bir politika aracı haline çevirdi Orkestraların niceliksel büyümeleri, özellikle Almanya�da, Napolyon savaşlarını ve Viyana kongresini kutlama çalışmalarıyla ilintilidir. Fransa�da ise, 1830, 1837, 1841, 1848 ve 1851 siyasal gösterileri ve toplumsal olayları nedeniyle Berlioz, dev orkestralar oluşturmuştur. 1837�de 146 kişilik orkestraya, dört yan orkestra eşlik ediyordu Çağdaş koro da görkemli biçimini, koronun siyasal bir işlevi yerine getirdiği Fransız Devriminden almaktaydı. 1795�de Konvansiyon, ulusal bayramların evrensel korolarla kutlanmasını karara bağlıyordu. Daha 1784�de Paris�te, 2400 kişilik kitle koroları düzenlenmişti. Bunlar, art arda; gelen devrimler için düzenlenen kitle korolarına örnek oldular. Almanya ve Fransa�da Napolyon savaşlarıyla 1848 devrimleri arasında kalan dönemde, ulusal coşku ve sosyalist eğilimler koroların ve koro örgütlerinin kurulmasına neden oldu Geçmiş yüzyıllarda güçlü ve hafif arasındaki karşıtlıklar biraz işlenmişti. Bu genellikle forte ve piano bölümleri arasında karşıtlıklardı. XVIII. yüzyılda crescendo ve deereseendo, yani sesin yavaş yavaş gürleşmesi ve yavaş yavaş azalması anlayışı müziğe sokuldu. Piyanonun evriminin bu müzik anlayışının gelişmesinde büyük yeri vardır.Piyano ayrıca tam bir burjuva çalgısıdır. Çünkü piyanonun yaygınlık kazanmasında (bu çalgının armoniyi kendi içinde taşıması ve yukarıda anlattığımız yeni müzik özelliklerini içermesinin yanısıra) pazar ekonomisinin, rekabetin, kitlesel pazarın müzik tüketiminin ve gelişen teknolojinin büyük etkisi vardır. Piyanonun geçmişi bir yandan Ortaçağdaki «monokord»dan kaynaklanan «klavikord»a, öte yandan da klavsene dayanır. XV ve XVI. yüzyıllarda klavsen, ezgisel ve ritmik nitelikler taşıyan müziğin gelişmesine büyük katkılar yapmıştır. Daha önemlisi klavsen polifon müziğe karşı armoniye dayalı müziğin aracısı olmuştur Klavyeli çalgıların armoniyi içermesi ve barok müziğin sürekli bas anlayışı, klavsene, 1750�lere kadar en önemli eşlikçi çalgı olma niteliğini kazandırmıştır. Bununla birlikte klavsen, burjuvazinin yeni ve coşkun duygularını, görkemli başarılarını dile getirebilmekten çok uzaktı. Klavsen crescendo ve decrescendoları, forte ve piano karşıtlıklarını tam olarak veremiyordu. 1710�larda, ilk çekiçli pianoforte, İtalya�da Cristoferi tarafından yapıldı. Dış görünüşü klavsene benziyordu, ancak onun mızraplı mekanizması yerine bugünkü piyanolarımızın karmaşık. levyeli mekanizması, tele vuran çekici, vurduktan sonra, tuş kaldırılmamış bile olsa geriye dönen, yani otomatık işleyen vuruş duzenı daha başlangıçta uygulanmış bulunuyordu»� Bu mekanizma sayesinde, hızlı bölümlerin çalınması kolaylaşıyordu ve özellikle Bach�a göre, klavsendeki en önemli eksiklik de buydu �Aynı sıralarda Roma�daki bazı - orkestraların hiç duyulmadık bir şeyi ortaya attıkları söylenir: Sesin yavaş yavaş azaltılması ve birden tam gürlüğe dönülmesi. Nicolo Jomelli 1753�te Stutgart geldiğinde bu yeni sistemi de oraya getirmişti Orkestranın crescendo ve decrescendosunu duyan dinleyicilerin nasıl donakaldıklarını tanıklar anlatıyor� Bu yeni anlayış hemen Mannheim�a sıçramış ve Mannheim orkestrası Stamitz�in yönetiminde çağdaş orkestranın ilk örneğini oluşturmuştur. Coşkulu ve dokunaklı müziğe yol açan piyano ve çağdaş orkestra, Italya�dan kaynaklanmasına karşın kuzeyde, kapitalist ilişkilerin daha yoğun olduğu yörelerde gelişmişti. Pıyanonun pazar durumlarına bağlı kapialıst üretımı, Fransa�da Erhard ve Pleyel, Ingiltere�de Broadwood Almanya�da Stein firmalarınca sürdürülüyor; piyano teknik açıdan giderek mükemmelleşiyordu. Mannheim okulunun ve Carl Philipp Emmanuel Bach�ın piyano müziğine olan katkıları, sonat biçiminin ve sonatın orkestra türü olan sen! oninin gelişmesine neden oldu. Senfoni ve kardeşleri; yaylı çalgılar dörtlüsü ve piyano sonatı, bugünkü biçimini Haydn�ın ellerinde buldü. Mozart ve Beethoven�in ya pıtlarında ise, insan düşüncesi, çoksesliliğin doruğuna erişir. Aynı donem, müzikte bir başka devrimin de habercisiydi Bu, sanatçıların toplum yaşamında değişen durumlarıydı. 1700�lere kadar sanatın koruyuculuğunu kiliseler, saraylar ve yüksek aristokrasi üstlenmişti. XVIII. yüzyıl bu durumun yok olmasını içerir. Bu tarihten başlayarak sanatçı yalnızlık ve belirsizlik içine sürüklenmiş ve kapitalist pazarın koşullarına uyarak sanatını satmak zorunda kalmıştır. Müziğin saray odalarından kent meydanlarına inişi ve orta sınıfların sanat anlayışına yakınlaşmasıyla müzik tüketimi artmış, halk konserleri ve profesyonel müzik eleştirisi gelişmiş, emprezaryolar ve müzik ajanları sahneye çıkmıştı?. Besteci zaman zaman kar eden zaman zaman zarar eden bir işadamı gibi bu düzen içinde yerini almıştır. Müzik ürünlerinin özgür bir pazara sahip olmaları, müziğin özüne değin pratik amaçlar için kullanılma niteliğinde değişiklik yarattı. Resim ve yazın bu özgürlüğü çoktandır elde etmişlerdi. Oysa .O güne değin kullanım değeri olmayan müzik diye bir şey var olmamıştı ve amacı yalnızca duyguların anlatımı olan saf konser müziği, XVIII. yüzyıldan başlayarak yaygınlaştı Besteci yapıtlarını artık ısmarlama ve bir kez seslendirilme esası üzerine yaratmıyordu. Karşısında, değişik toplumsal katmanlardan oluşmuş ve konserden konsere parasını ödeyerek gelen bir halk vardı. Bu halkın memnun edilmesi ve beğenisinin kazanılması gerekliydi. Dinleyiciler daha önceleri kilisede, dansta, bayram ve saray konserlerinde olduğu gibi konsere belirli bir amaçla gelmiyor yalnızca zevk almak amacını güdüyorlardı. Müzik tüketimindeki bu değişiklikler, yani müziğin bir anlamda kullanım değerinden çok değişim değerinin önem kazanması, müzik üslubunda tüm XIX. yüzyılı etkileyecek değişikliklere neden oldu. Bu üslubun özellikleri, yoğunlaşma ve anlatımın giderek güçlenmesi üzerine kuruluydu. Orta sınıfın müziğe duyduğu bu ilgi, bestecinin tüm yapıtları içindeki tek tek ürünlerinin kazandığı yeni bir anlamı da beraberinde getirdi. Daha önceleri bir prens, bir kilise büyüğü tarafından ısmarlanan yapıtlar bir kez seslendirilirdi ve besteci için bu yapıtlar bir görev niteliği taşırdı Oysa yeni konser parçaları defalarca seslendirilmek üzere besteleniyordu. Bu nedenle sanatçı, her yapıtının üzerinde dikkatle durmak zorundaydı. Çünkü bestelerini artık kendi tutkuları ve doyumları için yapıyor, ortaya olumsuz yapıtlar koyma amacını güdüyordu 104 senfonisine karşın Haydn, kendisinden öncekilere oranla daha özenle beste yapmıştır. Bu sayı Mozart�ta hemen hemen yarıya, Beethoven�de ise yalnızca dokuza iner; Bu durum, zanaat ve sanat arasındaki ayrılmanın göstergesidir.. Bu ayrılış Mozart�ta yarılanırken Beethoven�in . yapıtında tamamlanmıştır ![]() Barok sonrası donemde yüzünü halka donen müzık, Romantizmle birlikte yeniden halk tabakalarından kopmaya başlar. Müzik yeniden bir seçkin sanatı durumuna gelir ve beğenisi incelmiş bir azınlığa yönelır Bunun nedeni, iktidarı tümüyle eline geçiren burjuvazinin, egemen bir sınıf olarak gerek ekonomik, gerekse kültürel açıdan kendini toplumun diğer katmanlarından soyutlamasında yatar. Aristokrasi, müziği sarayına kapatmıştı, burjuvazi ise karmaşıklaşan öz ve biçimiyle onu kendi beğenisinin içine kapattı. «Çünkü burjuvalar tüm insanlığın üzerinde, yeni bir aristokrasi olarak yükseltmek istiyorlardı» Kısacası, müziğin zanaattan sanata geçişinin tamamlanması, bestecinin düzenin içinde yoğrularak bir işadamı haline gelmesi; dahası, müziğin bir işkolu olmasıyla profesyonel müzisyenlerin yetişmesi; halk konserleriyle birlikte yorumcuların eşsiz çalış teknikleri geliştirmeleri; bestecilerin özenle ölümsüz yapıtlar yaratma tutkuları, müziğin giderek karmaşıklaşan bir yapıya yönelmesine neden oldu. Besteler bu dönemde giderek karmaşıklaştı. Bunlar artık orta sınıf amatörlerin seslendirebileceği yapıtlar değildir ![]() Beethoven�ın bile son pıyano ve oda muzığı yapıtları ancak profesyonel sanatçılarca yorumlanabilecek ve� ancak yüksek müzik zevkine ve eğitimine sahip kişilerce anlaşılabilecek verimlerdir. Weber, Schumann, Chopin ve Liszt ise yalnızca virtüozlar ve konser salonları için beste yapmışlardır� ![]() |
||||||||||
|
|
|
|
|
#4 (permalink) | ||||||||||
|
Senfoni ve Burjuva Düşüncesi
Düşünürler, müzik ve burjuva toplumu arasındaki ilişkileri ele aldıklarında, genellikle inceleme konusu olarak senfoniyi seçerler Bu son derece doğru bir tavırdır Çünkü senfoni saf çalgı müziğinin doruğudur, müzık, senfonide soyut anlatımının en tepe noktasına ulaşır. Senfoni, sınır tanımaz, coşkulu, çılgın, sevgi dolu, vahşi bir duygudur. Senfoni, düşüncenin de ötesinde, saf duyguyu tüm boyutlarıyla dile getirir, denebilir. Dikkatli bir göz, senfoni ve burjuva toplum yapısı arasındaki benzerlikleri hemen sezebilir. Bu yapısal benzerlikler, her ikisinin de aynı toplumsal, ekonomik temellerden ve özellikle burjuva düşüncesinden kaynaklanmış olmalarından gelir, XVIII. yüzyıl sonu ve XIX. yüzyıl başlarında yazılmış senfonilerle XIX. yüzyılda üretilmiş toplumsal düşünce arasında önemli benzerlikler göze çarpar. Bu, bilinçli ya da bilinçsiz olsun, senfoni ve kapitalist toplum arasındaki benzerliklerin bir sonucudur. Kapitalist toplum üzerine söylenenler aşağı yukarı senfoni içinde söylenebilir. Gerek toplumbilimsel düşünce, gerekse senfoni burjuva toplum yapısının sonuçlarını, hatta bir yerde ideolojisinin bir bölümünü oluştururlar. � : Kapitalist toplumun doğurduğu bir bilim dalı olan toplumbilim, doğal olarak önce kendisini yaratan toplumu inceleme konusu yaptı. Çağın düşünürleri değişmenin nedenlerini ararlarken temel bir kavram üzerinde durdular: toplumsal işbölümü. İlk toplumbilimciler sayılabilecek olan Marx, Spencer ve Durkheim�ın kuramlarının odağını, bu kavram oluşturur. Bunların arasından özellikle Durkheim, işbölümünün üzerinde önemle durmuş ve bir topluluk içindeki bireylerin birbirleriyle dayanışma içinde yaşadıklarını ve bu dayanışmanın, tarih içinde inorganikten organik dayanışmaya dönüşmüş olduğunu söylemiştir. İnorganik toplumlarda bireyler birbirlerinden farklı işler yapmazlar, yani bireyler arasında bir işbölümü gelişmemiştir. Oysa organik toplu bireyler birbirleri olmaksızın yaşayamazlar. Çünkü artık her birey değişik bır iş, değışık bır uretım yapmaya başlamıştır ve o ışı belirli birisi üstlendiğinden, diğer bireyler daha başka işler yapmaya yönelmişlerdir. Böylece her birey, yalnızca kendi alanında uzmanlaşmaya başlamış ve otekı uretım alanlarıyla olan ılışkısını kesmıştır Boyle bır toplumda artık uzmanlaşma söz konusu olduğundan, her kesim bir diğer kesime gereksinme içinde yaşar. Bu görüş işlevci düşünceyi de içinde taşır. Organizmacr modeller de denen bu duşunuş bıçımı, toplumu bir insan vücuduna benzetir; insan vücudu nasıl tüm organlarının işlevsel bağımlı lığıyla çalışıyorsa, toplumun da, çeşitli kurumların işlevsel bağımlılığıyla çalıştığını ileri sürer. (Günümüzde �anlamacı sosyoloji� bu kadar kesin genellemelerden kaçınmaktadır-Anlamak) Görüldüğü gıbı ışbolumu ve uzmanlaşma, gerek kapitalist toplumun işleyişinde, gerekse bu toplumu inceleyen modellerde önemli bir yer tutmaktadır. Muzığı ele aldığımızda bu çerçeve ıçınde neler soyleyebılırız Durkheim�cı �terminolojiyi kullanırsak, şöyle bir görünüm çıkar karşımıza: Tek sesli ya da eşsesli müzik inorganik bir müziktir. Müzisyenler arasında herhangi bir işbölümü ya da uzmanlaşma yoktur. Örneğin geleneksel müziğimizi ele aldığımızda, şarkıcının ve çalgı topluluğunun seslendirdikleri parçalar arasında bir farklılık bulunmaz. Şarkıcının ya da çalgılardan bir ya da birkaçının susması bütünlüğe büyük bir zarar vermez. Burada kimse kimseyı tamamlamamaktadır Bir işbölümü ya da uzmanlaşma söz konusu değildir Bu tür müziği üç kışının ya da yuz kışılık bır koronun seslendirmesi arasında büyük bir fark yoktur. Oysa orkestra muzığını, senfonıyı, hatta bır dortluyu ya da ıkılı bır sonatı ele aldığımızda, her çalgının ayrı bır gorevı olduğunu görürüz. Doğal olarak senfoni, bu tür müziğin en karmaşık örneğidir. Eğer bir dörtlü, toplumsal bir kurumsa, senfoni toplumun ta kendisidir. Senfonide her çalgı topluluğunun ayrı bir görevi vardır. Bu tıpkı toplumsal işbölümüne benzer. Her çalgı topluluğu, toplumu oluşturan ve yalnızca kendi işlevini yerine getiren ve ötesine karışmayan bir yapı gibidir. Senfoni sanki toplumsal ilişkilerin iyice karmaşıklaştığı bir burjuva toplumudur. Orkestra üyelerinin her biri ayrı bir mesaj iletir ama orkestranın ilettiği bir birlik ve bütünlüktür. Değişik çalgıların bireysel mesaj ları yalnızca bütünü ele aldığımızda bir anlam kazanırlar O halde senfoni, çalgı topluluklarının organik dayanışmasıyla gelişir. Hegel, Mozart�ın senfonilerindeki ustalığa değinirken şöyle der:. değişik çalgılar arasındaki karşılıklı konuşma... Bu öyle bir konuşmadır ki, belli bir çalgı topluluğu, bir başka topluluğun ortaya çıkmaya hazırlandığı yere kadar ilerler... ve onun (yapısal özellikleri nedeniyle) anlatamadıklarım anlatarak bütünün oluşmasına katkıda bulunur» G. Thomson da, bir orkestra yapıtı için şöyle diyor:.Marx�ın, �katıksız aklın hareketi�ni Hegel�in nasıl tasarladığını anlattığı bölümü anımsıyalım: �evetin hayıra dönüşmesi, hayırın evete dönüşmesi, evetin hem evete hem hayıra dönüşmesi,. hayırın da hem hayıra hem evete dönüşmesi.� Bir yaylı sazlar dörtlüsünün hareketini andırmıyor mu? Bunun alanını genişletin, çalgıların sayısını ve türlerini çoğaltın, ortaya senfoni çıkar» Senfoniyi yaratan çoksesli düşüncedir dedik. Baskılardan arınmış çok değerli, ozgur duşünce Ama gerçekte engelleri, baskıları yıkıp özgürlüğün kavuşmak isteyen, burjuva sınıfıdır. İktidar mücadelesi veren burjuvazi, düşüncenin özgürlüğünü savunurken henuz devrimcı çağını yaşamaktadır Ne var ki ıktıdarı ele geçırdıkten sonra, ozgurluk ve eşitliği yalnızca kendisi ıçın istemiş olduğunu çok kısa bir surede ortaya koymuştur Emek sömürüsü ve toplumsal eşitsızlık, yeni sistemin özünü oluşturuyordu. Kapitalist sistem belırlı bır ıdeolojı doğrultusunda kitleleri eğiterek kendi ıç çelışkılerını bastırma yoluna gıttı Bu düşüncenin en önemli sloganı uyumdu. Bu toplumsal uyum kavramı aracılığıyla çelişkiler ve eşitsizlikten doğan çatışma bastırılabilecektl Burjuva müziğinin ve bunun en gelişmiş biçimi olan senfoninin de uyum yasalarıyla işlemesi yalnızca bir rastlantı değildir. Bu bağlamda, senfoni yalnızca burjuva toplum yapısını yansıtmakla kalmaz aynı zamanda ideal ve uyumlu bir toplumu da yansıtır. Yukarıdaki örnekleri düşünelim: farklı çalgılar, farklı görevler, farklı kurumlar. Aynı zamanda farklı sınıflar ve katmanlar da değil mi? Her sınıf kendine düşen görevi yapacak ve uyumlu bir toplumun oluşmasına katkıda bulunacak. Ve yasalar da sozu edildiği gibi herkes (eşit) haklara, tartışma ve düşüncesini açıklama özgürlüğüne sahip olacak. Çalgıların karşılıklı konuşmaları da bu düşünceye uymuyor mu? (���) Kısacası senfoni kapitalist toplumun yapısını yansıttığı kadar düşüncesini ve ideolojisini de yansıtmıştır. Çatışma ve uyum... Bu karşıtlıklar gerek toplum, gerek düşünce alanında yeni sistemin iki karşıt sınıfını anlatmaktadır. Müzik bu karşıtlığı tüm boyutlarıyla yaşamış, yaşatmıştır. Thomson şöyle diyor:«.. .sonat ve senfonideki diyalektik karakterin, o dönemin felsefesinde görülen. diyalektik harekete uygun olduğunu söyleyebiliriz. Her ikisi de XVIII. yüzyılda Avrupa�nın dört bir yanını saran ve Fransız Devrimiyle doruğuna ulaşan burjuva demokratik hareketinin birer yansımasıdırlar» Yabancılaşma : Schonberg Ve Stravinsky Kapitalist toplumda uyum yaratma çabaları uzun süremedi. Şiddeti artan sınıf çelişkileri ve çalışan sınıfların burjuva demokratik devriminden beklediklerini bulamayışları, 1830�larda ve 1840�larda tüm Avrupa�yı saran bir dizi ayaklanmaya neden oldu ve sınıflar arası çatışmalar giderek yoğunlaştı. Çalışan sınıflar eşit haklar istiyorlar ve sık aralıklı ekonomik bunalımlardan yakınıyorlardı. �Sanatçılar arasında da genel bir memnuniyetsizlik vardı ve özgürlük istiyorlardı. Ama özgürlüğün yolu neydi? Saraylara hizmet sunma günleri geçmişte kalmıştı. Sanatçı artık bir düşünür, bir öğretmen, tanınmış bir kişilik ve aydınlanmanın taşıyıcısıydı. Ama aynı zamanda umutsuz bir biçimde pazar ekonomisinin ağlarına takılmıştı.� Sanatçının bir işadamına dönüşmesi sürecini yukarılarda anlattık. Hem sanatçı hem girişimci olan ilk besteci Hendel �di. 1781� de Mozart, bağımsızlığını ilan ediyordu. Bu yalnızca kendi namına yaptığı bir hareket değildi. Bu,bestecinin ve genelde sanatçının feodalizme bağlı bir hizmetkar olmayı reddedişinin de ilanıydı Bu tarihten başlıyarak sanatçı bir işadamına dönüşmüş, acımasız pazar koşullarında bir başına kalmıştır. Beethoven de bu durumu acıyla fark eder. Yayıncı Hoffmeister�e yazdıği bir mektupta para işlerinden hiç anlamadığından yakınarak şöyle yazar: �Yeryüzünde büyük bir sanat emanetçisi olmalıdır. Sanatçı eserlerini buraya vermeli ve karşılığında kendisi için gerekli şeyleri almalıdır Ama günümüz koşullarında sanatçı yarı tüccar olmak zorundadır. Buna yürek dayanır. mı?� Sanatın bir meta haline gelişi önce resimle başlamış ve müzik metalaşan son sanat dalı olmuştur. Bu sürecin doğal sonucu yabancılaşmadır (��.) Orkestra üyelerinin yabancılaşması ise, belki daha platformda kalıyor gibi görünse de, teknolojik yabancılaşmaya yakınlık gösterir. Üretim zincirinin bir parçası olan işçiyi düşünün. Bu işçi bütün olan hiçbir şey yaratmaz, yalnızca bütünü oluşturacak parçalardan birini monte eder. Şimdi de bir orkestra üyesini düşünün. Yapıtın yeniden üretimi .. sırasında, üretim hattındaki işçinin yaptığı işe benzer bir etkinlik içindedir. Işte bu nedenle Stravinsky ideal müzik yorumcusunu bir robota benzetir. �Biradam bir ip çekiyor, ama öteki uçta ne olduğu onun için önemli değildir. Zilleri daha alçak ya da daha yüksek çınlatamaz.� Aynı konuya değinen Adorno da �kapitalizm öncesi müzikle kapitalist müzik arasında, yorumlayıcı açısından büyük bir �fark olduğunu belirtir. Kapitalizm öncesi müzikte üretim, yeniden üretim ve çeşitleme vardır� Yorumcu kendinden, bir şeyler katabilmektedir yapıta. Özellikle kadans kavramını �ele alalım. Besteci yapıtının genellikle son bölümünün bir yerini boş bırakır ve burayı doldurma özgürlüğünü yorumcuya bırakırdı. Yorumcu burada artık tüm ustalığını gösterme olanağını elde ederdi. Oysa romantizm�le birlikte yorumcunun bu hakkı elinden alınmış ve yapıtların seslendirilmeleri giderek standart bir hal almaya başlamıştır. �Kapitalist müzikte beste, yorumcudan ayrılmış yalıtılmış bir mal gibidir.� �Bireyin tasfiyesi, diye yazar Adorno, �yeni müziğin kendine özgü damgasıdır� Adorno�ya göre fetişleşme yalnızca ruhbilimsel bir kategori değildir. Bunun, kullanım değerinden çok değişim değerine bağımlı bir. toplumdan kaynaklanan ekonomik yönleri de vardır. Adorno sürekli olarak sanat dünyasındaki yıldızlardan (örneğin Toscanini), Stradivarius ve Amati kemanları gibi çalgı markalarından söz eder Görüldüğü gibi her şey pazara ve satışa dönüktür. Kapitalist toplumun çelişkileri ve yabancılaşma, Schönberg�in müziğinde açık bir biçimde görülür. Bu müzik büyük bir yalnızlığın müziğidir. Schönberg yabancılaşmayı müziğin kendi içinde çözmeye çalışmış, çağdaş toplumun çözümlenmemiş uyumsuzluklarıyla uzlaşmayı reddetmiştir. Schönberg�in müziği sanki topluma düşman birinin korku dolu çığlığıdır. �Onun müziğinde insanların birlikte geçirdikleri deneyimlerin hiçbir yansıması yoktur� Schönberg kendini sürekli olarak toplumsal� dış baskılardan korumaya ve yabancılaşmaya çalışmıştır. Ama bunda başarısız kalmıştır. �Schönberg�in yenilgisi yabancılaşma sorununu sadece müzikte (içrek olarak) çözümlemek istediği için r na gelmiştir» 5°. Adorno�ya göre Stravinsky, Schönberg�e karşıt bir noktada durur ve Schönberg ne denli psikolojikse Stravinsky 0 denli antipsikolojiktir. Adorno�ya göre Stravinsky. antipsikolojik, neoklasik nesnelliği temsil eder�. Bu nesnelik, çağdaş toplumun çelişkilerini ve yabancılaşmasını bilmez görünüp burjuvazi öncesi, klasik tonal biçimlere dönüşü anlatmaktadır. Gerçekten de Stravinsky müziği bir kaçış müziğidir. Stravinsky, Schönberg gibi çağdaş topluma boyun eğmek yerine kaçmayı yeğlemiştir. Adorno, Stravlnsky�nin eski müzik biçimlerine dönerek yaptığı müziğin faşist ideolojiyi� dile getirdiğini söylemektedir. Oysa Nazi Almanyası, onun müziğini yıkıcı ve bolşevik. bulmuştu. Adorno, Schönberg ve Stravinsky�yi karşılaştırırken oldukça duygusal davranmakta ve açıkça taraf tutmaktadır. Stravinsky� nin müziği için belki neoklasik denebilir ama asla antipsikolojik denemez. Stravinsky de yabancılaşmayı ruhunun derinliklerinde duymuştur Schönberg�in kendisini topluma karşı kapatması nasıl başarılı olamadıysa, Stravinsky�nln kaçma çabaları da öyle başarılı olamamıştır. Üstelik Stravinsky, Schönberg gibi yabancılaşmayı yenmeye de çalışmamıştır. Çünkü yenik düştüğünün bilincindedir. XX. yüzyılın başyapıtlarından olan Petruşka balesinde, Stravinsky�nin iç yalnızlığını açık bir biçimde duyabiliriz. Çünkü yapıt yaşayan insanları kuklalar, kukla Petruşka�yı (ya da Stravinsky�nin kendisi) ise yaşayan bir kişi olarak göstermektedir Toplumun çelişkilerini ve yabancılaşmayı bundan daha güzel anlatan imgeleme düşünülemez. «Stravinsky�nin yapıtlarındaki sert nesnellik maskesinin ardında, Schönberg�in dehşet dolu çığlıklarını andıran sonsuz bir yalnızlık yatar. Bu korku verici yalnızlık dunyadakı ınsanlar için hiçbir şey hissetmeyen içinde yaşadığı dünyadan nefret eden ve yarın için hiç bir umudu olmayan birinin yalnızlığıdır»� |
||||||||||
|
|
|
|
|
#5 (permalink) | ||||||||||
|
(Kaynak: Klasik Müzik Koleksiyonu CD-Kitap1-Sayfa 3 Boyut Müzik Yayınları) SÖZCÜKLERİN BİTTİĞİ YERDE MÜZİK BAŞLAR� Tiyatroya canımız istediği zaman gideriz. Bir romanı istersek okuruz, istemezsek okumayız. Bir filmi, seyretmek istediğimiz için seyrederiz. Şimdilerde televizyon ekranlarında yüzbinlerce film dayatılıyor, ama gene de seyretmemek elimizde. Oysa müzik ne tiyatroya benzer , ne edebiyata, ne de sinemaya. Her gün, sabahtan akşama kadar, farkında olalım olmayalım müzikle iç içeyizdir. Seçerek gittiğimiz bir filmin müziğinden habersizizdir çoğu zaman. Minibüsle, dolmuşla, taksiyle ya da otobüsle yolculuk ederken; bazen bir mağazaya girdiğimizde, eğlenmek için girdiğimiz müzikli bir restoranda, yemek yerken; hatta kimi zaman sokaktaki bir kitap sergisinin önünden geçerken hep başkalarının seçtikleri müzikleri, hem de iyi-kötü ayırımı yapmaya fırsat bulamadan dinlemek zorunda kalırız. Sözün kısası, belki de yaşamımız boyunca en çok birlikte olduğumuz sanatlardan biridir müzik. Adını, Yunan mitolojisindeki esin perileri Musa�lardan alan bu sanat dalı, yaşamımızı cehenneme de çevirebilir, cennete de. Müzik sevgisini müzik bilgisiyle bütünleştirmeye yönelen insan, iyiyle kötüyü ayırt etmenin ölçütlerini edinebilir, kendi seçtiği müzik yapıtlarını dinlemeyi kendisine dayatılan müziklere egemen kılmayı başarabilir, konsere gitmeyi bir gereksinime dönüştürebilir, bir kaset ya da kompakt disk alırken kendi beğenisine dayanabilir. Müziğin Serüveni, insanoğlunun varoluş serüveniyle koşutluklar içeren bir süreç izlemiş. Günümüzde, binlerce yılın imbiğinden süzülüp gelen çok değişik yapıtları dinlerken, seslerini rüzgarın, yabanil hayvanların, denizlerin, ırmakların sesine benzetmeye, doğadaki sesleri yansılamaya çabalayan ilk insanları unutmamak gerek. Onların, doğa güçlerinin üstesinden gelmek için mırıldandıkları ezgiler zamanla yalnızlıktan, korkudan ya da sevinçten kaynaklanan haykırışlara, yerleşik düzenle birlikte büyü ve savaş çığlıklarına dönüşmüş. Sesini kullanabilmeyi, eline geçirdiği nesneleri birbirine çarparak çeşitli sesler çıkarabilmeyi, hayvan kemiklerine, içi boş dallara üfleyerek sesini çoğaltmayı öğrenen insanoğlu, antik çağlarda müziği danslar ve çalgılar eşliğinde yaşamının her alanına yaymış.Kilise'nin buyruğuna giren Ortaçağ Avrupası'na gelindiğinde, müzik, putataparlığı ve yeryüzü zevklerini çağrıştırdığı gerekçesiyle, bin yılı aşkın bir süre insancıl coşkularından yoksun bırakılmış, çalgılardan ve danslardan kopartılmış. Ama kilise insan sesini en kutsal çalgı saydığından, bu süreçte insan sesinin kullanımı çarpıcı gelişmeler de göstermiş. Öte yandan, dünyevi konulara bağlı müzik, halk arasında içten içe aygınlaşmış, özellikle 11. yüzyıl'dan başlayarak gezgin ozanlar din dışı ezgi ve şarkıları yöreden yöreye, kentten kente taşımışlar. Ardından keşifler ve serüvenler çağı Rönesans gelmiş. Avrupa tarihinde 14. yy sonlarıyla 15. ve 16. yy'ları kapsayan Rönesans'ın en belirgin özellikleri, Eski Yunan ve Roma kültürünün canlandırılması, düşünce akımı olarak da hümanizmin egemenlik kazanması olmuştur. Bu dönemde insan düşüncesinin gelişimine Dante ve Petrarca gibi kilise dışındaki kültür adamları öncülük etmişler, hümanizm bütün yönleri ve deneyimleriyle insanı konu edinmiştir. Hümanizmin bu temel özelliği Rönesans döneminin müziğine de yansımış, dinsel müzik insan duygulanımlarının daha derinlerine yönelen bir gelişim gösterirken, Ortaçağda dışlanıp yadsınan dans müzikleri ve dindışı şarkılar gündeme gelmiştir. Çok sesliliğin gelişmesi, çalgılar ve çalgı toplulukları için müziğin doğuşu, giderek çalgısal müziğin vokal müzikten bağımsızlığını kazanması hep Rönesans'a rastlamıştır. 15. yy'da matbaanın icat edilmesiyle birlikte nota basımı gerçekleşmiş, farklı bölge ve ülkelerde bestelenen müzik yapıtlarının geniş halk yığınlarına ulaşması olanaklı kılınmıştır. Bugün bütün Barok müzik ustalarını büyük bir keyifle dinliyorsa, bunu biraz da I Musici gibi toplulukların, Fransız flütçü Jan-Pierre Rampal gibi virtüozların 1950'lerde bu müziği yeniden canlandıran çabalarına borçluyuz. Avrupa ülkelerinde 17. yy başından 18.yy ortalarına kadar uzananj Barok dönem resim, heykel ve mimarlık alanlarındaki benzersiz yansımalarını müzikte de gösterir. Barok, öbür sanat dallarında olduğu gibi, müzikte de bir üslup çeşitliliği dönemidir. Kilise'de Karşı Reform hareketinin ortaya çıkışı , mutlakiyetçi krallıkların güçlenmesinin yanı sıra sanat koruyuculuğunda öne çıkmaya başlayan etkili bir orta sınıfın belirginlik kazanması, bilimdeki gelişmelerle yeryüzündeki keşiflerin insanlarda doğaya karşı büyük bir ilgi uyandırması, Barok dönem sanatına damgasını vuran olgulardır. Müzikte Barok çağı, armoni tenkiğinin yetkinliğe ulaştığı, opera, oratoryo, kantata gibi yeni ses müziği biçimlerinin boy attığı, çalgı müziğinde sonat ve konçerto gibi türlerin ortaya çıktığı, senfoni orkestralarının doğduğu bir dönemdir. İtalya'da Arcangelo Corelli keman üslubunun gelişmesine büyük katkıda bulunur, inanılmaz sonatların yanı sıra Konçerto Grosso'larıyla yeni bir biçimin ortaya çıkmasını sağlar; Antonio Vivaldi çalgı müziğini olağandışı boyutlara taşır; Giuseppe Tartini kemanda modern yay çekme tekniğini geliştirir, sonradan kendi adıyla anılan ton karışımını bularak akustik bilimini ilerletir. İtalyan operası 17. yy başlarında Claudio Monteverdi'nin yapıtlarıyla ünlenir. Fransa'da Johann Sebastian Bach, kendinden sonraki hemen her çağa öncülük edecek bir temel taşı oluşturur. George Frideric Hendel, Barok'un olgunluk döneminin uluslararası dahisidir, 18.yy'ın sonlarına doğru boy verecek Klasik Dönem'in ilk tohumlarını serper. Vivaldi; kimi konçertolarında müzikle resim çizer. Söz gelimi, Dört Mevsim'de mevsimlerin her biri kendi özellikleriyle resimlenir. Gökgürültüsü, hasat zamanı, baharda öten kuşlar çalgılarla dile getirilir. Yapıtlarının binden fazlası günümüze ulaşan Bach, çağımızın caz ve pop müziklerini bile etkileyecektir. Yaşamının son yıllarında görme duyusunu yitiren Handel, döneminin ilk uluslararası nitelikli bestecisi olarak müzik tarihindeki yerini alacaktır. Monteverdi'nin dizginlenemeyen müzik tutkusunu 1630'da Avusturya'nın İtalya'yı işgali ve Venedik'teki veba salgını bile önleyemeyek, bu vokal müzik ustası insan duygularının ve çarpışan silahların sesini orkestra çalgılarında arayacaktır. |
||||||||||
|
|
|
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|
Benzer Konular
|
||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevaplar | Son Mesaj |
| Toplumsal Cinsiyet | cıwann | Genel Kültür | 0 | 05-06-2008 08:41 PM |